Dünya, Ortadoğu ve Türkiye’de görülen tarihsel hegemonik güç mücadeleleri, sadece ekonomik değil ekolojik çöküşün de eş zamanlı olarak yaşandığı gerçekliğini her gün gözler önüne seriyor. Egemen bloklar arasındaki gerilim, savaş ekonomilerinin meşrulaştırılması canlı, cansız tüm varlıklarla birlikte gezegenin geleceğini büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. Venezuela’da yaşanan petrol ve çıkar odaklı emperyalist işgalin ekolojik bir tabloda da ele almak gerektiği açık, özellikle de uzun zamandır Suriye ve Rojava hattında gelişen işgal uygulamalarını hesaba katınca. Bu tabloyu yalnızca bir dış politika krizi ve uluslararası hukukun barbarca çiğnenmesi olarak değil, fosil yakıt merkezli emperyal tahakkümün güncel bir tezahürü olarak görmek gerekir. Petrol, bir doğal kaynak olarak yine kontrol edilmesi gereken ekonomik ve jeopolitik çıkarların odağı olarak kullanılıyor; bu sırada halkların iradesi, enerji kaynakları ve yaşam alanları askeri araçlarla rehin alınmak isteniyor.
Türkiye’de dört bir yandan yaşanan ekolojik kaos ise aynı tip savaş ve işgal politikalarına dayanıyor. Bilecik’te altın madenine karşı yapılan protestolarla gündeme gelen Bozcaarmut Köyü altın madeni projesi ile tehdit altında. Söke’de 600 yıllık jeolojik geçmişe sahip Latmos Beşparmak Dağları, kağıt fabrikasıyla talan edilmek isteniyor. Kürdistan’da 1990’lı yıllarda devletin uyguladığı köy boşaltma ve insansızlaştırma politikalarını bugün madencilik faaliyetleri üzerinden sürdürmek isteyen devlet, Amed’den Şırnak’a kadar halkın içme sularını ve toprağını kirletecek projelere geçit vermeye devam ediyor. Çevresinde neredeyse 100 adet maden ocağı bulunan Van Gölü’nde ise işletin ocakların yarısının maden arama ve işletme ruhsatı faal durumda. Her ilden duymaya başladığımız “ÇED Gerekli Değildir” raporları, “ÇED Olumlu” raporları projelerin denetim ve işletme detaylarını gizlemeye devam ediyor. Bu düzendeki doğa kavramı ne bir ortak yaşam alanı ne de kolektif bir varlık olarak görülüyor. Doğa bir maden sahası, enerji koridoru, tampon bölge ya da sermayaye açılan rant alanı olarak tanımlanıyor. Buna karşılık halklardan yükselen ekoloji mücadelesinin kriminalize edilmesi, köylülerin, kadınların “çapulcu” ilan edilmesi de bu yüzden. Yaşamı savunan her itiraz, sermaye ve devlet için bir tehdit olarak devletin medya organına yansımaya devam ediyor.
Ortadoğu’da savaşların ve işgallerin yarattığı yıkım yalnızca bombalarla ölçülemez. Toprakların zehirlenmesi, su kaynaklarının kirletilmesi, toksik metal atıklarından çocukların katledilmesi, tarım alanlarının askeri ve endüstriyel atık sahalarına dönüşmesi; halklara dayatılan yoksulluk ve sefalet ile birleşerek kalıcı bir ekolojik felaketi yaratıyor. Venezuela’dan Arjantin’e, Kürdistan’dan Filistin’e uzanan bu hat, petrol merkezli emperyalizmin doğayı da bir savaş alanına çevirdiğini gösteriyor. Güvenlik söylemi altında yürütülen bu politikalar, halkların yaşam güvenliğini ve insani haklarını sistematik bir biçimde yok ediyor. Türkiye’de “yerli ve milli kalkınma projeleri” söylemleriyle meşrulaştırılan madencilik, petrol ve inşaat projeleri, aslında küresel sermayeyle kurulan bağımlılık ilişkilerinin yerel tezahürleri. Altın madenleriyle siyanürlü topraklardan ve yeraltı sularından geçilmeyen köyler, HES’lerle kurutulan dereler, ormanları yok eden ocaklar, köylerinden göçe zorlanan halklar; hepsi aynı yağma rejiminin sonuçlarıdır. Bu rejim, ekolojik yıkımı yönetilebilir bir kriz olarak sunarken yaşam alanlarını savunan direnişçileri bastırmak için kolluk gücünü ve yargıyı bir saldırı aracı olarak kullanıyor. Hakan Tosun gibi ekolojistler, yaşam hakkını savunanlar susturulmak için katlediliyor. Kürdistan’da görülen yağma politikalarına karşı örgütlenen halkı panzerlerle, silahlarla karşılayan bir devlet gerçekliği varken savaştan bağımsız bir ekoloji tahlili mümkün olmuyor.
Bu nedenle ekoloji mücadelesi, yalnızca doğayı koruma başlığına daraltılamaz. Sağlıklı bir toprakta yaşama isteği; sınıf mücadelesinden, anti-emperyalist ve anti-kapitalist hattan, halkların kendi kaderini tayin hakkından bağımsız düşünülemez. Toprağın, suyun ve havanın savunusu bu bağlamda savaş politikalarına, işgale, talana ve sermaye düzenine karşı bütünlüklü bir itirazdır. Gerçek bir devrimci çıkış ise enerjiye dayalı üretim ve tüketim düzeninin militarist politikalarını çözümlemeden ve buna karşı bir direniş hattı oluşturmadan mümkün değildir. Yaşamı savunmak, ancak bu düzene karşı açık ve örgütlü bir mücadeleyle mümkündür.

