Suriye’de son günlerde yaşanan gelişmeler, Kürt hareketinin 2011 İç Savaşı’ndan itibaren elde ettiği önemli kazanımları ciddi biçimde tehlikeye sokmuş durumdadır. Bu tehlikenin yaratılmasında payı olan emperyalist odakların vekâleten kullandığı öznenin ise, IŞİD çetelerinin ideolojik kardeşi olan HTŞ ve etrafında kümelenen cihadist yapılanmalar olduğu açıktır. Her şeyden önce, Suriye halklarının —Kürt, Alevi, Dürzi, Arap fark etmeksizin— hapsedilmek istendiği bu cihadist karanlığa karşı ileri unsurları ve değerleri savunmak insani bir görevdir. Ancak enternasyonalizm, esasen kolay günlerin değil; zor zamanların ve fırtınalı anların görevidir.
Türkiye sosyalist solunda – güncelde – Latin Amerika’ya daha fazla ses veren, ancak dört parçada yaşayan Kürtleri bilinçli bir biçimde görmezden gelen anlayışa karşı; enternasyonel mücadele dinamikleri anti-emperyalist bir siyasal hatla birleştirilerek örgütlenmelidir.
Nitekim anti-emperyalist bir hat, kendi memleketinde mücadele eden güçler açısından siyasal olarak karşısına alacağı özneyi doğru konumlandırmayı da içerir. Bugün Türkiye, HTŞ, İsrail ve ABD ekseninde ilerleyen emperyalist uzlaşı hamlelerinin cereyan ettiği coğrafya Kuzey ve Doğu Suriye, özelde de Rojava’dır. Yıllardır yaşanan gelişmelerin ve kurulan taktik ittifakların vardığı nokta itibarıyla çözüm; emperyalizmle müzakereyi değil, mücadeleyi ve direnişi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda geçmişin muhasebesi ya da eleştirisi, günün devrimci ödevlerinin ertelenmesi için bir gerekçe olmamalıdır ve olamaz.
Bugünün görevi, “ben demiştim” söyleminin arkasına sığınan utangaç şovenizmle de emperyalist uzlaşmacılıkla da aramıza net sınırlar çizip, Kürtler, Aleviler ve Dürziler başta olmak üzere emperyalist odaklar tarafından cihadist katliam tehdidiyle karşı karşıya bırakılmış olan halkların mücadelesini enternasyonel bir cüretle göğüslemeyi içerir. Eleştirel dayanışma, dayanışabildiğin özneyi eleştirebileceğin kadar yakın ve yakıcı alanlarda var olunabildiği kadar gerçektir/gerçekçidir.
Bu bağlamda barışın toplumsallaştırılması denilen olgu, Türkiye ve Suriye yanı sıra İran ve Irak’taki Kürtler’in ulusal kazanımlarına yönelebilecek tehditleri de görecek şekilde yeniden güncellenmelidir. Bugünün siyasal görevi, emperyalist uzlaşmacılığa ve egemen ulus şovenizmine karşı kalın sınırlar çizerek ezilen halkların ve inançların varlığına dönük tehditlere karşı dayanışma görevinin yerine getirilmesidir.
Bu tablo karşısında enternasyonalizm, soyut bir dayanışma söylemi değil; somut siyasal tutumlar, açık saflaşmalar ve bedel ödemeyi göze alan bir mücadele pratiği olarak yeniden tanımlanmak zorundadır. Rojava’da şekillenen mücadele, emperyalizmin bölgesel mühendisliğine karşı halkların öz-örgütlü varoluş iradesini temsil etme iddiasını içermelidir. Ancak bu irade, tarihsel ve sınıfsal bağlamından koparılarak ele alınmamalıdır.
Devrimci teori bize, ezilenlerin mücadelesinin ancak maddi koşullar, güç ilişkileri ve siyasal hedefler ekseninde değerlendirildiğinde ilerletici bir karakter kazanacağını öğretir. Bu nedenle bugünün devrimci görevi, ortaya çıkan her direniş biçimini tek başına direniş olması sebebiyle koşulsuz yüceltmek değil; onu emperyalizme karşı bağımsızlaşma, halkların eşitliği ve sınıfsal kurtuluş perspektifiyle ilişkilendirerek sahiplenmektir. Enternasyonalizm, ne dışarıdan akıl verme kibriyle ne de içe kapanmacı bir “dokunulmazlık” anlayışıyla kurulabilir; ancak ortak düşman olan emperyalizme karşı net bir saflaşma ve karşılıklı sorumluluk bilinciyle anlam kazanır.
Bu bağlamda şovenizm, yalnızca egemen ulus ideolojisinin kaba tezahürleriyle sınırlı değildir; ezilen halkların mücadelesini görmezden gelen, tali gören ya da onu soyut evrenselcilik adına etkisizleştiren tutumlar da aynı ölçüde karşı-devrimci sonuçlar üretir. Eleştirel dayanışma tam da bu noktada tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkar: dayanışmayı ilkesiz bir kutsamaya, eleştiriyi ise mesafeli bir reddiyeye dönüştürmeden; halkların ortak mücadelesini kalıcı ve bağımsız bir hatta taşımak. Aksi her tutum, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, emperyalist müdahalelerin ve karşı-devrimci güçlerin alanını genişletmekten başka bir sonuç üretmeyecektir.
Sonuç olarak atliam tehdidiyle karşı karşıya olan Kürt halkının yanında saf tutmak, bir duyarlılık meselesi değil; günün enternasyonel ve devrimci görevidir. Bu tutum, ne romantik bir özdeşleşmeyi ne de ilkesiz bir savunuculuğu içerir; emperyalizme, cihadist barbarlığa ve egemen ulus şovenizmine karşı net bir siyasal konumlanışı zorunlu kılar.Devrimciler açısından bugün esas ayrım hattı tam da burada şekillenmektedir: Ya emperyalist uzlaşmacılığın ve edilgen bekleyişin farklı biçimlerine savrulmak ya da ezilen halkların varlığına yönelen tehditler karşısında enternasyonal mücadele hattını üstlenmek. Bu sorumluluk ertelenemez, devredilemez ve başkalarına havale edilemez.



