Genel

KADIN CİNAYETLERİNİN ANATOMİSİ

Bir kadın öldürüldüğünde haber çoğu zaman tek bir cümleyle başlar: “Kadın cinayete kurban gitti.” Sonra birkaç ayrıntı sıralanır; Kaç yaşındaydı? Kaç çocuğu vardı? Nerede öldürüldü? Katil kimdi? Eşi mi, babası mı, erkek kardeşi mi? Silah kullanıldı mı? Gözaltına alınan oldu mu? Ve birkaç gün sonra başka bir kadın öldürülür. Bir başka isim, başka bir fotoğraf, yine aynı başlıklar…

Kadın cinayetlerine yalnızca tek tek suç dosyaları olarak baktığımızda, karşımızdaki tablonun en önemli bölümünü kaçırırız; çünkü kadın cinayeti yalnızca cinayetin gerçekleştiği andan ibaret değildir.

Cinayetten önce kadınların hayatlarını kuşatan şiddet vardır, cinayetten sonra soruşturmanın nasıl yürütüldüğü vardır, mahkemenin faili nasıl yargıladığı veya yargılamadığı vardır, medyanın olayı nasıl anlattığı vardır, devletin veriyi tutup tutmadığı vardır, toplumun neyi hatırlayıp neyi unuttuğu vardır.

Tam da bu nedenlerle kadın cinayetlerinin anatomisine bakmak, yalnızca “katil kim?” sorusundansa bir kadın öldürülene kadar hangi toplumsal mekanizmalar çalışıyor ve öldürüldükten sonra hangi mekanizmalar devreye giriyor sorusunu sormaktan geçer.

2026’da yayımlanan Uğur Baysal imzalı akademik çalışma, 1952’de İstanbul Sarıyer’de öldürülen 18 yaşındaki Sevim Başay’ın cinayetini basın, kamuoyu, polis soruşturması ve iç siyaset bağlamında inceliyor. Çalışmanın kendisi de bu vakayı bir “femicide” yani kadın cinayeti olarak ele alıyor.

Sevim Başay’ın hikâyesi 74 yıl öncesinde kalmış bir dosya gibi görünebilir ama dosyayı açtığımızda bugün hâlâ tanıdık gelen sorunlarla karşılaşıyoruz. Kadınlar sistematik bir şiddet sarmalı içerisinde. Kadınları kuşatan bu şiddet açık bir biçimde sistemden kaynaklanıyor.

Ataerki ve kapitalizmin işbirliği kadınların hayatlarını şiddet ile kuşatırken devlet, yargı ve medya şiddeti normalleştiriyor, görünmez kılıyor. Kadınlar korunmuyor, etkin soruşturmalar yürütülmüyor, şiddet önlenmediği gibi üstüne bir de fail veya failler cezasız bırakılıyor.

Yıllar geçiyor fakat sorun sadece aynı kalmıyor, daha da derinleşiyor.

BİR CİNAYETİN TARİHİ: SEVİM BAŞAY

7 Eylül 1952. İstanbul Sarıyer.

18 yaşındaki Sevim Başay evinden çıkar, Ankara’daki akrabaları tarafından düğüne davet edilmiştir. Gün içerisinde Sarıyer’de görülür, akşam saatlerinde ise bir daha eve dönmez. Ertesi gün babası onu ararken, genç kadının cansız bedenini bulur.

Araştırmaya göre Sevim Başay cinsel saldırıya maruz bırakılmış ve iple boğularak öldürülmüştür. Cinayet, Sarıyer’in Maden Mahallesi civarında, yerleşim yerlerinden uzak bir bölgede gerçekleşmiştir. Olay kısa sürede yalnızca bir polis soruşturması olmaktan çıkar ve ülke çapında büyük bir kamuoyu meselesine dönüşür.

Burada ilk önemli noktayı görmek gerekiyor: Sevim Başay’ın öldürülmesi yalnızca bir bireysel suç olarak algılanmamıştır. Cinayet, dönemin Türkiye’sinde güvenlik, polis, adalet ve devlet tartışmalarının merkezine oturmuştur. Zira kadın cinayetleri, aynı zamanda devletin vatandaşın yaşam hakkını koruma kapasitesinin de sınandığı anlardır. Diğer tüm vatandaşlar gibi kadınların da yaşam hakkını korumak, devletin temel görevidir.

Bir kadın öldürüldüğünde devletin görevi yalnızca faili yakalamak/cezalandırmak değildir. Kadınların şiddete uğramadan yaşayabileceği koşulları yaratmak, şiddet başvurularını ciddiye almak, koruma mekanizmalarını işletmek, etkin soruşturma yürütmek ve failleri cezasız bırakmamak da devletin sorumluluğudur. Bu sorumluluk yerine getirilmediğinde cinayet, tekil bir olay olarak kalmaz, cezasızlık yeni cinayetlerin zeminini oluşturur.

“BİREYSEL CİNNET” DEĞİL, TOPLUMSAL BİR DÜZEN; MÜNFERİT DEĞİL, POLİTİK

Kadın cinayetleri haberleştirilirken sıkça kullanılan kelimeler bellidir: “Öfke.”, “Kıskançlık.”, “Cinnet.”, “Sevgi.”, “Tartışma.”, “Namusu için…”

Bu kelimelerin ortak özelliği, cinayetin toplumsal niteliğini görünmezleştirmeleridir. Nitelendirmeler failin davranışını bir anda ortaya çıkan, kişisel bir duygu patlaması olarak anlatırlar. Oysa kadın cinayetleri çoğu zaman bir ilişkinin bitirilmesi, boşanma isteği, ayrılma kararı, reddetme, ekonomik bağımsızlık talebi ve benzeri örneklerdeki gibi erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün, denetiminin kırılmasıyla bağlantılıdır.

Bugün elimizdeki veriler bu tabloyu açıkça gösteriyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de en az 294 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Platformun verisine göre kadınların 69’u “boşanmak istemek”, “barışmayı reddetmek”, “evlenmeyi veya ilişkiyi reddetmek” gibi kendi hayatına dair kararlar almak istemeleri bahanesiyle öldürüldü. 29 kadın ekonomik bahanelerle öldürüldü. 179 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğü ise tespit edilemedi.

Bu rakamların içinde çok önemli bir gerçek saklı: Kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olması, bu erkek egemen sistem tarafından şiddetin gerekçesi haline getiriliyor.

Yani mesele yalnızca “erkek öfkelendi” değildir. Mesele, kadının kendi hayatı üzerinde karar verme hakkının erkek tarafından tanınmaması, erkeğin, erkek egemen-kapitalist sistem tarafından bu hakkın kendine verilmiş olarak görmesindedir.

Kadın “gitmek istiyorum” dediğinde, “hayır” dediğinde, “boşanacağım” dediğinde, “bu ilişkiyi istemiyorum” dediğinde, “kendi özgürlüğümü kazanacağım” dediğinde, “kendi hayatımı kuracağım” dediğinde, erkek egemen düzenin temel varsayımlarından belki de en önemlisiyle çatışır: Kadının kendi hayatının öznesi olması. Kadın cinayetlerinin anatomisinde bu çatışma merkezi bir yerde durur.

EV: KADINLAR İÇİN YAŞAM MI YOKSA ŞİDDET Mİ ALANI

Kadınlara yıllardır güvenliğin adresi olarak gösterilen yerlerden biri evdir. “Evinize sahip çıkın.”, “Aileyi koruyun.”, “Yuvayı dağıtmayın.”, “Aile her şeydir.” gibi söylemleri hep duyarız hatta son birkaç senedir “Aile yılı” hatta ve hatta “Aile yüzyılı” gibi projeler de duymaya başladık.

Fakat kadın cinayetlerinin verilerine baktığımızda başka bir gerçek ortaya çıkıyor. 2025 yılında öldürülen kadınların %61’i evlerinde öldürüldü. Platform aynı yıl en az 203 kadının aile üyeleri tarafından öldürüldüğünü açıkladı.

2026 Haziran verileri de benzer bir tablo ortaya koyuyor; Platforma göre o ay öldürülen 31 kadının 17’si evinde öldürüldü. Kadınların 15’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü; bu veri, o ay yaşanan kadın cinayetlerinin yaklaşık yarısına denk geliyor.

Bu nedenle “aile” kavramını, kadınların yaşam hakkından bağımsız düşünemeyiz.

Aile, erkek egemenliğin kendisini yeniden ürettiği bir kurumdur. Kadın emeğinin görünmezleştirildiği, bakım yükünün kadınlara yüklendiği, ekonomik bağımlılığın, şiddetin yaratıldığı, erkeğin “evin reisi” olarak kabul edildiği böyle bir zeminde, kadının kendi hayatı hakkında karar vermek istemesi erkek egemen sistem tarafından cezalandırılmaktadır. Aile ise bu sitemin en küçük yapı taşıdır.

Bu nedenle kadın cinayetlerini önlemek istiyorsak yalnızca cinayet anına değil, kadın cinayetlerinin öncesine ve bugüne bakmak zorundayız.

1952’DE BİR DOSYA, BUGÜN BİNLERCE İSİM

Sevim Başay cinayeti üzerine yapılan araştırmanın en çarpıcı taraflarından biri soruşturmanın kendisidir; polis çok sayıda kişiyi şüpheli olarak değerlendirmiş, ifadeler alınmış, gözaltılar yapılmış, çeşitli ihbarlar araştırılmıştır fakat etkin bir soruşturma yapılmamıştır.

Makaleye göre cinayet mahalline geç ulaşılması nedeniyle olay yerinin bütünlüğü bozulmuş, deliller korunamamış ve soruşturma geleneksel yöntemlere bağımlı kalmıştır.

1952’de soruşturmanın başarısızlığını yalnızca ataerkiye bağlamak tarihsel olarak eksik olur fakat kadın cinayetlerinin soruşturulma biçiminin, kadınların yaşam hakkına ne kadar saygı duyulduğu ve erkek egemen sistemle doğrudan ilişkili olduğunu da görmezden gelemeyiz.

Çünkü 74 yıl sonra da durum aynıdır: Etkin soruşturma yürütülmez, cezasızlık politikaları devam eder, milyonlar adalet talebinde bulunur.

Sarıyer Cinayeti’nde bu durum daha da belirginleşmiştir. Dosya yıllar sonra yeniden açılmış, yeni şüpheliler ortaya çıkmış ancak cinayet kesin olarak aydınlatılamamıştır.

Araştırmaya göre olay 1952’de gerçekleşmesine rağmen 1957 ve 1967’de yeniden gündeme gelmiş, buna rağmen fail kesin olarak belirlenememiştir

MEDYA: KADININ ÖLÜMÜNÜ NASIL ANLATIYORUZ?

Kadın cinayetlerinin anatomisinde medya ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır çünkü medya yalnızca cinayeti aktarmaz, cinayetin nasıl hatırlanacağını da belirler.

1952’de Sevim Başay cinayeti gazetelerde günlerce yer aldı. Cinayetin ayrıntıları, olay yeri, şüpheliler ve soruşturma kamuoyunun gündemine taşındı.

Fakat haber dili de dönemin toplumsal kodlarını taşıyordu. Kadının güzelliği anlatıldı. “Namusu” tartışıldı. Erkeklerle ilişkileri soruşturmanın parçası haline getirildi. Hatıra defteri incelendi. Sevgilileri araştırıldı. Özel hayatı kamuoyunun önüne çıkarıldı.

Bu çok tanıdık bir mekanizma. Bugün de kadın öldürüldüğünde haberlerde sıklıkla şu soruların sorulduğunu görüyoruz: “Ne giyiyordu?” “Gece dışarıda mıydı?” “Sevgilisi var mıydı?” “Erkek arkadaşı kimdi?” “Alkol almış mıydı?” “Faili neden terk etmişti?”…

Kadının hayatı didik didik edilirken failin hayatı çoğu zaman ikinci plana düşer. Böylece cinayetin öznesi fail olmaktan çıkar; öldürülen kadın soruşturulur.

Bu nedenle feminist habercilik yalnızca kadın cinayetlerini daha fazla haberleştirmek değildir. Kadını suçlamayan, faili romantikleştirmeyen, şiddeti pornografikleştirmeyen, özel hayatı teşhir etmeyen, kadının yaşamını merkeze alan bir haber dili kurmaktır.

Kadın cinayeti “tüyler ürperten bir olay” değildir, kadın cinayeti toplumsal bir sorundur.

ŞÜPHELİ KADIN ÖLÜMLERİ: “KAZA” DENİP GEÇİLEMEZ!

Kadın cinayetlerinin anatomisinin en önemli başlıklarından biri de şüpheli kadın ölümleridir.

Çünkü her kadın cinayeti bir “cinayet” olarak başlamaz. Bazıları intihar olarak kayda geçerken bazı cinayetler kaza olarak değerlendirilebilir. Bazıları yüksekten düşme olabilir. Bazıları silahla gerçekleşebilir. Bazılarında ise ölümün nasıl gerçekleştiği uzun süre belirsiz kalabilir.

2025 yılında Türkiye’de 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu sayı, aynı yıl erkekler tarafından öldürülen kadınların sayısı olan 294’ün de üzerindedir. 2026’nın ilk altı ayında ise Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 150 kadın cinayeti ve 151 şüpheli kadın ölümü kaydetti.

Temmuz ayında 25 kadın cinayeti ve 31 şüpheli kadın ölümü kaydedildi. Ağustos ayında ise 22 kadın cinayeti ve 33 şüpheli kadın ölümü açıklandı.

Platformun güncel raporları, şüpheli kadın ölümlerinin pandemi döneminden itibaren ciddi biçimde artış gösterdiğini ve bu ölümlerin kadın cinayetlerinden bile daha zor aydınlatılabildiğini belirtiyor.

Dolayısıyla kadın cinayetleriyle mücadele yalnızca “katili bulmak” üzerinden kurulamaz; şüpheli her kadın ölümü etkin bir biçimde araştırılmalıdır.

Cezasızlık politikalarına geçit verilmemelidir.

CEZASIZLIK: SON DEĞİL, YENİ ŞİDDETİN BAŞLADIĞI YER

Kadın cinayetlerinde devletin sorumluluğu cinayet gerçekleştikten sonra başlamaz, ama cinayetten sonra verilen mesaj da son derece önemlidir.

Çünkü yargı yalnızca geçmişte işlenen suça ilişkin karar vermez. Aynı zamanda geleceğe de mesaj verir: Kadınlara yönelik şiddet kabul edilebilir mi? Failin mazereti geçerli sayılabilir mi? Bir kadın ayrılmak istediği için öldürülebilir mi, peki aldattığını söylemek bir gerekçe olur mu? Bir fail “kıskançlık” gerekçesiyle daha az sorumlu tutulabilir mi?

2025 verilerinde öldürülen kadınların önemli bir bölümünde, kadınların kendi hayatlarıyla ilgili karar alma iradesinin erkek şiddetinin bahanesi haline geldiği görülüyor.

2026 Temmuz raporunda öldürülen 25 kadının 17’sinin hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilemediği belirtiliyor.

Aynı rapor, şüpheli kadın ölümlerinin etkin biçimde araştırılmaması sorununa da dikkat çekiyor. Burada “cezasızlık” yalnızca bir mahkeme kararından ibaret değildir.

Cezasızlık; ilk başvurunun ciddiye alınmamasıdır. Koruma kararının etkisiz bırakılmasıdır. Şikâyetin küçümsenmesidir. Failin tehditlerinin “aile içi mesele” olarak görülmesidir. Şüpheli ölümün etkin bir biçimde araştırılmamasıdır.

Ve bütün bunların toplamında faile yeni bir şiddet döngüsü başlatmanın oluru verilirken kadına şu mesajın verilmesidir: “Senin hayatın önemli değil.”

KADIN CİNAYETLERİ BİR SINIF MESELESİDİR

Kadın cinayetlerini yalnızca toplumsal cinsiyet üzerinden tartışmak da eksik kalacaktır, zira kadınların şiddetten korunma olanakları sınıfsal eşitsizliklerden bağımsız değildir.

Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir kadın için şiddet gördüğü evden ayrılmak çok daha zor olabilir. Kendi geliri olmayan bir kadın için kira ödemek mümkün olmayabilir. Çocuğu olan bir kadın için iş bulmak, bakım masraflarını karşılamak ve güvenli bir eve çıkmak çok daha büyük bir mücadeleye dönüşebilir.

Göçmen kadınlar, yoksul kadınlar, kayıt dışı çalışan kadınlar, güvencesiz çalışan kadınlar ve sosyal destek mekanizmalarına erişimi sınırlı kadınlar, şiddet karşısında farklı ve daha ağır eşitsizliklerle karşı karşıya kalabilir.

Bu nedenle kadın cinayetlerine karşı mücadele yalnızca erkek egemenliği üzerinden kurulamaz, “erkekleri eğitelim” düzeyinde bırakılamaz. Kapitalist sistem ile de mücadele etmek zorundayız.

Ücretsiz ve nitelikli kreşler, güvenceli çalışma, eşit işe eşit ücret, kamusal bakım hizmetleri, barınma hakkı, ücretsiz hukuki destek, etkin koruma mekanizmaları, kadın sığınma evlerinin yeterli sayıya ve niteliğe ulaşması, şiddetten uzaklaşan kadınların ekonomik olarak desteklenmesi…

Bunların tamamı kadınların yaşam hakkının parçalarıdır. Çünkü ataerki, kapitalizmle iç içe geçtiğinde kadınların emeğini hem evde hem işyerinde değersizleştirir. Kadın ekonomik olarak erkeğe bağımlı hale getirildiğinde, şiddet ilişkisinden çıkmak daha da zorlaşır.

Bu nedenle kadın cinayetlerinin anatomisini çıkarmak, yalnızca cinayet anını değil kadınların bütün yaşam koşullarını incelemeyi gerektirir.

UNUTMAMAK: KADINLARIN ÖRGÜTLÜ HAFIZASI

Sevim Başay’ın cinayeti 1952’de gerçekleşti. Dosya yıllarca gündemde kaldı. Gazeteler yazdı. Şüpheliler değişti. Soruşturmalar yapıldı. İhbarlar geldi. Siyasetçiler açıklama yaptı. Polis teşkilatı eleştirildi. Hükümet savunma yaptı. Ama fail bulunamadı.

Yıllar geçti. Türkiye değişti. İstanbul değişti. Gazeteler değişti. Polis teknolojisi değişti. Yasalar değişti. Fakat kadınların öldürülmesi meselesi ortadan kalkmadı.

2025’te 294 kadın cinayeti. 297 şüpheli kadın ölümü. 2026’nın ilk altı ayında 150 kadın cinayeti. 151 şüpheli kadın ölümü. Temmuzda 25 kadın cinayeti. 31 şüpheli kadın ölümü. Ağustosta 22 kadın cinayeti. 33 şüpheli kadın ölümü.

Bunlar yalnızca sayı değil. Her sayının arkasında birer hayat ve biz geride kalanların sorduğu aynı soru var: “Neden korunmadı?”

Kadın hareketinin en önemli mücadelelerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor. Kadınlar, öldürülen kadınların isimlerini unutulmaktan kurtarıyor. Duruşmalara gidiyor, dosyaları takip ediyor, şüpheli ölümlerin peşini bırakmıyor, sokakta eylem yapıyor, adalet nöbeti tutuyor, veri topluyor ve kendi haberini kendi üretiyor.

Çünkü kadınların deneyimi bize şunu gösteriyor: Unutmak tarafsız değildir.

Bir cinayet unutulduğunda yalnızca fail geçmişte kalmaz; kadınların yaşam hakkını koruyacak toplumsal hafıza da zayıflar. Bu yüzden kadınların örgütlü mücadelesi yalnızca adalet arayışı değildir; aynı zamanda bir hafıza mücadelesidir.

KADIN CİNAYETLERİNİN ANATOMİSİ BİZİ NEREYE GÖTÜRÜYOR?

1952’de Sevim Başay öldürüldüğünde Türkiye’de modern kriminal teknikler yeterince gelişmiş değildi, polis teşkilatında personel, araç-gereç ve bilimsel soruşturma yöntemleri bakımından ciddi eksiklikler vardı. Cinayet soruşturması uzun süre sonuçsuz kaldı ve olay yıllar sonra bile tekrar tekrar gündeme geldi. Araştırmanın temel bulguları, Sarıyer Cinayeti’nin yalnızca bir adli vaka olmadığını; basın, kamuoyu ve iç siyaset üzerinde uzun süreli etkiler yarattığını ortaya koyuyor.

Bugün ise elimizde çok daha gelişmiş teknik olanaklar var fakat hâlâ kadın cinayetlerini sistematik biçimde izleyen verilerin önemli bir kısmını kadın örgütleri kendi çabalarıyla topluyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu da devlet kurumlarının kadın cinayetlerine ilişkin verileri sistematik biçimde tutmadığını ve paylaşmadığını belirtiyor, kendi kayıtlarını 2010’dan bu yana kamuoyuna açıklıyor.

Bu çelişki bize önemli bir şey söylüyor: Teknoloji ilerliyor ama kadınların yaşam hakkı kendiliğinden güvence altına alınmıyor. Çünkü kadın cinayetlerinin nedeni yalnızca silah, bıçak, uyuşturucu, öfke ya da bireysel “cinnet” değil.

Kadın cinayetlerinin arka planında kadın bedeni üzerinde kurulan denetim, kadın emeğinin değersizleştirilmesi, ekonomik bağımlılık, erkek egemen sistem, aileyi kadınların yaşamından üstün tutan anlayışlar, şiddetin normalleştirilmesi, etkisiz koruma mekanizmaları, cezasızlık politikaları, şüpheli ölümlerin yeterince araştırılmaması ve kadınların yaşam hakkını ikincil kılan toplumsal ilişkiler vardır.

Bu sebeple kadın cinayetleriyle mücadele yalnızca “daha ağır cezalar” tartışmasına indirgenemez. Kadınların yaşayabilmesi için kadınların güçlenmesi gerekir. Biz kadınlar, bu döngünün kader veya rastlantı olmadığını söylüyoruz.

Çünkü mesele yalnızca kadın cinayetlerini saymak değil. Mesele; kadınların öldürülmediği toplumsal bir düzen kurmak. Bir kadın daha eksilmesin diye değil; hiçbir kadın eksilmesin diye mücadele ediyoruz.

Sosyalist Kadınlar

Bunlar da hoşunuza gidebilir...