Home / Hareketin Sözü / Kürt Ulusunun Direnişi ve Barış Süreci – Direnç E-Dergi

Kürt Ulusunun Direnişi ve Barış Süreci – Direnç E-Dergi

Giriş

Kürt sorunu, özünde Kürtlerin kendi başına bir ulus olarak tanınması ve bu tanımaya bağlı olarak ulusal-demokratik hakların kurumsal düzeyde güvence altına alınması gerekliliğinden doğmuş bir mesele olarak gündemdeki yerini hala korumaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan ve Cumhuriyet’in yüz yıllık tarihinde yapısal bir nitelik taşıyan bu mesele, aynı zamanda Türkiye devletinin siyasal rejiminin karakterini belirleyen kurucu meselelerden biri olagelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından itibaren hedeflenen şey, farklı ulusların, inançların ve kültürlerin bir arada yaşadığı bu coğrafyada Sünni-Türk bir ulus-devlet inşa etmekti. Bu hedef doğrultusunda Rumlara, Ermenilere, Kürtlere, Alevilere ve diğer halklara yönelik sistematik soykırımlar, sürgünler, pogromlar ve asimilasyon politikaları uygulandı. Bu soykırım ve asimilasyon politikaları, bulunduğumuz zaman itibari ile amacına ters bir şekilde devletin bununla yüzleşmesi mecburiyetinde bırakmıştır. Yapılan soykırımlar zamanla devletin rutin çalışmasına dönmüş, sadece azınlıkları değil onların dilini ve doğasını da içine katmıştır. Fakat devletin sömürgeci politikaları şiddetini arttırdıkça halkların kendi dilini ve kimliğini daha çok koruma ihtiyacını doğurmuştur. İnkarın karşısında var olma ve özgürleşme direnişinin sonucunda 1970’lerde Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ortaya çıkmıştır. Devletin şiddet politikalarının artmasıyla şiddete maruz kalan özneler çoğaldıkça KÖH büyümüş ve öznelerini de çoğaltmıştır. 52 yıllık KÖH, zamanla eleştiri-özeleştiri ekseninde yeni pratikler kazanmış ve devleti amacına ters bir şekilde bugünkü barış süreci zeminine mecbur bırakmıştır.

Kemalist Cumhuriyet

Cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye’deki egemen sınıfların Kürt sorununa ilişkin yaklaşımının tarihsel olarak incelenmesi, meselenin neden kalıcı bir çözüme kavuşturulamadığını anlamak açısından oldukça önemlidir. Bu bağlamda, ulus-devlet inşa süreçleri, emperyalist savaşlarının etkileri, sınır düzenlemeleri, iktidar bloklarının yeniden yapılandırılması ve neoliberal yeniden yapılanma gibi çok yönlü süreçlerin Kürt sorunuyla etkileşimi bütünsel bir şekilde ele alınmalıdır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlayan ve Kemalist Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Kürtlere ve birçok azınlık ulus ve inançlara yapılan zulümler en şiddetli sürecini yaşamıştır. Emperyalist ülkelerin ve yeni Türk burjuvazisinin çıkarlarını gözeten Lozan antlaşmasından sonra Şeyh Sait İsyanı, 1928 Ağrı İsyanı, 1930 Zilan İsyanı ve 1938 Dersim İsyanı gibi halk ayaklanmaları, devlet tarafından askeri katliam ve etnik temizlik politikaları ile sonuçlandırılmıştır. Kürtlerin ulusal talepleri etrafında gelişen bu isyanlar ideolojik olarak dinci veya gerici addedilerek ulusal karakteri sistematik bir şekilde gölgelenmiştir.

Takrir-i Sükûn Kanunu, Şark Islahat Planı ve zorunlu iskân politikaları gibi hukuki ve idari düzenlemeler; Kürt meselesinin Türk burjuva devleti tarafından nasıl yapısal baskı ve asimilasyon mekanizmaları çerçevesinde ele alındığını açıkça ortaya koymaktadır.

1950 sonrasında Barzani hareketi, 49’lar Davası ve 1960 askeri darbesinden sonrasında yapılan anayasal reformlar ve devrimci fikirlerin yayılmasından doğan Kürt ulusal bilincin şekillenmesi ile birlikte Kürt siyasal hareketinin yeniden güç kazandığı bir döneme girilmiştir. Bu süreç, Türkiye içi ve dışındaki jeopolitik gelişmelerle paralel biçimde ilerlemiş ve 1984 yılında PKK’nin silahlı mücadeleyi başlatmasıyla yeni bir boyuta ulaşmıştır.

1980 askeri darbesi sonrasında Türkiye’nin neoliberal kapitalizme entegre olması ile birlikte, hem Kürt sorunu hem de sınıf mücadeleleri yeni siyasal biçimlere bürünmüştür. PKK’nin silahlı mücadelesi, geniş halk kesimlerinde karşılık bulmuş ve devletin güvenlik stratejilerini yeniden organize etmesine neden olmuştur. 1990’lı yıllar; köy boşaltmaları, Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi işkenceleri, JİTEM faaliyetleri ve fail-i meçhul cinayetlerle oluşan baskı politikalarının en yoğun yaşandığı, aynı zamanda Kürt siyasetinin HEP’ten HDP’ye uzanan kurumsal bir çizgi oluşturduğu bir dönem olarak öne çıkmaktadır. 

2000’li yıllar ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dönemi ise Kürt sorununun farklı bir bağlamda yeniden formüle edildiği, “demokratik açılım” politikaları aracılığıyla hem iç politikada meşruiyet devşirme hem de dış politikada bölgesel aktör olma çabalarının öne çıktığı bir dönemdir. Ancak bu girişimlerin esas hedefinin Kürt siyasi hareketini denetim altına almak ve etkisizleştirmek olduğu, süreç içerisindeki pratiklerle açıkça görülmüştür.

Çözüm Süreçleri: Tek taraflı ateşkeslerden bugüne

Kürt Özgürlük Hareketi 1993’ten bu yana tam 9 kez tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. 2008–2011 Oslo Görüşmelerinin ardından Türkiye devletinin Silvan’da başlattığı çatışma ve Öcalan’ın tecritinin derinleştirilmesi sonucu 2012’de İmralı’da başlayan açlık grevleriyle kitlesel bir direniş pratiği ortaya konulmuştu.

Çözüm sürecinin en nitelikli olanı 2013 Newroz’unda Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlatılmıştır. Bu tarih itibarıyla, çatışmasızlık politikasının ötesine geçen bir çözüm perspektifi benimsenmiş ve diyalog süreci, müzakereye evrilebilecek bir zemin oluşturmaya başlamıştır. KÖH, bu dönemde gerilla güçlerinin sınır dışına çekilmesi, esirlerin serbest bırakılması ve sahada çatışmasızlık ilkelerine riayet edilmesi gibi uygulamalarla sürecin ilerlemesine katkı sunmuştur.

Sürecin diğer tarafı olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ise çözüm sürecine yönelik Paris suikastleri gibi müdahalelere başlamış, kalekol inşaatlarını hızlandırmış, KÖH’e yönelik operasyonlarını ve tutuklama furyalarını sürdürerek çatışmasızlık ortamını sistematik biçimde aşındırmıştır. AKP, çözüm sürecini samimi bir barış politikası olarak değil, inşa etmekte olduğu otoriter rejimin bir manevra alanı olarak değerlendirmiş ve süreci zamana yayma, oyalama gibi stratejilerle yönetmiştir. Bu nedenle, Kürt hareketi tarafından atılan tüm olumlu adımlar karşılıksız kalmış; somut ve yapısal bir ilerleme sağlanamamış; diyalogdan müzakereye geçiş mümkün olamamıştır. Bu durum, AKP’nin çözüm sürecine ilişkin “mış gibi” politikalarının teşhir edilmesine yol açmıştır.

İç ve dış politikada çeşitli nedenlerle sıkışan ve uluslararası düzeyde yalnızlaşan AKP, özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihli “serhildan” süreci sonrasında, çözüm sürecine yönelik samimiyetini sorgulatan tutumlar sergilemiştir. Yapılan açıklamalar ve toplumsal gerilimi tırmandıran politikalar, çözüm sürecine ilişkin gerçek niyetlerin açığa çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda, sürecin askıya alındığı, karşılıklı olarak “çözüm süreci tıkanmıştır” açıklamalarının yapıldığı bir döneme girilmiştir.

2011’de Suriye’de başlayan isyanlar, emperyalist güçler için müdahale edilecek bir alan oluşturmuştur. ABD ve Avrupa Birliği’nin, Esad’ı devirme kurgusu, sahada El Nusra ve IŞİD gibi radikal İslamcı çetelerin hızla öne çıkmasıyla çökmüştür. Bu ortamda Rojava’daki Kürtler, kendilerini hem Esad rejiminden hem de cihatçı çetelerden koruyacak bir öz savunma mekanizması kurarak Kobane kazanımını elde etmiştir. Bu bağlamda, AKP açısından siyasi denklem beklendiği şekilde gelişmemiştir. Özellikle Gezi Direnişi ve Kobane süreci sonrasında oluşan toplumsal ve siyasal fay hatları, AKP iktidarını ciddi biçimde sarsmış, partinin hareket alanını daraltmıştır. 

28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı ile süreç kurumsal bir çerçeveye kavuşturulmaya çalışılmıştır. Ancak Erdoğan bu mutabakatı tanımadığını açıklamış, HDP’nin 7 Haziran 2015’te parti kimliğiyle girdiği seçimlerde barajı aşarak büyük bir başarı elde etmesi sürecin sonunu getirmiştir. Ardından PKK’nin şehir merkezlerinde özyönetim ilanları ve Sur-Hendek olayları başlamış, devlet sert askeri müdahalelerde bulunmuş, şehirler yıkılmış, binlerce insan yaşamını yitirmiştir. 5 Haziran 2015’te HDP’nin Amed mitingindeki saldırıdan sonra gelişen bu sürecin Suruç katliamı ve Ankara Gar katliamı ile ilerlemesi de toplumsal muhalefeti, sol/sosyalist hareketi ve KÖH’ü geriletmeye yönelik saldırılar içerisinde de yer almıştır. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL rejimi ile birlikte Kürt siyasetçilerin tutuklanması, belediyelere kayyum atanması, HDP’ye kapatma davası açılması ve Kürt kurumlarının kapatılması süreci daha da otoriter bir hal almıştır.

Ortadoğu’daki Türkiye’nin Konumu Çözüm Sürecini Nasıl Şekillendirdi

Türkiye’nin jeopolitik konumu gereği, Ortadoğu’daki İslam ülkelerini kendisi için bir sömürü kaynağı olarak gören Amerika’nın da hedefi olmuştur. Ortadoğu bölgesi, petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olduğu için ABD’nin gözünde kontrol altına alınması gereken bir sömürge bölgesi olarak belirmiştir. 

“Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık” projesi kapsamında hedef alınan Ortadoğu ülkeleri, George W. Bush’un ikinci kez başkan seçilmesi ile birlikte yeniden gündeme gelmiştir. ABD, kendi çıkarları doğrultusunda, bölgede terörle mücadelede işbirliği yapılacak olan ülke olarak İsrail’i görmüştür ve İsrail’in bölgedeki varlığını korumaya çalışmıştır.

Özellikle Arap Baharı sonrasında oluşan Ortadoğu’daki yeni siyasal düzlemde Türkiye’nin konumu tartışmalıdır. Türkiye’nin de İran gibi dahil edilmediği, bölgedeki jeopolitik kutuplaşmaları belirlemek için yapılan 2020’deki İbrahim Anlaşmaları’nın ardından Türkiye’nin de içinde olduğu statüko karşıtı ülkelerle İsrail arasındaki gerilim artmaya başlamıştır. NATO üyesi olmasına, coğrafi avantajlarına ve bölgesel askeri kapasitesine rağmen Türkiye’nin; hem ABD, hem Rusya, hem İran hem de İsrail ile pratikte dengesiz ilişkileri olması- özellikle İsrail ile Mavi Marmara Olayı akabinde yaşanan gerilimler- Ortadoğu cephesindeki konumunun önemini yitirmeye başladığını göstermiştir.

Buna karşılık Kürt siyasal hareketi, dört parçada sürdürdüğü uzun süreli mücadelesiyle bölgenin temel aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Bu hareket, askeri olduğu kadar toplumsal ve siyasal bir güce dönüşmüş, bölgesel denklemin şekillenmesinde belirleyici roller üstlenmiştir. Suriye Özerk Yönetimi, HTŞ gibi radikal İslamcı gruplardan kaçan azınlıklarla dayanışmacı, ekoloji ve kadın özgürlükçü bir toplumsal yapıyı geliştirmesiyle direniş gücüyle birlikte bölgesel bir siyasi iktidar olarak da konumunun önemini göstermiştir.

Bunun sonucu olarak AKP iktidarı, Kürt sorununun çözümü için KÖH ile müzakere sürecini tekrar başlatmıştır. Türkiye devleti bu sürece gergin ve çekingen bir biçimde dahil olmuş; AKP-MHP iktidar bloğu ise bu hamleyi kendi otoriter rejimini tahkim etmenin bir aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. Ancak, bölgesel konjonktürün dayattığı yeni koşullar, bu türden manipülasyonların eskisi kadar kolay olmayacağı ihtimalini de taşımaktadır. 

Kürt hareketi, bu gelişmelere siyasi çözüm zeminini önceleyen bir yaklaşımla cevap vermiştir. Abdullah Öcalan, uzun yıllardır sürdürdüğü “siyasal zeminde çözüm” vurgusunu Barış ve Demokratik Toplum çağrısında yeniden belirtmiştir.

AKP’nin otoriterleşme yönündeki eğiliminin durdurulabilmesi, ancak çözüm sürecinin tüm taraflarının sorumlu ve ilkesel bir politika izlemesi ile mümkündür. Eleştirilecek tarafları bir yana, kürt hareketi hem ideolojik olarak hem de örgütsel ve kitlesel düzeyde bu geçişe hazırlıklı görünmektedir. Türkiye Devleti’nden somut ve istikrarlı adımlar gelmediği sürece, MGK kararları doğrultusunda bir savaş stratejisine geri dönülmesi ihtimali güçlenecektir. (Mustafa Karasu’nun canlı yayında yaptığı açıklamadan dahi anlaşılacağı üzere) Kürt hareketi, bu olasılığa hazırlıklı olduğunu ortaya koymuştur.

Sosyalistlerin barış sürecindeki konumu

Kürt meselesinin tarihsel ve ideolojik çözümlemesinin sonucunda; Kürt halkının kimliğini, dilini, kültürünü ve tarihsel varlığını bastıran ulus-devletin tek tip “yurttaş” yaratma ideali üzerine kurulduğu görülmüştür. Türkiye’nin çok uluslu yapısının farkında olmak, ezen ve ezilen uluslar arasındaki diyalektiği kabul etmeyi gerektirir. Faşist terör yoluyla bastırılan, kültürel asimilasyona uğrayan, kimliği ve emeği yok sayılan Kürt ulusunun gerçekliği yok sayılmamalıdır. Kürt halkının yanında durmak, onların taleplerini anlayıp birlikte söz üretmek; siyasi öznelerle ortak mücadeleyi kurmaya yönelik bir tutum olacaktır. Bu bağlamda, sosyalist bir perspektiften bu sürece katkı sunmak sınıf mücadelesinin ve devrimci politikanın bir parçası olarak görülmelidir. 

Yalnızca Kürt halkı değil, bütün halkların ulus mücadelesinin emek ve ezilen sınıf mücadelesinden bağımsız tutulamayacağını hatırlatıyoruz. Erkek egemen, otoriter ve faşist iktidarın sömürgeci politikalarının son bulmayacağı açık bir gerçekliktir. Emekçilerin, LGBTİ+ların, kadınların, gençlerin, ulusların özgürce örgütlenmesinde, söz üretebilmesinde, kültürünü yaşatabilmesinde barış sürecinde kurulan zeminin etkisi oldukça mühimdir. 

Barış meselesine sırt çevirmek ne kadar yanlışsa barış sürecinin muhalefet saflarındaki tek bir siyasi partinin kararlarıyla ilerlemesine yol açmak da o kadar yanlıştır. Sosyalistlerin bu süreç içerisinde aktif rol almak yerine akademik gevezelik yapmaları faşizme karşı mücadeleyi sönümlendirecek türden eylemlerdir. Bu mücadeleyi büyütmenin yolu; soyut ve sekter tutumlarla değil, somut koşulların somut tahlilini yaparak barış ve demokrasi mücadelesinde gerçekçi bir siyasal hattı kitlelerle örebilmektir. Bu nedenle barış sürecinde komisyonda yer alan tarafların ezilen sınıfları sürece katabilmesi için işçi, kadın, gençlik, sosyalist ve LGBTİ+ örgütlenmeleriyle sürekli temas halinde olması gerekmektedir. Sürecin toplumsallaşması hedefine bağlı olarak komisyon çalışmalarının halka açık ve şeffaf bir biçimde yürütülmesi, bunun için de siya partilerden süreci açıklayacak sözcülerin belirlenmesi bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır. İktidarın tutarsızlıklarının örneklerinden biri olarak komisyonda Barış Anneleri’nin Kürtçe söz kurmalarına dahi izin verilmemesi, kitlesel propaganda çalışmalarıyla iktidara dayatılmalıdır. Siyasi partilere ve sürece yönelik eleştirilerimizi sunabilmek, örgütlü bir düşünme yöntemini izlemek barış istencini kapsayan bir süreç içerisinde kritik önem taşır. Bu bağlamda ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunan sosyalistler, ezilen uluslarla birlikte antiemperyalist ve antifaşist bir mücadele için adım atmalıdır.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir