Home / Genel / BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM MANİFESTOSU –  SÜRECİ ÜZERİNE ELEŞTİREL NOTLAR – Deniz Can AYDIN

BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM MANİFESTOSU –  SÜRECİ ÜZERİNE ELEŞTİREL NOTLAR – Deniz Can AYDIN

I-) GİRİŞ

Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat tarihinde yapılan Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla başlayan süreç, Kürt hareketi bağlamında yalnızca politik ve pratik bir yönelim değişikliğine değil, aynı zamanda kapsamlı bir ideolojik yeniden konumlanmaya da işaret etmektedir. Barış ve demokrasi mücadelesi içerisindeki eleştirel tarihsel ittifak pozisyonumuz gereği, bu mücadeleyi toplumsallaştırmayı enternasyonalist ve devrimci bir görev olarak ele aldık; almaya da devam ediyoruz.

Ne var ki tarihsel ittifak kültürünün eleştirel boyutu, sürece yön veren ideolojik dönüşümün ve özellikle Marksizm’e yöneltilen eleştirilerin yanıtsız bırakılmasını gerektirmez. Aksine, enternasyonalist görevlerin yerine getirilmesi, ideolojik belirleyiciliğin koşulsuz kabulünü varsaymaz. Ulusal sorun karşısında komünistlerin tutumu, her somut durumda bağımsız ideolojik konumlanışı ve eleştirel mesafeyi zorunlu kılar. Bu bağlamda, barış ve demokrasi mücadelesine katkı sunmak ile ideolojik ayrışmaları açık ve net biçimde ortaya koymak birbirini dışlayan değil; tam tersine, birlikte yürütülmesi gereken devrimci sorumluluklardır. Dolayısıyla bu metin barış çağrısının değil; bu çağrı etrafında inşa edilen ideolojik yönelimin eleştirisini konu edinmektedir.

İkinci olarak izah edilmesi gereken husus, bir hareketin taleplerin taşıyıcı öznesi olması hatta kitlesel bir devrimci dinamik karakter taşıyor olmasının ideolojik meşruiyetin tek ve yegâne kaynağı olmadığıdır. Bu çerçevede tartışılması gereken temel mesele, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nun barış fikrinin ötesinde, Marksizm’e ve bu metin esas alınarak Türkiye sosyalist solunun tarihsel birikimine yönelttiği kapsamlı ideolojik eleştirilerdir. Söz konusu eleştirilerin belirli bir örgütsel ve kitlesel karşılık buluyor olması, bunların teorik doğruluğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Tarihsel olarak ideolojik hegemonya, çoğu zaman teorik tutarlılıktan değil, siyasal güç ilişkilerinden ve konjonktürel üstünlüklerden beslenmiştir. Marksist teori açısından belirleyici olan, bir hattın ne ölçüde kitleleştiği değil; kapitalist üretim ilişkilerini açıklama ve aşma kapasitesidir. Bunun da pratik sonuçları neticelenmedikçe mutlak doğru ya da ideal olanın varlığından söz edilmesi gerçekçi değildir. Ek olarak yaygın şekilde eleştirilerin, niceliksel güç ilişkileri üzerinden değersizleştirilmeye çalışılması, ideolojik tartışmanın yerini güç fetişizmine bıraktığının açık göstergesidir. Devrimci teori açısından nicelik, doğruluğun değil; hâkimiyet kurma arzusunun ölçüsüdür. Tarih, niceliksel olarak güçlü olanların değil, teorik olarak haklı olanların uzun erimde toplumsal dönüşümleri mümkün kıldığını defalarca göstermiştir. Marksizm’in kendisi, ortaya çıktığı dönemde niceliksel olarak son derece zayıf bir ideolojik akımken, bugün hâlâ kapitalist toplumun en kapsamlı eleştirisini sunabilmesinin nedeni tam da bu teorik tutarlılıktır.

Üçüncü olarak Marksist teoriyi referans alan devrimci girişimlerin tarihsel yenilgileri, dogmatik bir savunma refleksiyle inkâr edilemeyeceği gibi, bu yenilgiler üzerinden Marksizm’den kopuşu meşrulaştırmak da teorik olarak sorunludur. Örneğin Sovyet ve Çin devrimlerinin açığa çıkardığı sınırlar ve yenilgiler, tek başına Marksizm’in aşıldığını değil; Marksizm’in devrimci bir eleştiri ve yeniden üretim sürecine tabi tutulması gerektiğini göstermektedir. Hareketin hareket halindeki doktrini olan Marksizm’den anladığımız budur. Bu yeniden üretim, teorik bir “aşma” iddiasıyla değil; kapitalist üretim ilişkilerini hedef alan yeni bir devrimci karşı çıkışın örgütlenmesiyle mümkün olabilir. Zaten diyalektik materyalist metotla ilerleyen içerimleme ve ilerleme hali, tarihsel olarak bunun mümkün olduğunu başarıldığı oranda gösterecektir. Böyle bir perspektif, yalnızca Kürt özgürlük mücadelesinin değil, enternasyonalist sosyalist hareketin bütününün tarihsel görevi olarak ele alınmalıdır.

Sonuç olarak bu değerlendirmeler yapılırken, Abdullah Öcalan’ın son dönemde sistematik biçimde geliştirdiği; sınıf mücadelesini tarihsel açıklamanın merkezinden çekmeyi, Marksizm’i devletçi ve endüstriyalist bir parantez olarak tanımlamayı ve devrimci kopuş yerine ahlaki-politik bir demokratik toplum perspektifini ikame etmeyi hedefleyen tezler esas alınmaktadır. Dolayısıyla bu metin, soyut bir Marksizm ya da dogmatik bir sosyalizm savunusu değil; somut bir ideolojik yönelime karşı geliştirilen eleştirel bir müdahale olarak okunmalıdır. Bu bağlamda barışın toplumsallaştırılması, Kürt halkının meşru mücadele ve taleplerinin sahiplenilmesi ve bu mücadelenin enternasyonalist bir perspektifle verilmesi, ideolojik eleştirel süreçlerin işletilmesini dışlamamaktadır. Aksine, gerçek ve kalıcı bir barış perspektifi, yalnızca politik uzlaşı arayışlarıyla değil; bu uzlaşıyı kuşatan ideolojik yönelimlerin açık, şeffaf ve eleştirel biçimde tartışılmasıyla anlam kazanabilir. Eleştiri, barış sürecine yönelik bir zayıflatma değil; onu toplumsal ve siyasal olarak derinleştirme imkânıdır. Bu nedenle Kürt halkının mücadelesine sahip çıkmak ile bu mücadele etrafında inşa edilen ideolojik çerçeveleri tartışmaya açmak arasında bir çelişki bulunmamaktadır.

II-) SINIFTAN DEVLET-KOMÜN İKİLEMİNE: TEORİK SINIRLAR NELERDİR?

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu etrafında geliştirilen ideolojik yönelimin en belirgin ve tartışmalı yönlerinden biri, tarihsel ve toplumsal çözümlemede sınıf mücadelesinin merkezî konumunun bilinçli biçimde geri plana itilmesi ve bunun yerine büyük oranda devlet–komün ikileminin kurucu çelişki olarak ikame edilmesidir. (Kadın-erkek çelişkisinin doğasının da bu çerçevede ele alındığını ifade etmek mümkündür.) Bu yaklaşım, yalnızca politik-stratejik bir tercihi değil; aynı zamanda Marksist tarih anlayışından açık bir teorik kopuşu ifade etmektedir. Çünkü tarihi okuma biçimi olarak diyalektik metottan ciddi bir soyutlanmışlık halinin söz konusu olduğu görülmektedir. 

Marksist tarih anlayışı, toplumsal dönüşümlerin belirleyici dinamiğini sınıflar arasındaki maddi çelişkilerde arar. Bu yaklaşım, tarihi tek doğrusal bir ilerleme şeması olarak değil; üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki gerilimlerin farklı tarihsel biçimler altında yeniden üretildiği bir süreç olarak kavrar. Bu çerçevede sınıf mücadelesi ne soyut bir ideolojik tercih ne de yalnızca belirli bir döneme özgü bir olgudur; kapitalist toplumun yapısal işleyişinden kaynaklanan tarihsel bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin özünü kavramak, üzerine inşa edilen binanın dönüşüm geçirmesi ihtimalini dışlamamaktadır.

Buna karşılık, sınıf mücadelesinin tarihsel açıklamanın merkezinden çekilerek devlet–komün ikileminin kurucu çelişki olarak öne çıkarılması, önemli bir teorik kaymaya işaret etmektedir. Bu kayma, tarihsel süreci üretim ilişkilerinden ve maddi çıkar çatışmalarından ziyade, siyasal biçimler ve örgütlenme tarzları üzerinden okumaya yönelir. Böyle bir okuma, devletin çoğu zaman sınıflar üstü, tekil bir baskı aygıtı; komünün ise tarihsel ve maddi koşullardan görece bağımsız, özsel bir özgürlük alanı olarak ele alınmasına yol açmaktadır. Yani etik – ahlaki bağlamda mutlak iyi ve kötü üzerine bir değerlendirme bilinçli ya da bilinçsiz olarak tercih edilmektedir.

Oysa Marksist perspektifte devlet, tek başına soyut bir iktidar mekanizması değil; belirli sınıf ilişkilerinin siyasal düzlemde kurumsallaşmış ifadesidir. Benzer biçimde komünal örgütlenmeler de tarihin dışında duran saf özgürlük biçimleri değil; belirli sınıf mücadelelerinin, maddi koşulların ve tarihsel momentlerin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle devlet ile komün arasındaki gerilimi, sınıf ilişkilerinden kopuk bir karşıtlık olarak ele almak, tarihsel materyalist çözümlemenin açıklayıcılığını zayıflatmaktadır. Çünkü bu ilişkilenme birbirinden bağımsız değerlendirmeler biçiminde ele alınamayacaktır. 

Bu noktada, Marksist perspektifle hayata geçirilen geçmiş devrimci deneyimlerin –özellikle Sovyetler Birliği ve Çin örneklerinin– yarattığı tarihsel sorunları ve açmazları göz ardı etmek mümkün değildir. Devlet aygıtının giderek özerkleşmesi, bürokratikleşme, siyasal iktidarın toplumsal denetimden kopması ve sınıf adına konuşan yapıların sınıfın kendisinden uzaklaşması, bu deneyimlerin en temel zaafları arasında yer almıştır. Devlet–komün ikilemini merkeze alan yaklaşımlar, büyük ölçüde bu tarihsel deneyimlerin yarattığı meşru eleştirilerden beslenmektedir. Ancak bu eleştirilerden hareketle sınıf mücadelesinin tümüyle ikincilleştirilmesi, geçmişin sorunlarını aşmak yerine farklı bir teorik eksikliğe yol açmaktadır. Zira devletin bürokratikleşmesi, yozlaşması ya da devrimci iktidarın toplumsal denetimden kopması, sınıf mücadelesinin varlığından değil; aksine, sınıf ilişkilerinin doğru kavranamamasından ve dönüştürülememesinden kaynaklanmıştır. Bu bağlamda sorun, sınıf mücadelesinin kendisi değil; sınıf adına iktidar kullanan yapıların tarihsel olarak yarattığı siyasal biçimlerdir. Bu bağlamda aşılan değil aşılması gereken sorunlarla karşı karşıya kalan anti-kapitalist bir kavga ve mücadele sahası hala söz konusudur.

Dolayısıyla daha gerçekçi ve tarihsel bir çözümleme, devlet–komün karşıtlığını sınıf mücadelesinin yerine koymak yerine, bu karşıtlığı sınıf ilişkilerinin somut tarihsel biçimleri içinde ele almayı gerektirir. Aksi hâlde, neoliberal kapitalizmin güncel işleyişi karşısında, yerel ve komünal alanlara yapılan vurgu, sermayenin küresel ölçekte örgütlenmiş gücü karşısında stratejik bir zayıflık üretme riskini taşımaktadır. Tarihsel yenilgilerle sınanmış Marksizm’in bu şekilde ikame edilme çabası ve çabanın “mutlak doğru” şeklinde ifade edilmesi, yenilgiler tarihinin kazanmadan bitmeyeceği düşünüldüğünde ciddi bir yanılgı riski taşımaktadır. 

Siyasetin Ahlakileştirilmesi Üzerine 

Sınıf mücadelesinin tarihsel açıklamanın ve siyasal pratiğin merkezinden çekilmesi, yalnızca teorik bir tercih değişikliğini değil; siyasetin mahiyetine ilişkin köklü bir dönüşümü de beraberinde getirmektedir. Aynı zamanda Marksizm’in kendi ideasından doğru bir yorumunu doğru kabul ederek ilerleyen bu eleştiri, nihayetinde yanlış bir temelden yanlış bir sonuca götürmektedir. Bu dönüşümün en belirgin sonucu, siyasetin maddi çıkarlar ve güç ilişkileri temelinden koparılarak ahlaki, etik ve normatif bir düzleme taşınmasıdır. Devlet–komün ikilemi bu bağlamda, sınıfsal antagonizmaların somut içeriğinden ziyade, “baskı–özgürlük”, “yanlış–doğru” ya da “merkez–yerel” gibi soyut karşıtlıklar üzerinden kurulmaktadır (Her ne kadar bunun yapılmadığı ya da kapitalist modernitenin karşısında kurulmak istenenin bu olduğu ifade edilse de.)

Oysa kapitalist toplumda sömürü ilişkileri, ahlaki tercihlerden ya da etik sapmalardan kaynaklanmaz; üretim ilişkilerinin yapısal zorunluluğu olarak işler. Sermaye birikim rejimi, bireysel niyetlerle, etik çağrılarla ya da yerel dayanışma biçimleriyle sınırlandırılabilecek bir süreç değildir. Bu nedenle sınıf mücadelesinin geri çekildiği her siyasal yaklaşım, kaçınılmaz olarak kapitalizmi doğrudan hedef almaktan uzaklaşır ve siyaseti, mevcut düzenin yarattığı tahribatı yönetmeye indirger. Çünkü biri diğerinin alternatifidir. Ve bu alternatifin ne şekilde örgütleneceği siyasal strateji ve hamlenin ana aksını oluşturmaktadır.

Bu noktada Marksizm’in klasik mirası, yalnızca bir “sınıf indirgemeciliği” olarak değil; siyasal iktidarın ve toplumsal rızanın nasıl üretildiğini açıklayan kapsamlı bir teori olarak ele alınmalıdır. Marksizm’i Marks’tan ayırarak ya da temelden yanlış diyerek ele alan her yaklaşım, bu derinlikli üretim imkanını ıskalayacaktır.  Marx, sınıf mücadelesini hiçbir zaman salt ekonomik bir çatışma olarak değil, siyasal, ideolojik ve kültürel düzlemleri kapsayan bütünlüklü bir toplumsal ilişki biçimi olarak kavrar. Belirleyici önem, tek belirleyicilik anlamına gelmediği gibi Marksizm’i kavrama şekli de bu bağlamda olmamalıdır. Marksizm’in teorik dönüşümleri ve pratik devrimci girişimlerin bize gösterdiği bir olgu, egemen sınıfların yalnızca üretim araçlarını değil, aynı zamanda düşünsel üretimin araçlarını da denetim altında tuttuğudur. Bu tespit, sınıf mücadelesinin yalnızca “çıkar çatışması” değil, aynı zamanda bir hegemonya mücadelesi olduğunu açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla Marksizm’in teorik çıkışına karşı “ekonomik determinist” ön kabulü makul ve gerçekçi değildir.

Gramsci’den – özetle- ifade edeceğimiz üzere egemenlik, salt zor aygıtlarıyla değil; rıza üretimi yoluyla tesis edilir. Hegemonya, devletin baskı mekanizmaları ile sivil toplum içindeki ideolojik, kültürel ve siyasal ilişkilerin bütünlüklü işleyişiyle kurulur. Bu nedenle sınıf mücadelesi, yalnızca iktisadi alanda değil; siyasal ve ideolojik düzlemlerde de süreklilik arz eden bir süreçtir. Yani altyapı-üstyapı ilişkileri tek yönlü değil çift yönlü bir akış olarak da ele alınmalı ve değerlendirilebilmelidir. Bu düzlemde sınıf mücadelesini geri çekerek siyaseti etik bir zemine indirgeyen yaklaşımlar, hegemonya sorununu görünmez kılar ve egemen sınıfın rıza üretme kapasitesini fiilen güçlendirir. Çünkü kendisini ve mücadele varlığını o zeminden ayırarak ilerletmeye çalışan bir stratejinin kapitalist merkezi iktidar olgusuyla “ikili iktidar denklemi dışında bir mücadele imkânı bulunmayacaktır. Bu nedenle devletin sınıfsal niteliğini göz ardı eden ya da onu soyut bir kötülük olarak tanımlayan yaklaşımlar, iktidar sorununun özünü ıskalar.

20.yüzyıl Marksist tartışmalarında da sıklıkla, devletin doğrudan bir “araç” değil; sınıf mücadelelerinin maddi yoğunlaşma noktası olduğu ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, devlet–komün karşıtlığını sınıf ilişkilerinden kopuk bir ikilem olarak kurmanın teorik sorunlarını daha da görünür kılar. Zira devlet, sınıf mücadelelerinin dışında değil; tam merkezinde şekillenen bir ilişkiler alanıdır. Bu bağlamda ele alınmalı ve bu gerçeklikle değerlendirilmelidir.

Bu teorik miras ışığında bakıldığında, sınıf mücadelesinin tasfiyesi yalnızca açıklayıcı gücü zayıflatan bir tercih değil; aynı zamanda siyasal pratiği stratejik olarak etkisizleştiren bir yönelimdir. Kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi, etik-politik çağrılarla sınırlamak; hegemonya mücadelesini terk etmek anlamına gelir. Böyle bir siyaset, neoliberal kapitalizmin yapısal krizlerine yanıt üretmekten ziyade, bu krizlerin sonuçlarını yönetmeye odaklanan düzen içi bir pozisyona savrulma riski taşır. Nitekim nihai olarak önerilen husus da buraya tekabül etmektedir.

Dolayısıyla daha gerçekçi ve tarihsel bir yaklaşım, devlet–komün ikilemini sınıf mücadelesinin yerine ikame etmek yerine; bu ikilemi, sınıfsal güç ilişkilerinin somut tarihsel biçimleri içinde ele almayı gerektirir. Aksi hâlde, etik-politik bir dil üzerinden kurulan siyaset, egemen sınıfların hegemonya kapasitesini zayıflatmak bir yana, onu yeniden üretme işlevi görecektir. Komün – devlet yahut iktidar – öz yönetim deneyimleri arasındaki tarihsel çelişkiyi komünal bir yaşam inşa etmeyi tabandan örgütlerken devrimci bir karşı çıkışı da merkezi bir karşı hamleyle kurabilen akılla ele almak mümkündür.

Devlet Sorunu Üzerine 

Devlet–komün ikilemi çerçevesinde yapılan analizlerin en temel zaaflarından biri, “hangi sınıfın devleti” sorusunu bilinçli biçimde dışarıda bırakmasıdır. Oysa Marksist teori açısından mesele, devletin varlığı ya da yokluğu değil; hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiği ve hangi maddi üretim ve mülkiyet ilişkilerini güvence altına aldığıdır. Devleti soyut, tarih-dışı ve sınıflar üstü bir kötülük olarak tanımlamak, kapitalist toplumda sermaye sınıfının fiilî iktidarını görünmez kılar ve siyasal mücadeleyi yanlış bir hedefe yönlendirir.

Devlet, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı toplumsal ilişkilerin siyasal düzlemde yoğunlaşmış ifadesidir. Bu nedenle kapitalist devlet, yalnızca zor araçlarıyla değil; hukuk, mülkiyet rejimi, sözleşme ilişkileri, para sistemi ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla sermaye birikiminin sürekliliğini sağlar. Devletin bu işlevi, niyetlerden ya da yöneticilerin ideolojik tercihlerinden bağımsız olarak, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir sonucudur. Bu bağlamda sınıf mücadelesini merkezden çıkararak devlet karşıtlığına indirgenen bir siyasal hat, kapitalist üretim ilişkileriyle gerçek bir kopuşu değil; bu ilişkilerle dolaylı ve çoğu zaman farkında olunmayan bir uyumu beraberinde getirir. Devletin soyutlanması, sermayenin toplumsal iktidarının siyasal biçimlerinden ayrıştırılması anlamına gelir. Böyle bir ayrıştırma ise, sömürünün kaynağını devlet aygıtında değil; yanlış yönetim biçimlerinde, merkezileşmede ya da etik sapmalarda aramaya yol açar. Bu bağlamda sınıf mücadelesini merkezden çıkararak devlet karşıtlığına indirgenen bir siyasal hat, kapitalist üretim ilişkileriyle gerçek bir kopuşu değil; bu ilişkilerle dolaylı ve çoğu zaman farkında olunmayan bir uyumu beraberinde getirir. Devletin soyutlanması, sermayenin toplumsal iktidarının siyasal biçimlerinden ayrıştırılması anlamına gelir. Böyle bir ayrıştırma ise, sömürünün kaynağını devlet aygıtında değil; yanlış yönetim biçimlerinde, merkezileşmede ya da etik sapmalarda aramaya yol açar. Oysa kapitalist toplumda sömürünün temel kaynağı, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan üretim ilişkileridir. Bu ilişkiler tasfiye edilmeden, yani sermayenin emek üzerindeki tahakkümü ortadan kaldırılmadan, ne devleti “aşmak” ne de insanca ve sınıfsız bir toplum inşa etmek mümkündür. Devletin biçimsel olarak geriletilmesi ya da yerel düzeyde sınırlandırılması, mülkiyet ilişkileri olduğu gibi kaldığı sürece, sömürü ilişkilerinin farklı araçlar ve mekanizmalarla yeniden üretilmesini engelleyemez. Tarih bunu defalarca kanıtlamış vaziyettedir. 

Bu nedenle sınıfsız ve özgür bir toplum fikri, devleti hedef alan soyut bir karşıtlıktan değil; üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını ve mülkiyet ilişkilerinin köklü dönüşümünü hedef alan bir siyasal programdan beslenmek zorundadır. Aksi hâlde “devletsizlik” ya da “devlet dışılık” iddiası, kapitalist piyasa ilişkilerinin ve özel mülkiyetin görünmez bir norm olarak kabul edilmesiyle sonuçlanır. Böyle bir durumda devlet geri çekilirken, sermaye toplumsal yaşamın tüm hücrelerine daha doğrudan nüfuz eder.

İnsanca bir yaşamın ve sınıfsız bir toplumun imkânı, üretimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda örgütlenmesine, emek sürecinin kolektif denetime açılmasına ve artı-değerin özel bir sınıf tarafından gasp edilmesine son verilmesine bağlıdır. Bu hedefler ne etik çağrılarla ne de yalnızca komünal pratiklerin yaygınlaştırılmasıyla gerçekleştirilebilir. Bunlar, kaçınılmaz olarak siyasal iktidar sorunu ile; yani devletin hangi sınıfın hizmetinde olduğunun ve nasıl dönüştürüleceğinin açık biçimde ele alınmasıyla mümkündür.

Dolayısıyla devlet sorununu sınıf mücadelesinden koparan her yaklaşım, farkında olarak ya da olmayarak kapitalist üretim ilişkilerinin sürekliliğini güvence altına alır. Gerçek kopuş, devlete karşı soyut bir reddiyeden değil; sermayenin maddi iktidarını hedef alan, mülkiyet ilişkilerini tasfiye etmeyi amaçlayan ve bu doğrultuda siyasal iktidar sorununu açıkça üstlenen bir devrimci perspektiften geçer.

III-) BÜROKRATİKLEŞME SORUNU, İDEOLOJİK YENİLENME VE YANLIŞ ÇÖZÜMLER 

Kamuoyuna yansıyan yazılar ve metinlerde sıklıkla işaret edilen geçmiş sosyalist deneyimlerin en ağır ve inkâr edilemez sorunlarından biri, devrimci iktidarın giderek bürokratikleşmesi ve devlet aygıtının toplumsal denetimden koparak özerk bir güç haline gelmesidir. Bu olgu, Marksist teori açısından tali bir sapma değil; doğrudan ele alınması gereken tarihsel bir gerçekliktir. Ancak bu sorunun varlığı, bürokratikleşmenin nedenlerini yanlış yerde aramayı ya da çözümü Marksizm dışı teorik kopuşlarda aramayı meşrulaştırmamaktadır. 

Bürokratikleşme, çoğu zaman sosyalist devletlerin “fazla güçlü” olmasından değil; üretim ve mülkiyet ilişkilerinin dönüşümünün yarım kalmasından, emekçi sınıfların siyasal iktidar üzerindeki fiilî denetiminin zayıflamasından ve devrimci örgütlenmelerin toplumsal temsiliyetinin daralmasından kaynaklanmıştır. Devlet aygıtının toplumsal ilişkilerden koparak kendi mantığıyla işlemeye başlaması, sınıf mücadelesinin sona ermesinin değil; aksine sınıf mücadelesinin bastırılmasının bir sonucudur. Dolayısıyla tabandan tavana örgütlenecek emekçi organlarıyla tavandan tabana parçalanacak iktidar ilişkilerinin ilişkili şekilde ilerlemesi; iktidar sorununu dışarda tutmaz tam aksine tartışmanın odağına alır. 

Bu bağlamda sosyalist deneyimlerde yaşanan bürokratik deformasyonları, Marksist teorinin sınıf merkezli tarih anlayışına ya da siyasal iktidar perspektifine indirgemek teorik olarak yanıltıcıdır. Sorun, Marksizm’in devlet ve iktidar sorununu ciddiye almasında değil; bu sorunun tarihsel olarak nasıl ele alındığında ve hangi maddi koşullar altında yönetildiğinde yatmaktadır. Dolayısıyla ideolojik yenilenme ihtiyacı gerçek bir ihtiyaç olmakla birlikte, bu yenilenmenin yönü Marksizm’den kopuş değil; Marksizm’in kendi iç eleştirel imkânlarının derinleştirilmesi olmalıdır. Marksizm, düşünsel bir bütünlük itibariyle bunları tartışma olanağını sağlamaktadır. Bu noktada Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen teorik çerçeve, sosyalist deneyimlerin bürokratikleşme sorununu doğru biçimde tespit etmekle birlikte, çözümü sınıf mücadelesini geri plana iten, iktidar ve mülkiyet ilişkilerini ikincilleştiren bir ideolojik hatta bağlamaktadır. Oysa sosyalist devletlerin yaşadığı kriz, sınıf mücadelesinin varlığından değil; sınıfın siyasal özne olmaktan çıkarılmasından doğmuştur. Bu nedenle çözüm, devleti ve iktidarı teorik olarak dışlamakta değil; bu alanları emekçi sınıfların kolektif denetimine yeniden açacak siyasal biçimleri geliştirmekte aranmalıdır. Arayış bu yöndedir.

IV-) TARİH OKUMASI VE ULUS – DEVLETÇİ SOSYALİZM İFADESİ ÜZERİNE 

Ulus – Devletçi Sosyalizm Kavramı Üzerine

Sosyalist deneyimlere yöneltilen eleştirilerde sıklıkla başvurulan ve perspektif metninde de kendisine yer bulan “ulus-devletçi sosyalizm” kavramı da benzer bir teorik bulanıklık üretmektedir. Sosyalist hareketlerin belirli tarihsel koşullarda ulusal devlet biçimleri içinde iktidar kurmuş olması, Marksizm’in özsel olarak ulus-devletçi bir teori olduğu anlamına gelmeyecektir. Bu tür bir okuma, tarihsel zorunluluklar ile teorik tercihler arasındaki farkı silikleştirir.

Marksizm, ulus-devleti tarihsel bir form olarak ele alır; onu ne kutsallaştırır ne de tarih-dışı bir mutlak kötülük olarak tanımlar. Ulus-devlet, kapitalist üretim ilişkilerinin belirli bir tarihsel aşamada aldığı siyasal biçimlerden biridir. Böyle olduğu defalarca ortaya koyulmuştur. Sosyalist hareketlerin bu biçimle kurduğu ilişki, çoğu zaman geri kalmışlık, emperyalist kuşatma, iç savaş koşulları, uluslararası paylaşım savaşları ve maddi yetersizlikler tarafından belirlenmiştir. Bu gerçeklik göz ardı edilmeden yapılacak bir tarih okuması, “ulus-devletçi sosyalizm” gibi genelleyici ve indirgemeci etiketlerin açıklayıcı gücünün son derece sınırlı olduğunu ortaya koyar.

Bu nedenle sosyalist deneyimlerin sorunlarını, ulus-devlet biçimine indirgemek; sınıf ilişkilerini, mülkiyet sorununu ve üretim süreçlerinin dönüşümünü ikincilleştiren bir analizle sonuçlanır. Oysa tarihsel deneyimler, ulus-devlet sınırları içinde ya da dışında olmasından bağımsız olarak, sosyalist dönüşümün başarısının üretim ilişkilerinin ne ölçüde dönüştürüldüğü ve emekçi sınıfların siyasal iktidar üzerindeki denetiminin ne ölçüde kurumsallaştırıldığıyla doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir.

Bu bağlamda tarih okumasını, sosyalist deneyimlerin biçimsel özelliklerine indirgemek yerine; bu deneyimlerin maddi, sınıfsal ve siyasal içeriklerini merkeze alan bir perspektifle ele almak gerekmektedir. Aksi hâlde ideolojik yenilenme adına geliştirilen teorik kopuşlar, geçmişin gerçek sorunlarını aşmak yerine, yeni teorik boşluklar üretme riski taşır.

Tarih Okuması Üzerine: Maddi Tarihin Kaybı

Bu bağlamda tarih okumasını, sosyalist deneyimlerin biçimsel özelliklerine indirgemek yerine; bu deneyimlerin maddi, sınıfsal ve siyasal içeriklerini merkeze alan bir perspektifle ele almak gerekmektedir. Aksi hâlde ideolojik yenilenme adına geliştirilen teorik kopuşlar, geçmişin gerçek sorunlarını aşmak yerine, yeni teorik boşluklar üretme riski taşır. Bu risk, özellikle tarihsel açıklamanın maddi üretim ilişkilerinden koparılarak, uygarlığın kökenlerine uzanan geniş ve soyut anlatılar üzerinden kurulması durumunda daha da belirgin hâle gelmektedir.

Abdullah Öcalan’ın son dönemde geliştirdiği tarih okuması, Sümerler başta olmak üzere erken uygarlık biçimlerini, devletin, tahakkümün ve sınıfsal hiyerarşilerin “ilk günahı” olarak konumlandıran uzun erimli bir anlatıya dayanmaktadır. Bu yaklaşım, tarihsel süreklilikleri görünür kılma iddiası taşımakla birlikte, belirli teorik sorunları da beraberinde getirmektedir. En temel sorun, farklı tarihsel üretim tarzları arasında niteliksel kopuşları silikleştiren anakronik bir süreklilik varsayımıdır.

Marksist tarihsel materyalizm açısından tarih, tekil bir tahakküm mantığının farklı biçimlerde tekrarlandığı doğrusal bir süreç olarak değil; üretim tarzlarının, sınıf ilişkilerinin ve maddi koşulların niteliksel dönüşümleri üzerinden ilerleyen çok katmanlı bir süreçtir. Sümer toplumsal formasyonu ile modern kapitalist toplum arasında, yalnızca niceliksel değil; üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, artı-ürün el koyma mekanizmaları ve sınıf yapıları bakımından köklü farklar bulunmaktadır. Bu farkların göz ardı edilmesi, kapitalizmin özgül tarihsel karakterinin bulanıklaşmasına yol açar.

Erken uygarlıkların devlet biçimlerini, modern kapitalist devletle aynı tarihsel düzlemde ele almak; sömürünün, artı-değer üretiminin ve piyasa ilişkilerinin özgüllüğünü görünmez kılar. Bu tür bir tarih okuması, kapitalizmi aşılması gereken somut bir üretim tarzı olmaktan çıkararak, binlerce yıl öncesine uzanan soyut bir “uygarlık sorunu”na dönüştürür. Böylece güncel sınıf ilişkileri, sermaye birikim süreçleri ve neoliberal kapitalizmin özgül krizleri teorik arka plana itilir.

Bu noktada sorun, tarihin uzun dönemli okunması değil; bu uzun tarih anlatısının maddi çözümleme ile bağının zayıflamasıdır. Marksist teori, tarihsel süreklilikleri reddetmez; ancak bu süreklilikleri, üretim tarzları arasındaki kopuşları ve özgül çelişkileri silikleştirecek biçimde ele almaz. Aksi hâlde tarih, somut siyasal müdahale imkânı sunan bir analiz alanı olmaktan çıkar; normatif ve ahlaki bir anlatıya dönüşür.

Dolayısıyla Sümerlerden ya da uygarlık temalı anlatılardan başlayarak günümüze uzanan tarih okuması, kapitalizmin tarihsel özgüllüğünü ve sınıf mücadelesinin bugünkü biçimlerini açıklamakta sınırlı bir işleve sahiptir. Bu tür bir yaklaşım, mevcut tahakküm ilişkilerini anlamaktan ziyade, onları tarihsel olarak “ezelî” ve neredeyse kaçınılmaz göstermek gibi bir sonuç da üretebilir. Oysa devrimci bir teori için asıl belirleyici olan, tahakkümün ne kadar eski olduğu değil; bugün hangi maddi ilişkiler üzerinden yeniden üretildiğidir.

Bu nedenle tarihsel çözümleme, uygarlığın kökenlerine dair geniş anlatılarla değil; kapitalist üretim tarzının özgül çelişkilerini, sınıf ilişkilerini ve siyasal iktidar biçimlerini merkezine alan bir perspektifle yürütülmelidir. Ancak bu şekilde ideolojik yenilenme, geçmişin gerçek sorunlarını aşmaya yönelen yaratıcı bir yeniden üretim süreci hâline gelebilir; aksi hâlde teorik kopuşlar, yalnızca yeni kavramsal boşluklar üretir.

V-) SONUÇ OLARAK: TARTIŞMA, ELEŞTİRİNİN KIYMETİ VE TÜRKİYE SOSYALİST SOLU

Marksist gelenek açısından eleştiri, devrimci siyasetin tali bir unsuru değil; onun kurucu öğesidir. Tartışmayı kapatmaya dönük her çağrı, çoğu zaman, tartışmanın açığa çıkaracağı teorik ve stratejik zayıflıkları görünmez kılma işlevi görür. Bu isteyeceğimiz bir sonuç değildir.

Bu noktada altı çizilmesi gereken husus şudur: Dünyanın dört bir yanında örgütlü milyonlara temas eden bir hareketin sosyalizm, sınıf mücadelesi ve devlet sorunu etrafında tartışmalar yürütmesi tarihsel olarak önemlidir ve devrimci siyaset açısından “olumlu” bir veri olarak görülmelidir. Ne var ki bu olumlu veri, tartışmanın içeriğini ve yönünü otomatik olarak doğru kılmaz. Niceliksel güç, ideolojik doğruluğun kanıtı değildir; yalnızca belirli bir siyasal ağırlığın ve hegemonya kurma kapasitesinin göstergesidir. Benzer biçimde geçmiş sosyalist deneyimlerin yenilgileri de tek başına Marksizm’in “aşıldığı” sonucunu doğurmaz; daha çok, Marksizm’in tarihsel-pratik düzeyde yeniden üretim ihtiyacını ve devrimci strateji sorununu gündeme getirir. Dolayısıyla ne nicelik ne de yenilgi, tek başına teorik hüküm vermeye yeten ölçütler değildir; asıl ölçüt, bugünün kapitalist üretim ilişkileriyle hangi düzeyde hesaplaşıldığı ve bu ilişkilerin nasıl dönüştürüleceğine dair somut siyasal hattın kurulup kurulamadığıdır.

Bu çerçeve, Türkiye’de devrimci hareketin tarihsel kırılmalarını tartışırken de önem kazanır. Örneğin 12 Eylül 1980 askeri darbesinin geliş nedenlerini, yalnızca solun “niceliksel zayıflığı” ya da “örgütsel dağınıklığı” gibi içsel unsurlarla açıklamak, darbenin sınıfsal ve siyasal bağlamını görünmez kılan indirgemeci bir okuma üretir. 12 Eylül, basitçe “solu ezmek” için yapılan bir müdahale değil; sermaye sınıfının birikim rejimini yeniden yapılandırmak, siyasal alanı disipline etmek ve emek hareketinin yükselişini kırmak üzere, devlet aygıtının bütünlüklü biçimde seferber edildiği tarihsel bir karşı-devrim hamlesidir. Bu hamle, aynı zamanda yeni dönemin neoliberal dönüşümünü güvence altına alan bir hegemonya yeniden kuruluşu olarak anlaşılmalıdır. Bu saldırının muhataplarından birisi de Kürt hareketi olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında, darbenin en temel dersi şudur: Sınıf mücadelesi ve devlet sorunu, “etik-politik” söylemlerin veya yalnızca yerel/komünal alanların genişletilmesinin ötesinde, iktidar ilişkilerinin maddi merkezine yönelen bir siyasal stratejiyi zorunlu kılar. Devletin sınıfsal niteliğini ve sermaye birikiminin zor aygıtlarıyla kurduğu ilişkiyi göz ardı eden her yaklaşım, Türkiye gibi devletin sermaye adına tarihsel olarak son derece sert ve örgütlü biçimde hareket edebildiği bir coğrafyada, siyaseti açıklayıcı olmaktan ziyade temenni düzeyine indirgeme riskini taşır.

Sonuç olarak, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu çevresinde açılan tartışma, ne “tartışılmazlık” zırhıyla korunmalı ne de niceliksel güç ya da geçmiş yenilgiler üzerinden hükme bağlanmalıdır. Bu tartışma, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin tasfiyesi, devletin sınıfsal niteliği, hegemonya mücadelesi ve devrimci strateji sorunları ekseninde yürütüldüğü ölçüde anlam kazanacaktır. Enternasyonalist görevler ile bağımsız ideolojik konumlanışın birlikte yürütülmesi, bugün olduğu kadar yarın da devrimci siyasetin zorunlu koşuludur. Dolayısıyla barışın toplumsallaştırılması, Kürt halkının meşru mücadele ve taleplerinin sahiplenilmesi ve mücadelesinin verilmesi; ideolojik eleştirel süreçlerin işlemesini dışlamayacaktır.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir