
10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Türkiye Komünist Partisi bugün 105. yaşına bastı. Bu tarih yalnızca bir partinin doğum günü değil; Anadolu’nun yangın yerinde, Kurtuluş Savaşı’nın karmaşık rüzgarları içinde filizlenen sosyalist bir umudun miladıdır. TKP, Marksist-Leninist ilkelerle şekillenmiş, anti-emperyalist direnişi sınıf mücadelesiyle birleştiren bir vizyonu yüklenmişti.
Partinin gözünde kurtuluş yalnızca düşmanı kovmakla sınırlı değildi. Aynı zamanda içerideki sömürücü sınıfların -ağaların, beylerin, burjuvazinin- iktidarına son vermek, emekçi halkın dünyasını kurmaktı. Onların sözleriyle:
“Komünist Partisi için memlekete musallat olan düşmanları kovmak nasıl bir görev ise, içte halkın sırtından geçinen yağmacı ve asalak sınıfları da hazır yiyicilik halinden çıkarıp, yumruk altında çalıştırmak da o derece esaslı bir görevdir.” [i]
TKP’nin rüyası yalnızca ulusal bağımsızlık değil sosyalist devrimdi. İşçi sınıfı ile köylülüğün ittifakına yaslanan bir hareketle sömürüyü sona erdirmeyi, enternasyonal bir ufukla Sovyetler Birliği’nin deneyiminden öğrenip Komintern’e katılarak dünya devrimine omuz vermeyi amaçlıyordu.
Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na katılmak isteyen TKP, Mustafa Kemal ile temas kurdu. Mustafa Suphi önderliğindeki heyet davet üzerine 28 Ocak 1921’de Kars’a ulaştı; halkın coşkusu, Sovyet etkisinin de yansımasıydı. Ardından Erzurum… Bu kez karşılarına nefretin örgütlendiği bir kalabalık çıktı. Valinin tertibiyle yolları kesildi. Ankara’ya gitmeleri engellendi adım adım Trabzon’a yönlendirildiler.
Ve Trabzon’da, İttihatçı örgütlenmenin gölgesinde, pusular örüldü. Sovyet Konsolosu Bagirof’un onayıyla Batum’a gönderilmeleri kararlaştırıldı. Ama Karadeniz’de onları bekleyen; kıyıya değil, karanlığa çıkacak bir yolculuktu.
Heyettekilerin isimleri bugün de kulaklarda çınlar: Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Aşçıoğlu Bahaeddin, Kazım Hulusi, Kıralioğlu Maksut, Dr. Hilmioğlu İsmail Hakkı, Ahmetoğlu Hayrettin, Mehmet Ali, Emin Şefik, Tevfikoğlu Ahmet, Kazımoğlu Ali, Hatipoğlu Mehmet, Hacı Mustafaoğlu Mehmet, Cemil Nazmioğlu İbrahim ve Maria Suphi…
1921 yılı… Ocak ayının 28’ini 29’una bağlayan gece…
Karadeniz’de iki taka yol alıyordu. Biri sömürülenlerin hayalini taşıyordu, diğeri ihanetin. Dalgalar yalnızca kayıkları değil, Anadolu’nun geleceğini de çarpıştırıyordu.
O gece 15 yoldaş yok edilecekti. Faili “meçhul” bırakılan bu cinayet aslında herkesin bildiği ama sustuğu bir “sır” olarak kalacaktı. Çetenin başı Yahya Kahya’ya “vatani görev” buyurulmuştu. Oğlu Osman Kahya yıllar sonra Mete Tunçay’a yazdığı mektupta, “asıl katilin bugün tapılan biri” olduğunu itiraf edecekti. [ii]
Kahya Yahya, kusursuzca yerine getirdiği görevin ardından, Topal Osman’ın adamları tarafından öldürülecek; devletin kirli vazifelileri birbirini tüketerek sahneden çekilecekti.
Katliamın sorumluları arasında Kazım Karabekir’in adı sıkça anıldı. Heyete yönelik provokasyonları engellemediği, gerekli korumayı sağlamadığı iddia edildi. Ancak asıl dönüm noktası Mustafa Kemal’in 22 Ocak 1921’de Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmaydı:
“İşte bu serseriler, Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir… Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır.” [iii]
Bu sözlerin üzerinden yalnızca altı gün geçmişti ki Suphiler Karadeniz’in karanlığına gömüldüler.
Ve en acısı… Katliamın ardından Ankara hükümeti, Sovyetlere “deniz kazası” hikayesini iletti. Moskova bu açıklamayı sorgusuz kabul etti. 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla “dostluk” tescillendi. Uluslararası diplomasinin terazisinde, 15 yoldaşın hayatı bir kalemde silinmişti.
Ama bir istisna vardı: Maria…
Odessa’da genç yaşında devrimci olmuş, 1905’in ayaklanmasında, 1917’nin ihtilalinde yer almıştı. Mustafa Suphi’yle tanıştı, aşık oldu, TKP’ye katıldı ve yoldaşlarıyla Anadolu’ya geçti.
O gece ölmedi Maria. Hayatı ölmekten de beter biçimlerde paramparça edildi. Yahya tarafından köleleştirildi, satıldı, aşağılandı. Rivayetler ikiye ayrılır: Kimi, Rizeli kabadayıların elinde öldüğünü söyler; kimi ise sokaklarda ömrünü tüketip sessizce göçtüğünü. Hangisi doğru bilinmez. Bildiğimiz tek şey onu unuttuğumuzdur.
Adorno, “Kurbanı unutmak, onu tekrar kurban etmektir,” der. Biz Maria’yı defalarca kurban ettik.
Duymadık onun kahkahasını Odessa kıyılarında…
Duymadık sloganlarını Petrograd sokaklarında…
Duymadık zincire vurulduğunda kopan çığlığını…
Oysa Maria, bahar yağmuru gibi yanımızdaydı. Dilini, dinini, kimliğini bir kenara bırakıp aynı hayali taşıyordu. Karadeniz’in dalgaları onun gözleri önünde 14 yoldaşını yuttu. Sevgilisini kucağından, kardeşlerini yanından kopardı.
Nietzsche, “Unutmak iyileşmektir,” der. Biz iyileşmeyelim! Utanç, yüzümüzde bir yara izi gibi kalsın. İhanetimiz bir bayrak gibi dalgalansın. Tüm varlığımızla utanmayı bilelim.
Kaynaklar
[i] Mete Tunçay, Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler
[ii] Sadık Varer, Maria Yoldaş
[iii] TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem I, Cilt 8




