“Bu metin Red Sails’te yayımlanan güncel bir Marksizm savunusudur; içindeki her tarihsel/siyasal değerlendirme Direnç’in kurumsal görüşü olarak okunmamalıdır. Kısaltılmış çeviridir. Orjinal metin: Why Marxism? şeklindedir. – Direnç
Komünist teori ve tarihi kamusal olarak savunmaya başladığımdan beri sık sık karşılaştığım bir dizi soruya doğrudan yanıt vermeye çalışmak istiyorum. Bunlar meşru sorular; ben de kendi içimde bu sorularla uğraştım. Umarım mevcut fikirlerin bu belirli sentezi, emperyalist merkezdeki sosyalist eğilimler arasında süren tartışmalara bir miktar açıklık ve kavrayış kazandırır. İlk bakışta gereksiz ölçüde sekter görünebilen tartışmalardan söz ediyorum.
İçindekiler
- Marx ve Sermaye
- Sermaye ve Anti-Emperyalizm
- Anti-Emperyalizm ve Sosyalizm
- Sonuç
Marx ve Sermaye
Marksizmi neden savunalım? Bugün bizim için ne değeri var?
Doğru bir siyasal strateji için yürütülen ideolojik mücadele, kapitalizmi düşman olarak çoktan saptamış olanlar arasında bile son derece serttir. Batı’da hâkim olan perspektifler genel olarak üç kategori altında tarif edilebilir: Reformistler — örneğin sosyal demokratlar, yasalcılar —; anarşistler — örneğin mutualistler, sendikalistler —; ve Marksistler, yani “sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişletenler.”
Amerika’daki Demokratik Sosyalistler ve Britanya’daki Momentum gibi reformistler, mevcut örgütler içinde çalışma yürütmeyi savunurlar. CrimethInc. gibi anarşistler ise illegalist yaşam tarzını, yatay uzlaşma süreçlerini ve kendiliğindenciliği öne çıkarırlar.
Taktik farklılıklarına rağmen bu iki eğilim, retorik düzeyde kolayca işbirliği yapabiliyor görünmektedir. İkisi de aynı gerekçeyle öncü parti fikrini reddeder: Genel çıkar adına mevcut otoriteyi devirip onun yerine geçmeyi amaçlayan herhangi bir otorite, daha baştan kabul edilemezdir.
Örneğin Noam Chomsky ve Nathan J. Robinson, Mihail Bakunin’in şu sivri sözünü alıntılayarak seçimcilik ile anarşizm arasındaki boşluğu kapatırlar:
Halk sopa ile dövülüyorsa, bunun “Halkın Sopası” olarak adlandırılması onları pek de mutlu etmez.
“Otoriterlik” reddiyesi, “Tanrı yok, efendi yok” gibi sloganlarda ya da “yeni patron da eskisiyle aynı” şeklindeki çok kullanılmış kalıpta da ifadesini bulur. Devrimci bir partiye ait olmak, yaygın biçimde boğucu bir anakronizm olarak görülür.
Marx’a yönelik sert mahkûmiyetler nadir değildir; fakat daha yaygın taktik, ona belirsiz biçimde saygı sunarken çalışmalarının değerini tümüyle küçümsemektir. Bunun sonucunda ortaya çıkan orta yolcu konum, bugüne kadarki bütün toplumların tarihinin bir tür proto-kapitalizm ya da “mülkiyetçi” toplumsal ilişkiler biçimi içerdiğini kabul eder.
Ne var ki bu konum, feodalizmden kapitalizme geçişin önemini; kapitalizm ile önceki üretim tarzları arasındaki kopuşu; ya da iktidar merkezinin feodal beylerden işletme sahiplerine, yani burjuvaziye aktarılması sürecinin gerçek anlamda devrimci niteliğini kavrayamaz.
Bu nedenle kapitalizmin gerçek doğasını da onu yenilgiye uğratmak için nasıl örgütlenmek gerektiğini de anlayamaz.
Kapitalizm beraberinde, hem yukarıya hem aşağıya doğru eşi görülmemiş bir toplumsal hareketlilik genişlemesi getirdi. Aristokratik değerlerin zayıflaması başlangıçta sevinçle karşılandı; fakat bu sevinç kısa sürdü. Kısa süre içinde, bu yeni kapitalistlerin de — mütevazı kökenlerden gelenleri bile — krallara benzer bir konuma sahip oldukları açık hale geldi. Emekçinin özgürlüğü ve eşitliği üzerine edilen onca söze rağmen kapitalistler, çalışan yoksulları disipline etmek için düzenli olarak zor kullandılar.
Böylece dönemin filozofları ve din adamları kapitalizme yönelik eleştiriler geliştirmeye başladılar: Kapitalizm kalpsizdi, sömürücüydü, tekele yöneliyordu, açgözlülüğü ödüllendiriyordu vb.
Marx’ı kendi çağının diğer anti-kapitalist düşünürlerinden ayıran şey tam da şuydu: Çoğu düşünür krallar ile kapitalistler arasındaki sayısız benzerliğe odaklanırken, Marx farklılıklara odaklandı. Proudhon gibi bilim iddiasında bulunanlar bile kapitalistlerin halkı nasıl sömürdüğüne odaklanıyordu:
Orta Çağ’ın baronları yolcuları anayolda soyar, sonra da onları şatolarında ağırlarlardı; ticari feodalite ise daha az kaba biçimde proletaryayı sömürür ve onun için hastaneler inşa eder.
Proudhon, yoksulluk tehdidini ve polis coplarını incelerken, feodalizmden miras kalan eski biçimlerle sürekliliği vurguluyor; bunları reddedip aşacağımız aydınlanmış bir gelecek için çağrıda bulunuyordu.
Marx ise daha çok “neden” sorusuyla ilgileniyordu.
Kapitalizmi özgün kılan şeyin ne olduğunu anlamak istiyordu. Sömürü tam olarak nedir? Onu nasıl ölçeriz? Feodalizmdeki sömürü ile kapitalizmdeki sömürü arasındaki fark nedir?
Marx’ın etkileyici öngörüleri doğrudan bu çözümlemenin sonucudur. Weber, Marx’ın şu noktayı kavradığını aktarır: “Feodal serfin sömürüsünün sınırları, feodal lordun midesinin duvarları tarafından belirleniyordu.” Kapitalizm altında ise kâr amaçlı meta üretimi vardır. Bu, ne “mide duvarlarının” ne de başka herhangi bir doğal sınırın kendiliğinden devreye girdiği anlamına gelir. Birikim sonsuz olabilir. Her şey başka her şeyle değiştirilebilir olduğu için kapitalist yalnızca sınırsız birikim yapabilir durumda değildir; rekabet edebilmek için bunu yapmak zorundadır.
Büyüme uğruna büyüme.
İnsanların gerçekte ne tür bir iş yaptığına kayıtsız bir büyüme.
Birçok sosyalistin hâlâ yaptığı gibi kapitalist rekabetin erdemlerini inkâr etmek yerine, Marx aslında kapitalizmin üretimi muazzam biçimde serbest bıraktığını ve tedarik zincirlerini olağanüstü bir şekilde birbirine bağladığını kabul ediyordu:
Önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesi üretici güçlerin uyukladığını sezebilirdi?
Ne var ki Marx, bu erdemin aynı zamanda kapitalizmin temel kusuru olacağını ve onun çöküşüne yol açacağını açıklamaya devam etti.
Bir çelişki.
Adam Smith, rekabetin fiyatları piyasa ihtiyaçları karşısında uygun değerlerine doğru nasıl yönelteceğini; kapitalistlerin “görünmez bir el” tarafından, “yeryüzü bütün sakinleri arasında eşit parçalara bölünmüş olsaydı yaşam için gerekli şeylerin neredeyse aynı dağılımını” sağlamaya yöneltildiğini yazar. Böylece kapitalistler, bunu amaçlamadan ve bilmeden, toplumun çıkarını ilerletir ve türün çoğalmasına olanak sağlarlar.
Marx bu mekanizmayı bütünüyle reddetmedi. Fakat ona yüklenen değer yargısına meydan okudu. Marx’a göre, varsayımsal olarak iyi niyetli bir kapitalist kişisel olarak sömürmek istemese bile, yine de sömürmek zorunda kalırdı; aksi halde onun yerine sömürmeye hazır başka bir kapitalist geçerdi.
William C. Roberts’ı yorumlayarak söylersek, kapitalistler piyasa tarafından yönetilen üreticiler piramidinin yalnızca tepesinde yer alırlar.
Peki rasyonel değerlendirme yapabilen insanlar sağlık hizmetlerini ücretsiz hale getirmek isterse ne olur? Ya çevrenin kendi başına değerli olduğunu ileri sürmek isterlerse?
Görünmez el kesin biçimde kendini dayatır:
Hayır.
Marx, “meta fetişizmi” olgusunu böyle tarif etmişti: Birbirinden ayrı birçok küçük değişim eylemi aracılığıyla birbirimize çok belirli biçimlerde davranmayı emrederiz; fakat aynı zamanda bu gücü inkâr eder ve onun emirlerini kör bir zorunluluğa atfederiz. Metalar cansız nesnelerdir; insanlar ise akıl sahibi varlıklardır. Buna rağmen toplum, insanlar piyasanın uyguladığı baskılar karşısında çaresizmiş gibi işler.
Piyasa egemenliği, kulağa doğal gelen şu tür ifadelerde bile berrak biçimde görünür:
Facebook’a satmazsam, zaten özelliklerimi kopyalayacaklar; o halde en iyisi kendim satayım.
ya da:
Sana daha fazla ücret verirsem herkese daha fazla ücret vermem gerekir; o zaman rekabette kaybederiz ve hepimiz işsiz kalırız.
Bezos ve Gates gibi Amerikan plütokratlarını açgözlülükleri nedeniyle teşhir etmekte yanlış bir şey yoktur. Fakat burada duramayız. Sömürü sisteminin herhangi bir bireyin kötülükleriyle ayakta durmadığını anlamak zorundayız.
Lenin’in ifadesiyle:
Kapitalistler dünyayı herhangi özel bir kötülükten dolayı değil, ulaşılan yoğunlaşma derecesi onları kâr elde etmek için bu yöntemi benimsemeye zorladığı için paylaşırlar.
Onlardan biri büyük bir vicdani dönüşüm yaşasa ve acımasız birikim peşinde koşmaktan vazgeçse, yatırımını tehlikeye attığı için hissedarları tarafından hızla görevden uzaklaştırılırdı. Hissedarlarının işbirliğine yanaşması gibi pek olası olmayan bir durumda bile, bir rakip hemen devreye girer ve onun piyasadaki hâkim payını elinden alırdı.
Bu, Bezos’u aklamak değildir. Fakat kapitalist bir sömürücü olmanın da bir beceri gerektirdiğini anlamamız gerekir; aksi halde düşmanımızı hafife alırız.
Piyasa kârlılığı seçer ve bunu iyi yapar. Ne var ki çevresel sorumluluğu, insani terbiyeyi ya da en çok insana en fazla yararı kimin sağlayacağını seçmez.
Marx’tan Lenin’e, Lenin’den Deng’e kadar, düşmana karşı asgari düzeyde bir saygı görebiliriz:
Yönetim de bir tekniktir.
Benim görüşüme göre temel Marksist kavrayış şudur:
Feodal beyler feodalizmin efendileriydi.
Kapitalistler ise kapitalizmin efendileri değildir.
Onlar yalnızca kapitalizmin başrahipleridir.
Kapitalizmin efendisi, Sermaye’nin kendisidir.
Sermaye ve Anti-Emperyalizm
Bolivya’yı, Venezuela’yı, Vietnam’ı, Çin’i ya da SSCB’yi savunmaya kadar neden gidelim?
Marksizmi anlamanın sonuçlarından biri, var olmuş sosyalist toplumların tarihinde gözlemlediğimiz zor uzlaşmalara, çelişkilere ve kapitalist kuşatmaya karşı kendilerini savunmak için başvurdukları stratejilere karşı daha yüksek bir tahammül ve sempati geliştirmektir.
Doğa bilimlerinden ilham alan Marksist çözümleme, reformistlerin ve anarşistlerin kendilerini ve bütün mücadeleleri anlamak için kullandıkları ahlakçı “Davut’a karşı Golyat” merceğiyle keskin biçimde karşıtlık içindedir. Bu durum hiçbir yerde, onların Çin’e ve SSCB’ye yönelik sığ tiratlarında olduğu kadar açık görünmez.
Batılı eleştirmenler, Stalin’i “Kızıl Çar” olarak sunan Sebag Montefiore gibi gerici tarihçilerin çerçevesini kolayca benimserler. Çin’i serbest piyasa kapitalisti ABD’nin devlet-kapitalisti ikizi olarak görürler ve Çin’in kendi pratik deneyimini açıklamak için ürettiği teoriyle ciddi biçimde ilgilenmeye pek az heves gösterirler.
COVID-19 sırasında gördüğümüz şey, siyasetçilerin en üst otorite olduğu ülkeler ile Sermaye’nin en üst otorite olduğu ülkeler arasındaki keskin işleyiş farklarıdır. Bize durmaksızın, müdahaleci hükümetlere sahip ülkelerin özgür olmadığı ve bu hükümetlere verilen her desteğin ya patolojik bir itaat kültüründen ya da devlet şiddeti tehdidinden kaynaklandığı söylenir. Oysa sosyalist ülkeler virüsle mücadele konusunda kapitalist ülkelerden açık biçimde daha iyi performans gösterdi.
Bu çözümleme, basitçe iki tepki tarzı olduğu anlamına gelmez: kapitalist ve sosyalist. Piyasa egemenliği ikili bir mesele değildir ve Sermaye kararnameyle yönetmez. Roberts’ın söylediği gibi, piyasa kapitalistlere ne yapacaklarını söylemez; daha ziyade kapitalistler tahmin etmek, öngörmek, hesap yapmak ve umut etmek zorundadır. Kapitalistler piyasanın istediği şeyi yapıp yapmadıklarını ancak olay gerçekleştikten sonra öğrenirler.
Dünyanın her yerinde insanlar, siyasal ve ekonomik olarak ne kadarını yapabileceklerse o ölçüde, Sermaye’nin siyasal iradesini bastırarak kendilerini virüsten korumaya çalıştılar. Sosyalist devletlerde kaynaklar, bu meydan okumayı karşılamak için gerekli görüldüğü şekilde seferber edildi.
Sosyalist Çin’in etki alanındaki Güney Kore gibi kapitalist devletlerde kapitalistler makul bir yanıt verdiler; belki de felaket düzeyinde bir yönetimin ülke içinde sosyalizm lehine siyasal bir kaymaya yol açabileceğini düşündükleri için.
Emperyalist merkezde ise beyaz üstünlükçülüğünün egemen olduğu ve Çin’e iyi bir örnek olarak bakmaya yönelik hiçbir siyasal iradenin bulunmadığı koşullarda, kendinden emin kapitalistler salgının esasen karşı konulmadan yayılmasına izin verdiler. Dahası, emperyalistler ortaya çıkan öfkeyi büyük ölçüde bir dış politika silahına dönüştürmeyi başardılar.
Bu durum yalnızca kapitalist olmakla en çok övünen ülkelere özgü değildir. Katlanılabilir bir karantinayı uygulamak için gerekli siyasal güç, altyapı ve kaynaklar, Kanada ve İsveç gibi sosyal demokrat sığınaklarda bile tamamen aşındırılmıştır.
Batı’da kayda değer hiçbir siyasal güç, kendi ülkelerindeki COVID-19 yanıt politikasını etkileme çabasında sosyalist başarıları referans göstermedi. Ben bu hatayı şovenizme bağlıyorum.
Birçok Batılı sosyalizme zorunluluktan değil, hayal kırıklığından gelir. Bize Liberal Demokrasinin insanlığın geliştirdiği en iyi siyasal ifade sistemi olduğu fikriyle yetiştiriliriz. Onun eksikliklerinin gerçekliğiyle karşılaştığında, Batılı anti-kapitalist yalnızca liberalizmi ya da seçimciliği sınırlı biçimde bir kenara atmak yerine, var olan bütün sistemlerin yetersizliği hakkında kapsamlı sonuçlara varma eğilimindedir.
İlginçtir ki bu tür mahkûmiyetler ilk bakışta daha ilkeli ve daha sert görünse de, aslında Batı sisteminin üstünlüğüne dair mevcut ve yaygın inançlarla daha uyumludur. Yani bir Marksist-Leninist var olan sosyalist deneyimlerin üstünlüğünü ileri sürdüğünde, Batılıların siyasal gelişmenin öncüsü olduğu fikrine doğrudan meydan okur.
Buna karşılık anarşistlerin ve sosyal demokratların, mevcut zirvemizden hareketle daha ütopyacı bir gelecek inşa etmemiz gerektiği yönündeki iddiaları, daha önce tartışıldığı gibi yalnızca birbirleriyle uyumlu olmakla kalmaz; aynı zamanda genel olarak burjuva toplumu da gerçekten rahatsız etmez. Hatta sonunda, baş-emperyalist Winston Churchill’in “bizim sistemimiz denenmiş bütün diğer sistemler hariç en kötü sistemdir” mealindeki sözlerinden pek de farklı duyulmazlar.
Batılı şovenistler, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, emperyalist çevreden ders almaları ve bunu alçakgönüllülükle yapmaları gerektiği fikriyle boğuşmakta zorlanırlar. Şovenist açısından psikolojik olarak çok daha kolay olan şey, kendisini yeni bir öncünün en önünde konumlandırmaktır.
Kapitalizme dair Marksist bir kavrayış anti-emperyalizme götürür. Anti-emperyalizm, karşıtları tarafından “refleksif Amerikan karşıtlığı”, “tarih tekerrür eder” ya da “askerî-sanayi kompleksinin sözleşmelere ihtiyacı var” gibi basit kestirmelerin üzerine geçirilmiş retorik bir süs gibi anlaşılır. Fakat bunların hepsi indirgemecidir.
Marksistler şunu bilir: Emperyalist çevredeki insani siyasal önderlik, ister aydınlanmış ister zorba olsun, imparatorluk tarafından yalnızca tek bir nedenle düşmanlaştırılır: piyasa nüfuzunun önüne geçtiği için.
Kevin Dooley, Noam Chomsky’nin Suriye’de Kürtler ile ABD arasında askerî ittifakı desteklemesini eleştirirken bunu özlü biçimde ifade eder:
Chomsky’nin konumu ile sert bir anti-emperyalist konum arasındaki fark taktiksel değildir. Onun savunduğu şey, imparatorluğun dünyada neye göre hareket ettiğine dair temelden farklı bir anlayışa dayanan anti-emperyalist ilkelerin açık bir ihlalidir.
Anti-emperyalistlerin insan haklarıyla ilgilenmediği suçlaması sert biçimde reddedilmelidir. ABD kölelik ve soykırım üzerine doğdu; atom bombalarını siyasal bir restleşmenin aracı olarak kullandı; Nazi bilim insanlarını ülkeye aldı ve Klaus Barbie ile Nobusuke Kishi gibi savaş suçlularını anti-komünist pozisyonları savunmak ve ilerletmek için dünyanın çeşitli yerlerine yerleştirdi. Bugün de korkunç katliamcıları coşkuyla desteklemektedir.
Basitçe söylersek, Sermaye sayısız ülkeyi yıkıma uğratmış ve doğrudan ya da dolaylı olarak yüz milyonlarca insanı öldürmüştür. Sermaye’nin herhangi bir insani söylemine karşı insanı derhal şüpheci kılması gereken şey de tam olarak insan haklarına duyulan kaygıdır.
Anti-emperyalizm yalnızca Küba, Vietnam ve Çin gibi devletlerin önemli toplum yanlısı projelerini desteklemek anlamına gelmez. Aynı zamanda İran ve Rusya gibi sosyalist olmayan devletlere eleştirel destek vermek anlamına da gelir. Eleştirel destek, bu devletler çeşitli savunulamaz politikalar uygulasa bile, imparatorluğun onları bu politikalar nedeniyle hedef almadığını kabul eder.
İmparatorluğu dünyada harekete geçiren tek şey sermaye birikimidir.
Anti-Emperyalizm ve Sosyalizm
Neden yalnızca Norveç’i, İsveç’i, Bernie Sanders’ı ve Alexandria Ocasio-Cortez’i savunmakla yetinmeyelim? Gerçek sosyalizm nedir?
Bir ulusun en üst yürütme makamının kitlesel halk oylamasıyla seçilmesi, Batı zihnine o kadar derinden işlemiş bir ritüeldir ki, Batı’ya özgü herhangi bir sosyalizmin bunu süresiz olarak korumayı tercih etmesi mümkündür. Bununla birlikte şunu anlamalıyız: Burjuvazinin diktatörlüğü altında bu mekanizma, hoşnutsuzluk için yalnızca bir basınç valfidir.
Sermaye’ye karşı ilerlemeye çalışan ve bunu seçim demokrasisinin daraltıcı kurallarına bütünüyle uyarak yapan dünya çapındaki figürler, Sermaye’nin uygun koşulları bulduğu anda kısa sürede tüm görünüşleri terk edip gangster tarzıyla üzerlerine yürüyeceğini gördüler. Hugo Chavez, Evo Morales, Salvador Allende, Olof Palme, Enrico Mattei ve Muhammed Musaddık bu örüntüyü gösteren bazı örneklerdir.
Açık gangsterliğe ek olarak, bu saygın siyasal kurumların Sermaye’ye meydan okuma kapasitesinin istikrarlı biçimde aşındığını da görebiliriz. Görev süresi sınırlarını düşünelim. ABD Anayasası, Franklin D. Roosevelt’in halk desteğine dayanan 12 yıllık başkanlığına doğrudan tepki olarak görev süresi sınırını dayatacak biçimde değiştirildi. Roosevelt görevde öldü; ölmeseydi 16 yıla doğru ilerliyordu.
Bir politika olarak görev süresi sınırı açıkça anti-demokratiktir; çünkü halkın tercih hakkını elinden alır. Buna rağmen kavramsal olarak o kadar doğallaştırılmıştır ki, 2019’da Evo Morales’e karşı yapılan darbe açıkça, tekrarlanan halkçı seçim zaferlerinin bir diktatörlük biçimi oluşturduğu fikrine dayandırıldı.
Eğer rotasyon, yozlaşmadan ya da rehavetten kaçınmak için önemli olsaydı, şirketler ve yüksek mahkemeler de görev süresi sınırları getirirdi. Görev süresi sınırları şunu güvence altına alır: Mucizevi biçimde dürüst, karizmatik ve zeki bir kişi isyankâr bir siyasal yürütme pozisyonuna gelse bile, onlarca yıllık deneyime sahip CEO’lar tarafından yönetilen şirket araçlarının yerleşik iktidarına anlamlı biçimde meydan okuyabilecek kadar uzun süre iktidarda kalamaz.
Avrupa’da kemer sıkma politikalarının güçlü savunucularından Wolfgang Schäuble, seçim demokrasisinin ne ölçüde tâbi konumda olduğunu özlü biçimde şöyle ifade etmişti:
Seçimlerin ekonomi politikasını değiştirmesine izin verilemez.
Tek parti devletleri ve demokratik merkeziyetçilik, incelikten yoksunluğun ya da kayırmacılığın sonucu değildir. Bunlar, siyasal iktidarın çoğu zaman Sermaye’nin iradesine karşı kullanılmak zorunda kalacağını kabul eden kanıtlanmış birer siperdir. Bu nedenle söz konusu iktidarı kullanacak olanların, bir popülerlik yarışından çok daha ciddi bir eleme ve sınama sürecinden geçmesi zorunludur.
Bu projelerin hiçbirini harfi harfine kopyalamamız gerekmez. Fakat onlara örnek olarak bakmalıyız. Emperyalist merkezde kendi koşullarımıza göre yaratıcılık ve uyarlanabilirlik için geniş bir alan vardır.
Benim kendi siyasal uyanışım, Kanada’daki sosyal demokrat kazanımların — evrensel sağlık hizmetinin ve kamusal ulaşımın geliştirilmesi gibi — çözümlemesiyle başladı. Bu politikaları kendi ülkem Peru için arzuluyordum. Fakat bir sonuç kaçınılmazdı: Kapitalistlere korku salan çok daha radikal SSCB olmasaydı, Batı’daki hiçbir sosyal demokrat siyasetçi hedeflerinden herhangi birine ulaşamazdı.
Bunlar yalnızca tavizler olarak küçümsenmemelidir. Marksistler bunları, sosyalistlerin dünyanın herhangi bir yerindeki mevcut sosyalist deneyimi kendi ülkelerindeki projeleri ilerletmek için nasıl kullanabileceğine dair ilginç örnekler olarak değerlendirir.
Michael Parenti’nin ifade ettiği gibi:
Eski komünist ülkeleri sosyalist olarak adlandırıp adlandırmamamız bir tanım meselesidir. Şunu söylemek yeterlidir: Bu ülkeler, kâr güdümlü kapitalist dünyada var olandan farklı bir şeyi temsil ediyordu; kapitalistler de bunu fark etmekte gecikmediler.
Domenico Losurdo, “Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş Üzerine Düşünceler” başlıklı makalesinde bu fikri daha da geliştirir ve devletlerin karakterine odaklanmak yerine somut politikalara odaklanmanın değerini gösterir.
Losurdo, SSCB’yi üç deneyin ardışıklığı olarak inceler: Savaş Komünizmi, ardından Yeni Ekonomi Politikası, ardından Kolektivizasyon. Daha sonra Çin’i iki deneyden geçen bir ülke olarak ele alır: biri Kültür Devrimi ile, diğeri piyasa sosyalizmiyle karakterize edilen iki dönem. Her yeni dönemin uyarlamalarının, bir önceki dönemde karşılaşılan güçlüklerle nasıl ilişkili olduğunu tartışır.
Bu nedenle Deng Xiaoping 1985’te, “Lenin Yeni Ekonomi Politikası’nı benimsediğinde belki de iyi bir fikre sahipti” der. Xi Jinping ise 2013’te, “Lenin’i inkâr etmek, Stalin’i inkâr etmek Sovyet ideolojisinde kaos yaratmak ve tarihsel nihilizme girişmek demekti” der ve “bu geçmişten çıkarılacak bir derstir” diye ekler.
Bu geleneği yeniden kazanmalıyız. Sosyalistlerin temel kaygısı, retorik olarak bu deneyimlerden uzak durmak olduğu sürece, öncüllerimizden “iktidarı almayın” dışında daha derin hiçbir şey öğrenemeyeceğiz.
Politika kararlarını uğursuz komplolar olarak değil, zorlu tercihler olarak inceleme yaklaşımı, sosyalizmin herhangi bir uygulamasını bekleyen ciddi ve çoğu zaman beklenmedik güçlükleri nasıl aşabileceğimize dair pratik dersler çıkarmamızı sağlar.
Kutsama tutumuna değil, anlama tutumuna sahip olmalıyız.
“Sosyalizm” adlı imrenilen markanın kateşistleri ya da kapı bekçileri gibi, faydasız sınıflandırma alıştırmalarıyla meşgul olmak yerine; tarihi bilimsel ve materyalist bir bakış açısından incelemeli, kavrayışlar çıkarmalı ve bunları gelecekteki stratejinin tasarımına dahil etmeliyiz.
Kapitalizmi kendi başarısızlıklarından sorumlu tutmamız gerekir. Bu da, kendi maddi koşullarımıza nasıl uyarlanmayı seçersek seçelim, fiilî sosyalist kazanımların kabulünü ve savunusunu gerektirir.
Sonuç
Marx’ın eleştirisinin gücü, disiplinlerarası ve tarihsel kapsamının genişliği içinde, piyasa ekonomisi hidrasının kendi işleticileri üzerinde nasıl egemenlik kurduğunu saptayabilmesinde yatar. Marx, Sermaye’nin hem üretim hem de ideoloji alanlarında nasıl hüküm sürdüğünü ve “öz çıkar” kavramı aracılığıyla kendi suçlarının sorumluluğunu son derece zarif bir biçimde nasıl dağıttığını gösterebilmiştir.
İnsanların Sermaye’ye karşı mücadele etmek için inşa ettiği toplumsal planlama ve hiyerarşik örgütlenme yapıları, “özgür dünya”da piyasanın dayattığı ve doğallaştırılmış disiplinle karşılaştırıldığında yabancı görünür. O piyasa disiplini ne kadar acımasız olursa olsun, doğal kabul edilir.
Bu yapıların gereksiz olduğu yönündeki yanlış kavrayışı aşmak, dünyanın dört bir yanındaki yoldaşların — ister iktidarda ister iktidar dışında olsunlar — deneyimlerinden öğrenmeye başlamamızı sağlar.
Sermaye’yi yenmek için onun nasıl işlediğini anlamalıyız. Ancak bu şekilde onun zayıflıklarından yararlanabiliriz.
Huey Newton’ın ifade ettiği gibi:
Böylesi bir sisteme, karşı çıktığınız yapıdan daha da disiplinli ve kendini adamış bir örgütle karşı çıkmadan karşı koyamazsınız.
Kapitalizmin iç dinamiklerine dair bir kavrayış, sınıf mücadelesinin gerçek tarihine dair dikkatli ve geniş bir incelemeyle birleştiğinde, insanlığı Sermaye’nin egemenliğinden kurtarmak için emperyalist merkezin içinden mücadele etmemizi mümkün kılacaktır.
Bundan daha azı yetmez.

