Home / Hareketin Sözü / ABD’NİN VENEZUELA OPERASYONU: AMBARGODAN FİİLİ MÜDAHALEYE, “NARKO-TERÖR” KILIFINDAN PETROL DÜĞÜMÜNE – DİRENÇ DERGİ

ABD’NİN VENEZUELA OPERASYONU: AMBARGODAN FİİLİ MÜDAHALEYE, “NARKO-TERÖR” KILIFINDAN PETROL DÜĞÜMÜNE – DİRENÇ DERGİ

ABD emperyalizmi, Venezuela’ya yönelik uzun yıllardır sürdürdüğü ekonomik kuşatma, diplomatik tecrit ve siyasal sabotaj hattını 2026’ya girildiği ilk haftada yeni bir aşamaya taşımıştır. Fiili askeri–istihbari ve muhtemel bir iç çürümenin kaçınılmaz sonucu olarak okunabilecek bir operasyonla Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin Caracas’ta derdest edilerek ülke dışına çıkarılması, meselenin artık “yaptırım” ya da “baskı” sınırlarını çoktan aştığını göstermektedir. Bu adım, emperyalizmin kendi hukukunu yine kendi ihtiyaçları doğrultusunda eğip büktüğü, zor yoluyla rejim tasarımına yöneldiği açık bir saldırıdır. Dolayısıyla meselenin Maduro ya da Maduro’nun siyasal eylemlerini aşan bir boyutu olduğu tartışmasızdır – ki ABD Devlet Başkanı Trump da bunu kabul etmekten çekinmemektedir-

Bu müdahale ne ani ne de tesadüfidir. Bugün yaşananlar, yıllara yayılan planlı bir kuşatmanın mantıksal sonucudur; kaynak transferi ve sermaye birikim rejiminin kaçınılmaz hamlelerinden bağımsız değildir. Bu müdahale, emperyalizmin “demokrasi”, “hukuk”, “terörle mücadele” söylemleriyle örttüğü çıplak sınıf çıkarlarının Irak’tan Suriye’ye; Suriye’den Venezuela’ya dışavurumudur.

Venezuela örneği, kapitalist dünya sisteminde egemenlikhukuk ve devlet kavramlarının hangi sınıfsal temelde işlediğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Egemenlerin hukuku, sadece kendi sınıfsal çıkarlarının hizmetinde olduğu oranda geçerli bir hukuk rejimidir. Venezuela’da yaşanan son gelişmeler, emperyalizmin olağan dönemlerde örtük biçimde yürüttüğü tahakküm ilişkilerinin, kriz anlarında nasıl açık ve çıplak bir şiddet biçimine dönüştüğünü göstermektedir.

I-) İlk Boyutuyla Emperyal Hamleler

Venezuela’ya uygulanan yaptırımlar, bir dış politika aracı olmanın ötesinde, doğrudan doğruya bir ekonomik savaşpratiği; aynı zamanda ABD emperyalizminin sol odaklı Latin Amerika menşeili hareketlere yönelik alan tanımama eğiliminin kaçınılmaz sonucudur. Netice itibariyle kendi emperyal çıkarlarına hizmet ettiği ya da etmediği oranda sınıfsal saldırıların odağı olan ülkeler, bu skalaya göre müdahalenin muhatabı olmaktadır. Günün sonunda petrol gelirlerinin bloke edilmesi, finansal sistemden dışlama, altın ve döviz rezervlerine el koyma gibi adımlar, halkın yaşam koşullarını ağırlaştırmayı, devlet kapasitesini felç etmeyi ve siyasal çözülmeyi hızlandırmayı hedeflemiştir. Küba’dan Venezuela’ya bir sistem olarak bu durum, ülkelerin içsel çelişkilerini derinleştirerek emperyal mücadeleye direnç geliştirilmesinin önünde engel oluşmamasını temin etmektedir.

Bu kuşatma rejimi, dönem dönem “yumuşatma” adı altında geçici gevşemelerle desteklenmiş, ardından daha sert geri dönüşlerle yeniden devreye sokulmuştur. Böylece hem Venezuela iç siyasetinde belirsizlik yaratılmış hem de “itaat edersen nefes alırsın” mesajı verilmiştir. Dolayısıyla en basit tabiriyle emperyalizm için yaptırım, bir cezalandırma değil bir kontrol ve yönlendirme mekanizmasıdır; Venezuela’da da şaibeli seçim sonuçları akabinde ABD tarafından “bir başka başkanın tanınması” gibi olgularla bu ideolojik yönelim tasdik edilmiştir. Venezuela, emperyalizm ve nihayetinde pervasız yeni inşa düzeninin bu yeniden paylaşım mücadelesinde hem petrol rezervleri hem de jeopolitik konumu nedeniyle kritik bir düğüm noktasıdır. ABD’nin müdahalesi, sermayenin bu düğümü kendi lehine çözme girişimidir.

Burjuva devlet, her koşulda egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir aygıttır. Ancak emperyalist aşamada bu aygıt, yalnızca “ulusal” bir karakter taşımaz; uluslararası sermaye ilişkilerinin de taşıyıcısıdır, koruyucusudur. ABD devleti, bu anlamda yalnızca kendi burjuvazisinin değil küresel finans kapitalin çıkarlarını da temsil ederek hareket etmektedir. 

Venezuela devletine yönelik saldırı, bu aygıtın başka bir devlet aygıtını tasfiye etmeye yönelmesidir. Burada sorun, Maduro’nun “iyi” ya da “kötü” bir yönetici olması değildir. Sorun, Venezuela devletinin emperyalist zincirin dışına taşan, görece özerk bir hatta konumlanma iddiasıdır; bu iddia yok sayılsa bile ilgili zincirin dışında fiilen kalma eğilimidir.

II-) Narko – Terörizm ve Müdahalenin Meşrulaştırılması Çabası Üzerine 

ABD emperyalizminin Latin Amerika’daki müdahaleleri, hiçbir zaman doğrudan “çıkar paylaşımı” ya da “sömürü” diliyle sunulmamıştır. Müdahalenin ideolojik meşruiyeti, her dönem farklı kavramlar üzerinden inşa edilmiştir. Sol kavrama yönelik genetik saldırı kültürünün burada önemli bir noktada durduğu ise tartışmasızdır.

Soğuk Savaş yıllarında bu kavram “komünizm” tehdidiydi. Guatemala’da Arbenz, Şili’de Allende, Nikaragua’da Sandinistalar; halkçı ya da bağımsız çizgideki her yönetim, “Sovyet yayılmacılığının uzantısı” olarak yaftalandı. Bu etiketleme, askeri darbelerin ve paramiliter terörün önünü açtı. CIA eliyle ABD, karşı hamlelerin koç başı olmayı bu çerçevede meşru atfederek örgütlemiştir.

“Soğuk Savaş” sonrası dönemde ise bu söylem güncellenmiştir. “Komünizm” yerini “uyuşturucu”, “organize suç”, “terör” ve “insan hakları ihlalleri” ya da demokrasi ihracı gibi daha esnek, daha muğlak ama daha işlevsel kavramlara bırakmıştır. İşlevsel bu kavramların elde edilmesi adına ise burjuvazinin kendi ulusal ya da uluslararası hukukuna dair tanınan ne varsa tamamen yok sayılarak hareket edilmiştir. Venezuela’da yaşanan da bunun spesifik örneklerinden bir tanesidir. 

ABD’nin Maduro ve Venezuela devlet aygıtını “narko-terörizm” suçlamasıyla hedef alması, hukuki bir soruşturma pratiğinden ziyade siyasal bir kurgudur. “Narko-terörizm” gibi sınırları belirsiz ve genişletilebilir kavramlar, emperyalist müdahaleye hem ahlaki hem de hukuki bir kılıf üretmek için kullanılmaktadır. Bu söylem sayesinde bir ülkenin egemen yöneticileri kriminalize edilmekte; siyasal mücadele alanı kapatılarak mesele “suçla mücadele” düzlemine indirgenmektedir. Böylece rejim değişikliği hedefi, halkların gözünde “zorunlu ve meşru” bir güvenlik operasyonu gibi sunulmaktadır. Aynı zamanda askeri ve istihbari faaliyetler olağanlaştırılmakta, uluslararası hukuk fiilen askıya alınmaktadır.

Bu yöntem yeni değildir. Panama’da Noriega, Kolombiya’da çeşitli gerilla ve siyasal hareketler, Meksika’da kartel söylemi üzerinden devlet müdahaleleri; hepsi aynı stratejik aklın ürünüdür. Nitekim Trump’ın operasyon akabinde Küba, Kolombiya, Meksika üzerinden savurduğu tehditler de bu analizin haklılığını yeniden ispat etmektedir. 

Netice itibariyle Venezuela’da yaşanan, bu kriminalizasyonun yaptırım ve askeri hamleyle birleştirilerek tamamlanması şeklinde vuku bulmuştur. Önce Maduro ve Venezuela devleti “suçlu aktör” ilan edilmiştir. Ardından yaptırımlar devreye sokulmuş; petrol gelirleri, finansal işlemler ve dış ticaret kanalları bloke edilmiştir. Bu yaptırımlar, doğrudan emekçi sınıfların yaşam koşullarını hedef almış; yoksulluk, enflasyon ve temel ihtiyaç krizleri derinleştirilmiştir.

Emperyalizm, bu krizlerin bizzat kendi politikalarının sonucu olduğunu gizleyerek, yaşanan yıkımı tek başına “rejimin beceriksizliği” olarak sunmuş; böylece iç muhalefeti kışkırtmayı ve toplumsal çözülmeyi hızlandırmayı amaçlamıştır. Marksist açıdan mesele, Maduro’nun kişiliği ya da Venezuela’daki mevcut yönetimin tüm politik tercihlerinin savunulması değildir. Mesele, emperyalizmin hangi devlet biçimlerine ve hangi sınıfsal konumlanmalara tahammül edemediğidir.

Venezuela devleti, tüm çelişkilerine rağmen, özellikle Chavez dönemi politikalarının da bakiyesiyle emperyalist merkeze tam bağımlı bir yarı-sömürge devlet olmama yönünde adımlar atmış; enerji gelirleri üzerinde görece denetim kurmaya çalışmıştır. Bu görece özerklik, emperyalist sistem açısından – özellikle ABD’nin güncel politik amaçları açısından- kabul edilemezdir. Bu nedenle hedef alınan, bir birey değil; devletin emperyalist hiyerarşi içindeki konumudur.

III-) Esas Mesele: Petrol ve Artı – Değer Üzerine 

Hiçbir emperyalist müdahale, Dünya üzerinde rastgele ve raslantısal bir harita metodu değildir. Her birisinin kendi içerisinde ekonomi – politik bağlamında bir anlamı bulunmaktadır. Müdahalenin yoğunlaştığı coğrafyalar; doğal kaynakların, enerji havzalarının, lojistik geçiş hatlarının ve sermaye birikim süreçleri açısından kritik düğümlerin bulunduğu alanlardır. Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırı da bu tarihsel ve yapısal bağlamdan bağımsız ele alınamaz.

Meselenin adını ve niteliğini doğru koymak gerekmektedir: Venezuela meselesi, ne yalnızca bir “otoriterlik” tartışmasıdır ne de tekil bir dış politika krizidir. Venezuela, kapitalist dünya sisteminin enerji temelli artık-değer üretim rejimi içinde taşıdığı konum nedeniyle hedef alınmaktadır.

Petrol, 19. yüzyılın sonlarından itibaren kapitalist üretim tarzının yapısal ve hayati bir bileşeni haline gelmiştir. Kömürün yerini alarak sanayi üretimini, ulaşımı, savaş teknolojilerini ve küresel ticareti dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, enerji kaynaklarının yalnızca iktisadi değil jeopolitik ve askeri bir değer kazanmasına yol açmıştır. Dolayısıyla 20.yüzyıl boyunca emperyalist güçlerin temel hedeflerinden biri, petrol havzalarının denetimini sağlamak olmuştur. Orta Doğu’da çizilen sınırlar, Kuzey Afrika’daki darbeler ve Latin Amerika’daki rejim müdahaleleri bu tarihsel sürekliliğin farklı görünümleridir.

Marksist iktisat açısından artı-değer, emek sürecinde üretilir ancak bu üretimin koşulları enerjiye, ham maddeye ve lojistik akışlara bağımlıdır. Enerji maliyetleri yükseldiğinde, sermayenin kâr oranları baskı altına girer ve bu nedenle kapitalizm, kriz dönemlerinde enerji kaynakları üzerindeki denetimini artırma eğilimi gösterir. Savaşların tarihsel seyrinin incelenmesi bu bakımdan aydınlatıcı olacaktır. 

Venezuela’nın sahip olduğu devasa petrol rezervleri, dünya kapitalizmi açısından uzun vadeli artık-değer üretiminin sigortalarından biri olarak görülmektedir. Bu rezervlerin hangi devlet aygıtı tarafından denetlendiği, hangi şirketlere ve hangi fiyat rejimleriyle açıldığı, hangi küresel güçlerle ittifak ilişkileri içinde işletildiği emperyalist merkezler açısından yaşamsal önemdedir. Dolayısıyla Venezuela’ya yönelik müdahale, ideolojik söylemlerden arındırıldığında, sermayenin enerji temelli yeniden üretim krizine verdiği siyasal bir yanıttır

Latin Amerika, sömürgecilik döneminden bu yana kapitalist dünya sisteminin ham madde ve enerji hinterlandı olarak konumlandırılmıştır. Şeker, gümüş, bakır, petrol ve doğalgaz; bu coğrafyanın dünya ekonomisine eklemlenme biçimini belirlemiştir.

Bu nedenle Latin Amerika’da görece bağımsızlaşma girişimleri, kamulaştırma hamleleri, ulusal gelirlerin yeniden dağıtımını hedefleyen politikalar tarihsel olarak darbeler, ambargolar ve dış müdahalelerle karşılanmıştır. Venezuela, bu tarihsel zincirin günümüzdeki en kritik halkalarından biridir.

Venezuela, petrol gelirleri sayesinde uzun yıllar boyunca emperyalist merkeze tam bağımlı olmayan bir devlet kapasitesi geliştirme ihtimali barındırmıştır. Bu kapasite, her ne kadar çelişkili ve sınırlı olsa da özellikle Bolivarcı çıkışla birlikte sermaye sınıfının çıkarlarını emperyalist merkezle mutlak uyum içinde yürütmeyen bir çizgi üretmiştir.

Emperyalizm açısından sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü mesele, Venezuela’da “piyasa dostu” bir yönetim olup olmaması değil enerji kaynakları üzerinde bağımsız karar alma iddiasının varlığıdır. Bu iddianın olası varlığı, kapitalist dünya sisteminin hiyerarşik yapısına doğrudan meydan okumaktadır.

IV-) Çin ve Rusya Eksenli Gelişmeler Çerçevesinde Venezuela’da Yaşanan Olay

Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesini yalnızca Latin Amerika ölçeğinde ele almak, meseleyi ciddi biçimde eksik kavramak anlamına gelir. Bugün Venezuela, emperyalist sistemin küresel ölçekte yaşadığı hegemonya krizininsomutlaştığı düğüm noktalarından biridir. ABD’nin hamlesi, yalnızca Caracas’a değil; aynı zamanda Çin ve Rusya’nın dünya ölçeğinde artan etki kapasitesine yöneliktir.

Çin’in dünya kapitalist sistemine eklemlenme süreci, klasik emperyalist merkezlerden görece daha farklı bir tarihsel hat üzerinden ilerlemiştir. 2000’li yıllarla birlikte Çin, yalnızca ucuz emek gücüne dayalı bir üretim alanı olmaktan çıkmış; finansal kapasitesi, teknolojik atılımı ve küresel ticaret ağıyla kapitalist dünya sisteminin merkezi aktörlerinden biri haline gelmiştir. Ancak bu yükseliş, ABD ve Avrupa emperyalizminin tarihsel genişleme biçimlerinden ayrışan bir karakter taşımakta olduğu gibi haliyle ters çıkarlar içeren bir süreçtir. 

Çin, askeri işgaller ve doğrudan siyasal müdahaleler yerine uzun vadeli kredi mekanizmaları, altyapı yatırımları ve ticari anlaşmalar yoluyla etki alanı inşa etmeyi tercih etmiştir. Rejim değişikliği çağrıları ya da açık siyasal dayatmalardan ziyade, “karşılıklı çıkar” ve “kazan–kazan” söylemiyle ekonomik bağımlılık ilişkileri kurmuştur. Bu yönüyle Çin’in yayılma pratiği, emperyalist sistem içinde daha derin ve de daha kalıcı bir bağlanma biçimi üretmektedir.

Venezuela özelinde Çin’in rolü, petrol karşılığı kredi anlaşmaları, altyapı yatırımları ve uzun vadeli enerji tedarik sözleşmeleri üzerinden değerlendirilmelidir. Bu ilişkiler, Venezuela’nın enerji kaynaklarının ABD merkezli şirketler ve finans ağları dışında alternatif güçlerle ilişkilendirilmesi anlamına gelmiştir. Aynı zamanda ABD’nin iktisadi ve siyasi bağlamda en büyük rakibinin kendi bölgesinde hegemonik kırılım yaratması ihtimali anlamına gelmektedir. Emperyalist sistem açısından bu durum, yalnızca ticari bir rekabet değil enerji üzerinden kurulan küresel hegemonya zincirinin zayıflaması anlamına gelmektedir. Müdahalenin anlamlı temellerinden birisi budur. 

Ek olarak Rusya, Ukrayna savaşı içerisindeyken ve Çin’den farklı olarak daha sınırlı bir ekonomik kapasiteye sahip olsa da, askeri ve siyasal alanlarda denge kuran bir aktör olarak bölgede öne çıkmaktadır. Rusya’nın Venezuela’yla geliştirdiği ilişkiler, esas olarak askeri iş birliği, silah tedariki ve güvenlik anlaşmaları üzerinden şekillenmiştir. Bu ilişkiler, Venezuela’nın savunma kapasitesini güçlendirdiği kadar, ABD’nin Latin Amerika’daki askeri tekelini de doğrudan sorgular nitelik taşımaktadır. Bu da tıpkı Çin örneğinde olduğu gibi ABD açısından bölge hegemonyası anlamında kabul edilebilir değildir. ABD’nin tarihsel olarak “arka bahçe” olarak tanımladığı Latin Amerika’da Rusya’nın askeri varlık göstermesi, yalnızca bölgesel bir gelişme değildir. Bu durum, ABD’nin küresel caydırıcılık kapasitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü Rusya’nın Venezuela’daki varlığı, ABD’nin dünya ölçeğinde rakipsiz bir askeri güç olduğu iddiasını zayıflatmakta, hegemonya algısını aşındırmaktadır.

Bu nedenle emperyalist müdahaleler, doğrudan Çin ya da Rusya gibi büyük güçlere yönelmek yerine, onların etki alanı oluşturduğu görece zayıf ama stratejik ülkeler üzerinden yürütülmektedir. Bu yaklaşım, klasik emperyalist stratejinin güncellenmiş bir biçimidir. Güçlü rakiplerle doğrudan çatışma yerine, çevre ülkeler üzerinden kuşatma ve budama politikası izlenmektedir.

ABD, bu yöntemle Çin ve Rusya’yla açık bir askeri çatışmaya girmeden, onların küresel etki alanlarını parça parça daraltmayı hedeflemektedir. Venezuela bu stratejinin somut uygulama alanlarından biridir.

V-) Hegemonya Krizi ve Devrimci Tutum 

Marksist dünya sistemi analizinin ortaya koyduğu temel gerçeklerden biri, hegemonik güçlerin yükseliş dönemlerinde rıza üretme kapasitesiyle, gerileme dönemlerinde ise açık zor ve şiddet araçlarıyla hareket ettiğidir. ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik hamlesi, bu tarihsel yasaya birebir uymaktadır. Bugün yaşananlar, geçici bir dış politika manevrası değil; küresel hegemonya krizinin siyasal alandaki yansımalarından biridir.

ABD, uzun süredir ekonomik üstünlüğünü kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Küresel üretim ve ticaretteki ağırlığının görece azalması, enerji güvenliğinin kırılganlaşması ve doların dünya ekonomisindeki ayrıcalıklı konumunun aşınmaya başlaması, bu krizin temel göstergeleridir. Bu çok katmanlı çözülme, emperyalist merkezin artık istikrar üretme kapasitesini zayıflatmış; rıza yerine zor yoluyla yeniden denge kurma eğilimini öne çıkarmıştır. Venezuela’ya yönelik müdahale, tam da bu saldırgan refleksin ürünüdür.

Çin ve Rusya’nın – özellikle Çin’in –  artan ve de tartışılan varlığı, emperyalist sistemin çözülüşünden ziyade, onun yeniden yapılanma sancılarını işaret etmektedir. Çok kutupluluk, sermaye egemenliğinin farklı merkezler arasında paylaşılmasından ibaret olduğu sürece, halklar için yeni bağımlılık biçimleri üretme potansiyelini de beraberinde taşımaktadır.

Bununla birlikte, ABD emperyalizminin mutlak hâkimiyetinin çatlamaya başlamış olması tarihsel bir öneme sahiptir. Bu çatlaklar, emperyalist sistemin krizini derinleştirdiği kadar, yeni çatışma alanlarını da ortaya çıkarmaktadır. Venezuela, bu çatışmanın somutlaştığı ve küresel güç dengelerinin kesiştiği kritik bir düğüm noktasıdır. Burada verilen mücadele, yalnızca bir ülkenin kaderine değil; emperyalist sistemin gelecekte hangi biçimler alacağına dair daha geniş bir tabloya işaret etmektedir.

Devrimci siyaset açısından görev açıktır. Bu çatışmayı bir emperyalist kamp lehine taraf olmak şeklinde okumak, ezilen halkların tarihsel deneyimlerinden çıkarılmış dersleri görmezden gelmek anlamına gelir. Esas olan, emperyalist sistemin bütününü teşhir eden, onun farklı merkezler altında yeniden üretimine karşı net bir siyasal hat kurmaktır. Halkların kurtuluşu, hegemonlar arası tercihlerde değil emperyalizmin her türüne karşı verilen örgütlü, sınıfsal ve enternasyonalist mücadelede yatmaktadır.

Venezuela örneği, emperyalist krizin derinleştiği bu tarihsel momentte devrimci tutumun pusulasını yeniden hatırlatmaktadır. Görev, bu krizi doğru okumak, sahte seçeneklere kapılmadan halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini büyütmektir. Emperyalizmin çözülme anları, aynı zamanda tarihsel müdahale anlarıdır; bu anların hangi yönde sonuçlanacağı, sınıf mücadelesinin siyasal gücüyle belirlenecektir.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir