Genel

Anti-Emperyalizm: Yalnızca Doğru Değil, Akıllıca Olan da Bu – Roderic Day

Engels, 1874’te Polonya’nın bağımsızlığını tartışırken şöyle demişti: “Başka bir halkı ezen bir halk kendisini özgürleştiremez.” [1] Bu söz ve Marx ile Engels’in benzer başka ifadeleri, erken dönem proleter enternasyonalizmin örnekleri olarak sahiplenilir. Ne var ki çoğu zaman ince biçimlerde yanlış yorumlanır; dar anlamda, ahlaki bir çerçeveye sıkıştırılır: örneğin “Başkalarına zarar verirsen, kendi ruhuna da zarar vermiş olursun” gibi.

Oysa Engels’in Bir Polonya Bildirisi başlıklı metnindeki hemen sonraki cümleye bakalım:

Diğerini bastırmak için kullandığı güç, sonunda her zaman kendi aleyhine döner. [2]

Bir de Marx’ın bundan yalnızca birkaç yıl önce yazdığı şu pasaja bakalım:

İrlanda için “uluslararası” ve “insani” adalet üzerine bütün sözleri — ki bunlar Enternasyonal Konsey’de zaten peşinen kabul edilmesi gereken şeylerdir — bir yana bırakırsak, İngiliz işçi sınıfının İrlanda ile mevcut bağından kurtulması doğrudan ve mutlak çıkarınadır. Bu benim en kesin kanaatimdir; bunun bazı nedenlerini İngiliz işçilerine bizzat söyleyemem. Uzun süre, İrlanda’daki rejimin İngiliz işçi sınıfının yükselişiyle devrilebileceğine inandım. New York Tribune’de de bu görüşü hep savundum. Daha derinlikli bir inceleme beni şimdi tersine ikna etti. İngiliz işçi sınıfı, İrlanda’dan kurtulmadan hiçbir şey başaramayacaktır. Kaldıraç İrlanda’ya uygulanmalıdır. İrlanda sorununun genel olarak toplumsal hareket açısından bu kadar önemli olmasının nedeni budur. [3]

Bu genel düşünce çizgisini doğru anlamanın yolu şudur: sömürgelerdeki baskı ile içerideki baskı arasında diyalektik ve maddi bir ilişki vardır. Zor aygıtlarını işletenlerin vahşeti ve sömürgelerden çekilip alınan artı-değerin burjuvaziye sağladığı hareket serbestliği, hem içeride hem dışarıda bütün toplumu biçimlendirir ve çarpıtır. İlişki her şeyi kapsar: hakikat bütündür.

Bu fikir, Aimé Césaire tarafından Sömürgecilik Üzerine Söylev’de çarpıcı biçimde ortaya konmuştur:

[Beyaz adamın] Hitler’i affedemediği şey suçun kendisi değildir; insana karşı işlenen suç değildir; insanın aşağılanması değildir. Affedemediği şey, bunun beyaz adama karşı işlenmiş bir suç olması, beyaz adamın aşağılanması ve Hitler’in o güne kadar yalnızca Cezayir’in Araplarına, Hindistan’ın “kulilerine” ve Afrika’nın “zencilerine” ayrılmış olan sömürgeci yöntemleri Avrupa’ya uygulamış olmasıdır. [4]

Césaire tezini esas olarak solcu düşünürlerden alıntı yaparak değil, Fransız emperyalistlerini uzun uzun, kendi sözleriyle konuşturarak kurar. Bu her zaman çok etkileyici bir yöntemdir. Friedrich Nietzsche’nin 1881’de, sömürgeleştirmenin ve beyaz üstünlüğünün ulusal bir proleter devrim tehdidini nasıl etkisizleştirebileceğini açıklayan şu sözlerine bakalım:

Herkes kendi kendine şöyle demelidir: “Yurt dışına gitmek, dünyanın yeni ve vahşi bölgelerinde efendi olmaya çalışmak ve her şeyden önce kendimin efendisi olmak daha iyidir; herhangi bir kölelik belirtisi beni tehdit eder göründüğü sürece yer değiştirmeye devam etmek; ne maceradan ne savaştan kaçınmak ve en kötü ihtimalde ölüme hazır olmak: bütün bunlar, bu uygunsuz kulluğa daha fazla katlanmaktan, giderek daha fazla ekşimiş, kötücül ve komplocu hale gelmekten daha iyidir!” Doğru ruh hali bu olurdu: Avrupa işçileri bundan böyle kendilerini bir sınıf olarak insani bakımdan imkânsız ilan etmelidir; genellikle yapıldığı gibi yalnızca biraz sert ve uygunsuz bir toplumsal düzenleme olarak değil […]. Belki çok sayıda Çinliyi de getiririz; onlar da çalışkan karıncalara uygun yaşam ve düşünme biçimlerini beraberlerinde getirirler. [5]

Bu düşünce çizgisinin kalıcı güncelliği açıktır: bugün “Kanada” dediğimiz bölgedeki insanlar, bu yapı burjuvazisinin yağma gelirlerini kullanarak içerideki iktidar piramidini rüşvetlerle biçimlendirmesine ve şiddete yatkın unsurlarını beyaz üstünlükçü polislik içinde güvenle istihdam etmesine imkân veren bütün sömürgeci çıkarlarını — örneğin dünyanın dört bir yanındaki madenlerini — kaybetmeden sosyalist bir devrim gerçekleştiremeyecektir.

Walter Rodney’nin 1971 tarihli analizine bakalım:

Avrupalı işçiler, sömürge sofrasından kendilerine düşen birkaç maddi kırıntı için büyük bir bedel ödemiştir. İktidardaki sınıf, bilginin yayılmasını denetim altında tutar. Kapitalistler, metropollerdeki işçileri öyle yanlış bilgilendirmiş ve öyle yanlış eğitmiştir ki, bu işçiler sömürgeci sömürünün müttefikleri haline gelmiştir. Koyun gibi güdülmeyi kabul eden Avrupalı işçiler, kapitalistler karşısındaki kendi köleliklerini de sürdürmüşlerdir. Siyasal iktidarı hedeflemekten vazgeçmiş, genellikle hayat pahalılığıyla dengelenen küçük ücret artışları için pazarlık etmekle yetinmişlerdir. Yaratıcı olmaktan çıkmış, burjuva kültürel çürümesinin hepsini kuşatmasına izin vermişlerdir. Savaş ve barış gibi büyük meselelerde bağımsız bir yargı geliştirmekte başarısız olmuş; bunun sonucunda yalnızca sömürge halklarını değil, kendilerini de boğazlamışlardır. [6]

Bizim görevimiz, mümkün olduğunca çok insana anti-emperyalizmin yalnızca yapılması doğru olan şey değil, aynı zamanda yapılması akıllıca olan şey olduğunu da kavratmaktır. İnsanların esas olarak dayanışma ve ahlaki öfke temelinde fedakârlık yapacak gücü kendi içlerinde bulmaları elbette muazzamdır. Fakat herkes şunu da anlamalıdır: Bu tür duygular, bir devrim yürütmek için gereken muazzam sayıdaki insanı örgütlemeye, koordine etmeye ve bu örgütlülüğü güvenilir kılmaya hiçbir zaman tek başına yeterli olmamıştır; bundan sonra da yeterli olmayacaktır. Elimize geçen ilgili teoriyi yalnızca okumakla kalmamalı, aynı zamanda paylaşmalıyız.

Küçük bir şerh düşmek gerekir: Buradan hareketle, Nia Frome’un da işaret ettiği gibi, mesafeli anti-ahlakçılıkları içinde sonunda Watchmen’in “Dr. Manhattan”ı gibi konuşmaya başlayan Spockvari akademik Marksistlerden birine dönüşmemeliyiz. [7] [8] Ahlaki öfke de kültür ve din kadar gerçekliğin bir parçasıdır. Bu ateş her zaman önemli bir rol oynar.

[1] Friedrich Engels, “A Polish Proclamation” (1874). [web] 

[2] Friedrich Engels, “A Polish Proclamation” (1874). [web] 

[3] Karl Marx to Friedrich Engels, 11 December 1869. [web] 

[4] Aimé Césaire, “Discourse on Colonialism” (1955). [web] 

[5] Friedrich Nietzsche, Daybreak (1881), Book III, Aphorism 206. [web] 

[6] Walter Rodney, How Europe Underdeveloped Africa (1971). [web] 

[7] Nia Frome, “18 Theses on Aristocratic Marxism” (2021). [web] 

[8] Dr. Manhattan, at the same time he becomes a superhero with actual supernatural powers, becomes disconnected from humanity’s problems and indifferent to them, for they are all rational and predictable: “I’m tired of this Earth, these people. I’m tired of being caught in the tangle of their lives.” This is not a good attitude for a communist! [web] 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...