
“Bugün Çanakkale bize -sağdan ve “soldan”- çoğu zaman bir “zafer” olarak sunulur. Oysa o cephede yaşanan, dünya egemenlerinin çıkardığı emperyalist yangının kanlı bir parçasıdır. Osmanlı Devleti de Osmanlı Ordusuna kumanda eden Mustafa Kemal de bu savaşın ‘mağdur galibi’ değil; emperyalist kıyımın taraflarından biridir.”
“Çanakkale içinde vurdular beni / Ölmeden mezara koydular beni / Gençliğim eyvah!”
Her yıl 18 Mart geldiğinde aynı sahne yeniden kurulur. Devlet törenleri düzenlenir, marşlar çalınır, Çanakkale ulusal gururun en büyük destanı olarak anlatılır ve bu nesilden nesile aktarılır. Ancak tarih yalnızca kazananların ya da egemenlerin yazdığı bir kahramanlık öyküsünden ibaret değildir. Marksist tarih bilinci bize temel bir soruyu hatırlatır: Bu savaş neden çıktı?
Çünkü savaşların asıl anlamı genellikle sonuçlarında değil nedenlerinde saklıdır.
Çanakkale Savaşı, yaygın anlatıdaki gibi bir ulusal direniş destanı değildir. Birinci Dünya Savaşı’nın emperyalist paylaşım mücadelesinin en kanlı cephelerinden biridir. Bu cephede dökülen kan, ulusal onur ya da vatan savunması için değil; büyük güçlerin dünya pazarlarını, sömürgeleri ve nüfuz alanlarını yeniden bölüşme hesapları uğruna akmıştır.
Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nı, dönemin emperyalist devletlerinin dünya üzerindeki hegemonya ve yağma hesapları için yürüttüğü bir “paylaşım savaşı” olarak tanımlar. Bu devletler; yeni pazarlar, hammadde kaynakları ve yatırım alanları ele geçirmek adına milyonlarca insanı cepheye sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin Almanya safında savaşa girmesi de bu küresel paylaşım mücadelesinin bilinçli bir adımıdır. İttihat ve Terakki yönetimi, Almanya ile kurduğu ittifakı yalnızca varlığını koruma kaygısıyla değil; Kafkasya’dan Orta Asya’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar’a uzanan eski imparatorluk hayallerini yeniden canlandırma ve emperyalist bloklar arasında kendine yer açma hesaplarıyla yapmıştır. Dolayısıyla Osmanlı’nın savaşa girişi, emperyalist kamplar arasındaki rekabette taraf seçme kararıdır. Çanakkale cephesi de bu büyük paylaşım savaşının bir parçasıdır.
Bu cephede ölen Osmanlı askerleri de İngiliz ya da Anzak askerleri de kendi kaderlerini belirleyen özneler değillerdir. Çoğu, Anadolu’nun yoksul köylerinden, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın uzak kasabalarından koparılıp getirilmiş gençlerdir. Her iki tarafta da savaşanların büyük bölümü emekçi sınıfların çocuklarıdır. Hayatları üzerinde söz sahibi olamayan, egemenlerin hesapları uğruna birbirine kırdırılan insanlardır. Bu nedenle Çanakkale’de yaşanan bir kahramanlık düellosu değil; egemen sınıfların emekçi gençleri birbirine boğazlattığı devasa bir trajedidir.
Türkiye’de egemen sınıflar, Çanakkale’yi “milli destan” haline getirerek hem Osmanlı’nın emperyalist savaşta taraf olduğunu gizler hem de bugünkü politikalarını meşrulaştırır. Böylece emekçiler, kendi tarihlerini değil; egemenlerin kaleme aldığı bir anlatıyı hatırlamaya zorlanır. Okul kitaplarındaki “vatan için ölen yiğit asker” tasvirleri, televizyonlardaki kahramanlık türküleri, camilerdeki dualar, mehter marşları eşliğinde düzenlenen törenler; hepsi aynı ideolojik işlevi görür: Savaşın sınıfsal karakterini görünmez kılmak.
İşte bu hafıza inşası Osmanlı’nın emperyalist paylaşım savaşının bir aktörü olduğu gerçeğini siler ve yerine “mazlum ulus” imajını yerleştirir. Bizim ülkemizde bu ideolojik üretim yalnızca devletin resmî kurumlarıyla sınırlı kalmaz. Daha çarpıcı ve iç acıtıcı olan, kendini sosyalist ya da komünist olarak tanımlayan bazı çevrelerin de bu ulusal mitolojiyi sorgulamadan yeniden üretmesidir.
Lenin’in, Birinci Dünya Savaşı sırasında sert bir biçimde eleştirdiği 2. Enternasyonal sosyal-şovenizminin güncel bir yansımasıdır bu. 1914’te Avrupa’daki birçok sosyal demokrat parti, emperyalist savaşı kendi burjuvazilerinin yanında “vatan savunması” diye desteklemiş ve enternasyonal işçi dayanışmasını terk etmiştir. Bugün Türkiye’de Çanakkale’yi “anti-emperyalist direniş” olarak yücelten bazı sözde sosyalist yorumlar da benzer bir mantık taşır. Emperyalist bloklar arasında yaşanan paylaşım savaşını ulusal kahramanlık anlatısına dönüştürmek, işçi sınıfının bağımsız devrimci perspektifini bulanıklaştırır ve emekçi kitleleri milliyetçi rıza üretiminin ağına çeker. Böylece sınıf temelli enternasyonalizm geri plana itilir; yerine “ulusal birlik” söylemi ikame edilir. Oysa Marksist perspektif için asıl görev, emekçileri kendi burjuvazilerinin arkasına dizmek değil; onları emperyalist savaşlara ve kendi egemenlerine karşı mücadeleye çağırmaktır. Bugün emekçi sınıflar Çanakkale anlatısını sorgulamadan benimsediklerinde, aslında egemenlerinin yazdığı tarihsel senaryoyu sahiplenmiş olurlar. Böylece geçmişin ideolojisi, bugünün siyasetine hizmet etmeyi sürdürür.
Bugün Çanakkale bize -sağdan ve “soldan”- çoğu zaman bir “zafer” olarak sunulur. Oysa o cephede yaşanan, dünya egemenlerinin çıkardığı emperyalist yangının kanlı bir parçasıdır. Osmanlı Devleti de Osmanlı Ordusuna kumanda eden Mustafa Kemal de bu savaşın ‘mağdur galibi’ değil; emperyalist kıyımın taraflarından biridir.
Bir asır önce Gelibolu Yarımadası’nda yüz binlerce genç insanın hayatını kaybettiği Çanakkale, ulusal destanların ardına saklanan dev bir trajedidir. Bu savaşta ölenler, kendi kaderlerini belirleyen kahramanlar değil; emperyalist hesapların ortasına sürülmüş emekçi gençlerdir. Bugün onların hatırasına gerçekten sadık kalmanın yolu, onları milliyetçi destanların figüranları haline getirmek değil; uğruna öldürüldükleri düzeni sorgulamaktır. Onların hatırasına gösterilebilecek en anlamlı saygı, savaşı romantize etmek değil; onun sınıfsal ve emperyalist karakterini açıkça teşhir etmektir. Çünkü gerçek sınıf bilinci, Çanakkale’yi bir “zafer” olarak değil; emperyalist barbarlığın acı bir hatırası olarak hatırlamayı gerektirir.



