Home / Hareketin Sözü / Direnç Dergi – Perspektif: Kadrolaşma, Çürüme ve Devrimci Öznenin Kendisini İnşa Etmesi Üzerine 

Direnç Dergi – Perspektif: Kadrolaşma, Çürüme ve Devrimci Öznenin Kendisini İnşa Etmesi Üzerine 

Türkiye’de sosyalist sol ve devrimci hareketin 12 Eylül AFC süreci sonrasında en sık tartıştığı konu, o ya da bu boyutuyla kadrolaşma sorunu üzerinedir. Kadronun yaratılmasının dışsal boyutları ve politik müdahale gereklilikleri olduğu kadar örgütsel ve içsel bir sorun olarak da boyutları vardır. Yani bir kadrolaşma sürecinde kadronun kendini inşası dışsal müdahaleler ve örgütsel ideolojik hamleler yanı sıra içsel bir dönüşüm sürecini de gerektirir. Bu içsel dönüşüm ve inşanın ise üç yönü bulunmaktadır: Kadronun kendisine yönelen yönü, kadronun kitlelere yönelen yönü ve kadronun örgütsel iddia ile kurduğu temasın yönü. Bu üç yön birbirini besleyecek şekilde ilerleme sağlamadığı takdirde kadrolaşma tıkanması ve örgütsel iddianın erozyona uğraması kaçınılmaz olacaktır.

İşte biz bu iddiayı ifade ederken bir gerçeği ortaya koyarak ilerlemekteyiz: Türkiye sosyalist solunun örgütsel yön, ideolojik netlik, toplumsal meşruiyet ve siyasal itibar kaybı sadece faşizmin saldırılarından kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda kadro çalışmasının ve devrimci iddianın tasfiyesi, bizzat kendimizden kaynaklanan – öz sorunlardan – ileri gelen nedenlerle de ilişkilidir. 

Dolayısıyla kadrolaşma sorunu, yalnızca dışsal politik müdahalelerle ya da örgütsel mekanizmalarla açıklanamayacak kadar karmaşık; aynı zamanda kadronun kendisini inşa etme kapasitesiyle doğrudan ilişkili bir içsel dönüşüm meselesidir.

Bu bağlamda açıkça ortaya koymamız gereken şudur: Türkiye sosyalist solunun krizi yalnızca baskı koşullarından değil; kadrolaşma anlayışındaki dağınıklık, sahicilik kaybı ve örgüt–yaşam ayrımından beslenmektedir. Yukarıda üç yönde izah etmek istediğimiz bu anlayışı yazının genel gidişatı içerisinde başlıklandırarak ele alacağız.

1-) Türkiye Sosyalist Solunda Kadro Sorunu Bir “İnsan” Sorunudur

Türkiye sosyalist solunun tartışmalarının anlamlı bir kısmı, kadro sorununu teknik bir sorun manzumesi içerisinde değerlendirme ve çözme eğilimindedir. Salt merkez – yerel dengesi, tüzük – yönetmelik, sayısal nicel ölçütler gibi unsurların kadrolaşma eğilimlerindeki *yegane belirleyen olduğu kabul edilerek tartışma eğilimi yüksektir. Ancak bu durum tek başına gerçekçi değildir. Ne nicel bağlamda – Türkiye solunun hali düşünüldüğünde – kitleleştiği varsayılan yapılar o kadrolaşmayı inşa edebilmiştir ne de dar kadro hareketi olarak inşa edilen siyasal yapılar geniş kitleleri harekete geçirebilme kabiliyetini sağlayabilmiştir. Sorunun bir boyutu bu olmakla birlikte sadece bu yönde değerlendirmek eksik ve hatalı olacaktır. Dolayısıyla Türkiye sosyalist solunda kadro sorununu bir teknik sorun olarak görmek yerine bir “insan sorunu” olarak görmek gerekmektedir.

Türkiye sosyalist solunda kadro sorunu bir insan sorunudur; insan sorunu olarak ortaya koyulan husus, yürüttüğümüz devrimci mücadelenin ve inşa etmek istediğimiz yaşamın devrimci insanını (kadrosunu) bugünden inşa edemememizdir. Yani devrimci iddiayı taşıma kabiliyetini kabul ederek hareket eden kadrolar yaratmamanın teknik bir boyutla tek başına ilişkisi olduğunu söyleyemeyiz.

Dolayısıyla teknik bir tartışmaya girmeden önce örgütsel teknik ve hareket biçimini inşa edeceğin kadro tahayyülü adına şu soruları sormak gerekiyor: Politik-etik devrimci bir iddianın taşıyıcısı olmaya aday özne güvenilir ve tutarlı mı? 

Bu özne zor durumlarda kaçıyor mu yoksa kalıyor mu?

Devrimcilik hayatının bütününe sirayet etmiş bir iddia mı yoksa bir cosplay* gibi ikili bir yaşam sürerken kostüm olarak mı kullanılıyor?

Dürüst mü yalan mı söylüyor; kolektife karşı dürüst mü değil mi?

Sorumluluklarını taşıma, özeleştiri ve eleştiri pratiğini işletmede şeffaf mı değil mi?

Çoğaltılabilecek sorulardan en basit olan bir kısmı dahi, sorunun teknik bir örgüt inşasından daha temel bir gereğe temas ettiğini göstermektedir. Nitekim bu soruların cevabının değişikliği ihtimalini varsayarak her insan tipinin aynı örgütsel şemada farklı sonuçlar vereceğini de anlamış oluruz. 

Dolayısıyla kadro sorunu, her şeyden önce nasıl bir insanla siyaset yürüttüğümüz sorusuna verilmesi gereken bir cevaptır. Çünkü siyasal etik ve gönüllü mücadele esaslarına dayalı devrimciliğin temelinde kolektif güvenlik, güven ve dürüstlük ile kolektif kader, risk üstlenme ve bedeli sahiplenme ilişkileri vardır. 

2-) Kadro Ne Değildir?: Militanca Mücadele, Aktivist Olma ve Kadrolaşmak Aynı Şey Değildir 

Devrimci hareket içerisinde kadro faaliyetini ya da kadronun kendisini bir tür “mitleştirme” eğilimi yaygın bir tarihsel gelenektir. Bunun bir sebebinin Türkiye sosyalist solu tarihinde ödenmiş bedellerin ciddi bir boyut taşımasıyla ilişkili olduğu bilinmektedir. Ancak hiçbir bedelin üzerine yürüyen devrimci, ihtimal odur ki bu bedeli öderken kendisinin romantik bir figür ya da özne olarak konumlandırılması temennisiyle hareket etmemiştir. Dolayısıyla kadrolaşmanın geçmiş deneyimlerinden romantize değil ideolojik ve pratik bir ders çıkarmalıyız.

Türkiye sosyalist solunda “kadro” kavramı çoğu zaman militanlık ya da aktivizmle eş anlamlı biçimde kullanılmaktadır. Oysa kadro, yalnızca eylem yapan değil; örgütsel sürekliliği, kolektif güveni ve devrimci iddiayı gündelik yaşamında taşıyan – bizzat yeni yaşamın kuruculuğunu kendi hayatında inşa etmeye başlamış olan – siyasal özneyi ifade eder.

Dolayısıyla bir kişinin çok iyi bir hatip olması, çok cesur bir eylemci ya da faaliyetçi olmasıyla kadrolaşması arasında statik ve tek yönlü ilişki bulunmamaktadır. Kadrolaşma düzeyi, kişinin kolektif düzeyde çok yönlü ve dürüst/şeffaf/izlenebilir gelişim seyrinde yatar. Yani kendi içsel yönelim ve çelişkilerinin üzerine gitmeksizin dışsal olgularla kadro inşa ettiğini sanan her örgütsel yapının duvara toslaması kaçınılmazdır.

Kadrolaşma kendisini süreklilik, sorumluluk ve güven üzerinden tarif etmelidir. Kadro, örgütsel çalışmada süreklilik gösteren, devrimci mücadelenin neden ve sonuç ilişkilerini göz önüne alarak bilinçli taşıyıcısı olan, kolektife ve yoldaşlarına karşı dürüst – açık – şeffaf olarak güven ilişkileri inşa edebilen kişidir. 

Kendisine dürüst olmayan hiçbir kadro yoldaşlarına dürüst olamaz; kolektife dürüst olmayan kimse halka karşı dürüst olamaz. Devrimci iddia, bu anlayışı mahkum etmeyi zorunlu kılar. 

3-) Devrimci Öznelliğin İnşası ve “Herhangi Biri” Olabilme Yeteneği 

Esasen bu başlık tek bir bağlamda özetlenebilir: Devrimci özne ve kadrolaşma, kendisini kitlelerin üzerinde konumlayan kişi değil onların içerisinde, onlarla eşit düzlemde olabilen – yani eşitlenebilen – ve buna rağmen siyasetini kolektifleştirerek kurabilen öznedir. 

Sadece devrimci siyaset için değil düzen içi siyasette dahi temel kaidelerden birisi şudur: Hiç kimse kendisinden bir şey görmediği hareketin parçası olmayacaktır. Dolayısıyla kadrolaşmayı ve devrimciliği bir tür kahramanlık, indirgemeci biçimde radikalizm – genelde pratikte inançsız bir sözde radikallik olarak gerçekleşir – ya da romantize edilmiş bir insan profili olarak görmek, gerçek devrimciliğin baştan reddedilmesidir.

Gerçek bir kadrolaşmada bireysel kahramanlık, romantizm ya da dikkat çekicilik değil kolektifi öncelemek ve hareketi büyütmek anlayışı yatar. Kişinin bireysel istek ve talepleri kolektifin taleplerinin önüne geçmez ve hareketin şekli de bu yönüyle kolektifleşerek devam eder. 

Dar pratikçi ya da sekter yapılarda görülen sürekli insan akışı ama kalıcılaşamama hali, tam da bu eksik kadrolaşma anlayışının sonucudur. Bireysel görünürlüğü, kafasına göre hareket etmeyi-dikkat çekmeyi ve  romantize edilmiş devrimciliği, kof radikalizmi performatif şekilde sergilemenin mümkün olduğu bir siyasal yapı kısa süreli cazibe merkezleri gibidir. -Parlayıp sönen bir kıvılcım gibi – özneleşerek kaybolan her insan, uzun erimli mücadeleyi ve kolektif içinde kalabilmeyi, kendi anlatısına, kahramanlığına ya da hikayesine tercih etmeyen bir eksik kadrolaşma biçiminin ürünüdür. Bu kısa süreli öz tatmini uzun erimli bir devrimci iddiaya tercih etmek, neoliberal kapitalizmin yarattığı bireyci – dikkat çekmeyi esas alan kişilik tarzının “sol maskeli” yüzüdür.

Dolayısıyla “marjinalize olmak” devrimci bir özne üretmeyecektir. Düzenden gerçek kopuş marjinalleşmeyi değil tam tersine toplumsal meşruiyeti kabul ettirdiğimiz sağladığımız, herhangi birisi olabildiğimiz yerde bile devrimci iddiayı örgütleyebildiğimiz ölçüde kıymetlidir. Kitleleri düzen içi görüşlerle mesafelendirecek şey nasıl giyindiğimiz, tek başına en doğru “devrimci jargonu” kullanmamız, hangi eylemde daha “radikal-cesur” bir tutum sergilediğimiz ya da ne kadar kahramanca dövüştüğümüz müdür? (Eğer bunlar ile ölçülen bir devrimcilik kriterimiz varsa yaptığımız şeyin adının devrimcilik olmadığını kabul etmekle başlamalıyız. Genellikle bu özneleri kısa süreler sonrasında devrimcilik alanında görmeyiz.)

Yoksa çekinceleri ve korkularıyla bizleri dışarıdan izleyen, meşruiyet zeminlerimizin aşındığı, gözleri, kavganın içerisine çekebilmek için politik bir iddiayı uzun erimli örgütlemeyi kendisine görev edinen kadrolar yaratmamız mıdır? (Bunu yaratamayan her devrimci iddiaya sahip öznenin, en radikal söylemleri savururken en ufak rüzgarda savrulup gittiğini tarih defalarca ispatlamıştır.)

Biz kitlelerin öğrencisiyiz. Devrimcilikte öncülük anlayışının determinist yorumu bizleri üstenciliğe; öncülükle – kitlelerden öğrenmeyi diyalektik bir bütünlük içerisinde ele almak ise bizi kadrolaşmaya götürür.

Şüphesiz herkes bu sorunun cevabına uzun erimli mücadelede kadrolaşmayı önceleyen anlayış şeklinde yanıt verecektir. Ancak sorun doğru olanın ne olduğunu bilmemiz değil doğru olanı uygulamamız sorunudur. Bu bakımdan her devrimci kadro iddiasına sahip özne, öncelikle kendisiyle hesaplaşmayı esas almalıdır. 

Son olarak herhangi birisi olmak kimliksizleşmek anlamına gelmemektedir. Herhangi birisi olabilmek yeteneği, devrimciliği bir rol ya da kostüm gibi üzerine giyilip çıkarılan bir şey yapma halinden çıkartmak hamlesidir. Devrimci bir iddiaya sahip kişi, hedefini bilen ve siyasal mücadelesine sıkı sıkıya bağlı olan kişidir. Bu kişi sabah da aynı iddia ile uyanır, aynı iddiayla yolda yürür, aynı iddiayla mücadele der, aynı iddiayla uyur. Evinde de aynı kişidir işinde de mahallesinde de özel hayatında da, evliliğinde de ilişkisinde de. Dolayısıyla herhangi biri olabilmek yeteneği, her şeyden önce bütünlüklü olarak birisi olabilmek iddiasıyla bağlantılıdır. Tek bir bütün kişilik yerine çok kişilikli bir yoz yaşamın taraftarı olmak, halka yalan söylemenin bir başka biçimidir ve kolektife dönük gerçeğe aykırı yansıtmaların da halka yalan söylemekle eş değer olduğunu ifade etmek gerekmektedir. 

Toplumla bağı olmayan özne, devrimcileşemediği gibi kendi içindeki devrimini dahi tamamlayamaz. Kitlelere giderken devrimcileşen, devrimcileştiği halde herkesleşebilen; herkesleşirken dahi düzenin pisliklerini elimine edebilen bir anlayış yerleşik kadro faaliyetinin can damarlarındandır.

4-) Güven, Dürüstlük ve Şeffaflık, Devrimci İddianın Zorunlu Zeminidir

Devrimcilik bir gönüllülük meselesidir. Peki bir gönüllü mücadele içerisinde, kapitalizmin yarattığı al – ver ilişkilerinden bağımsızlaşması beklenen başka değerler yok mudur? Cevabımız evet ise neden güven, dürüstlük ve şeffaflığın belirleyici olduğunu kabul etmemiz gerektiğini bulabiliriz.

Güven, kişisel değil politik bir kategoridir çünkü örgütlü yaşam karşılıklı etkileşimler bütününün kolektif içerisinde var olması ve sürmesidir. Kolektif içerisinde yer almanın herkese bir katkısı olduğu kadar bireysel hamlelerdeki yanlışların kolektife yönelik olumsuz etkileri olduğu da açıktır. Yoldaşlarına güvenmeyen ya da yoldaşlarına güven vermeyen birisinin, kitlelere güven vermesi ihtimal dahilinde değildir. Dolayısıyla güven ilişkisi gönüllülük hukukuyla tamamen ilişkili olup sadece kişisel sonuçlar doğurmadığından politik bir kategori olarak var olmaktadır.

Dürüstlük ve güven diyalektik bir toplamda anlam bulur. Kendisine güvenmeyen hiç kimse maddi dünyayla kurduğu bağda dürüst olamaz. Kendisine dürüst olmayan hiç kimse maddi dünyayla kurduğu bağda güven bekleyemez. Maddi dünyada dürüst olmayana kimse güvenmez; maddi dünyada güven ilişkisi kurmayan kişiyle dürüst olunmaz. Bu toplamı görmeyen her pratik çürümeye mahkumdur.

Örgütsel ya da kişisel yalanlar bu anlamıyla kadrolaşmanın önündeki en büyük engel olduğu kadar kolektifi çürüten bir pratiktir. Kolektif içerisinde doğruyu söylemeyen -yalan söyleyen – bir kadronun, faşizme karşı mücadele etmesi ya da direnmesi beklenebilir mi? Kendisine dürüst olmayan bir kadronun, yoldaşlarına dürüst olması beklenebilir mi? 

Tam da bu nedenle örgütsel ya da kişisel yalanlar, basit bir bireysel zaaf ya da ahlaki sorun olarak ele alınamaz. Yalan, devrimci iddiayı taşıması beklenen öznenin kolektif zeminle kurduğu ilişkiyi temelden sakatlar; güveni çözer, sorumluluğu buharlaştırır ve gönüllü mücadeleyi al-ver ilişkilerinin bir türevi haline getirir. Dolayısıyla dürüstlük ve güveni bile adeta pazarlanabilir bir meta haline getirir. Devrimci olan bunu kabul edip bunu ortadan kaldırmayı hedeflemek dışında başka bir hedef kabul etmemelidir. Bu kişinin kendisine yönelik saygısı kadar halka ve devrimcilere olan sorumluluğunun sonucudur. Güven ve dürüstlük sorunu, devrimci hareket içinde tolere edilebilir bir “insani zaaf” değildir. Yalanın, gizlemenin ve ikili yaşamın normalleştirildiği hiçbir yapı, devrimci bir iddiayı taşıyamaz. Örgütsel ya da kişisel yalanlar bu anlamıyla kadrolaşmanın önündeki en büyük engel olduğu kadar kolektifi çürüten bir pratiktir. Nedeni her ne olursa olsun; çözümü bulunarak bu çürümeyle mücadele etmek devrimci zorunluluktur – hem muhatabı hem de kolektif bakımından – 

Bu sorulara verilecek her kaçamak yanıt, devrimci iddianın içten içe tasfiyesini meşrulaştırmaktan başka bir anlama gelmez. Dolayısıyla bu pratikleri gerçekleştirmek kadar idare etmek de devrimci olmayan bir tutumdur.

5-) Yaşam Tarzı, İlişkilenmeler ve Devrimci Sahicilik: Özel Olan Ne Kadar Özeldir? 

Bir şey ne kadar bireyselleşirse o kadar kolektiviteden uzak hale gelir. Bu politik alanlarımız kadar bireysel addedilen alanlarımız için de geçerlidir. Devrimcilik bir bütün ise özel sayılanın geneli belirleyeceği; esas olanın ise genel devrimci eğilimimizin özel olanı belirleyeceğinin kabulüdür.

Özel addedilen yaşam bir kadro için kolektifteki yaşam alanından ve sorumluluktan azade değildir. Kolektifle bir arada bulunduğu yaşam alanlarında “en iyi devrimci” olan ancak evinin kapalı kapıları ardında düzenin her türlü yozluğunu yaşatan (eşine şiddet uygulayan, hedonizmi her şeyin önüne koyan ya da ekonomik sömürü ilişkilerini tahakküm aracı olarak kullanan – örnekler genişletilebilir -) birisi olduğunu düşünelim. Bunu bilmemek ve sadece kolektif alanda kurulan ilişkilenmede sorun gözlemlememek sorunu çözer mi yoksa sorunun kendisi bunun bilinmemesi midir? Bunun bilinmeyeceğine inanarak hareket eden birisi devrimci olabilir mi; bunun bilindiği bir noktada yaratacağı sonuçları kolektif için öngörmeyen bir kişi devrimcileşebilir mi? 

Cevap çok açıktır: Kendisiyle yüzleşmeyi kolektifle birlikte yapamayan kişi devrimcileşemez. Doğru, yanlışın kabulüyle başlamak zorundadır.

Mesele bireysel tercihlerin yargılanması değil; devrimci iddiayı boşa düşüren çürüme alanlarının gizlenmemesidir.

Bunun neden ve sonuç ilişkileri bağlamında ifade edilmesi gereken başlıkları nettir: Devrimcilik akşam 6’da işten çıkılan bir meslek değildir. Kolektifle paylaşılmayan her gerçek aynı zamanda bir tür şantaja açıklıktır. Konforunu, kolektifin varlığına tercih eden özneler kadrolaşamaz ve devrimci fedakarlığı yerine getiremez. Devrimci söylemi ile gündelik hayatı arasında kopuş olan kişi kaçınılmaz olarak gerçeklerden de kopar. 

Dolayısıyla kadrolaşma seçilerek değil inşa edilerek ilerletilmesi gereken bir gerçektir. Kadro süreç içerisinde inşa edilir; öz disiplin, açıklıklık, dürüstlük, güven, öğrenme ve eleştiri – özeleştiriyle inşa edilir. Bireysel arzularını kolektife tercih etmemeyi öğrendiğimiz oranda kadrolaşabiliriz.

Kriter şudur: Gerçek devrimci, yoldaşları karşısında da toplum karşısında olduğu kişidir.

Netlik şudur: Düzensizlik samimiyet değildir; plansızlık devrimcilik değildir.

6-) Sonuç: Devrimci İddia, Devrimci Özneyle Taşınır

Devrimci iddia, yukarıda izah edilmek istenen – sınırlı başlıklarla saymakla bitmeyecek yanlışlarla mücadele ederek gerçekşeir. Yani  onu taşıyabilecek devrimci özneler varsa kadrolaşmak ve devrimcilik anlamlıdır; aksi halde geriye sadece iyi niyetli ama etkisiz bir muhalefet kalır.

Bu anlamıyla devrimci iddia iki yönlü bir sorumluluk yükler. Devrimci bir yapıya, kendi içindeki çürüme alanlarına müdahale etme sorumluluğunu; devrimcilik iddiasındaki özneye ise kendisiyle hesaplaşmayı, yaşamı ve siyaseti arasındaki bütünlüğü kurmayı zorunlu kılar. Bu sorumluluklardan herhangi birinin reddi, devrimci iddianın ertelenmesi değil, fiilen terk edilmesi anlamına gelir.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir