Home / Hareketin Sözü / Neoliberal Çağda Kolektif Mücadelenin Krizi: Örgütlenmek Neden Zorlaştı ve Örgüt Neden Önemli? – Direnç Dergi

Neoliberal Çağda Kolektif Mücadelenin Krizi: Örgütlenmek Neden Zorlaştı ve Örgüt Neden Önemli? – Direnç Dergi

Neoliberal kapitalizmin kriz ve açmazlarının içerisinde tarihsel bir seyir izlerken, sosyalist solun evrensel tıkanıklığı karşısında belirli aralıklarla benzer bir soruyu farklı versiyonlar üreterek soruyoruz. Kapitalizm neden yalnız insanlar üretiyor, mücadele neden zorlaşıyor ya da örgütlenme krizi – daralma hali hangi sebeplerden kaynaklanıyor şeklinde dönüp dolaşan sorular aynı noktalara ulaşıyor. Bu soruların tek bir cevabı olmamakla birlikte belirli ideolojik, tarihsel ve pratik nedenlere dayandığı; bu nedenlerin de ulusal çapta özgün karakterli sorunlar yanı sıra genel karakterli kaidelerle ilişkilendiği görülmektedir. Bu yazıda neoliberal kapitalist düzenin karakteristiği ile bağlantılı olarak kolektif mücadelenin içerisine girdiği krizi genel çerçevede değerlendirmeye çalışacağız.

I-) Kriz Derinleşiyor: İradi Müdahale Olmaksızın Krizin Varlığı, Örgütlenmeyi Kendiliğinden Sağlamaz

Genel olarak kitlesel hareket ya da hareketlenme beklentileri, politikayı dışsallaştıracak bir söylem/pratikle soru formülü haline getirilmektedir. Bu kadar kriz var olurken neden tepki verilmiyor ya da daha ne olması gerekir gibi sorular, fiilen kendisini siyasal alanın dışında konumlandırmış bir öznenin kuracağı dile içkindir. Çünkü devrimci mücadele ve örgütlü siyasal hareketin esaslı amaçlarından birisi, kitlelerin düzenle olan çelişkilerini politize ederek onu eylemsel boyuta taşımakla ilişkilidir. Dolayısıyla bir kabul olarak en baştan mevcut düzenin siyasal krizlerinin tek başına kitleleri bir iradi harekete sevk etmeyeceğini; kendiliğindenlik olarak adlandırdığımız olası hareketlenmelerin de politik bir menzilden uzak oluşuyla doğru orantılı şekilde galip gelme olasılığının bulunmadığını ifade etmek zorundayız. 

Örgütlü mücadelenin temel iki ayağından (determinizm yanı sıra) birisi olan voluntarist anlayış, bu sebeple devrimci müdahalenin öznesinin yaratılmasını kaçınılmaz bir görev bilmektedir. Dolayısıyla derinleşen kriz bizler için bir neticeden ziyade neticelendirilmesi gereken süreç olgusu şeklinde değerlendirilmelidir.

Bu bakımdan da sorulması gereken soru neden, cevaplanması gereken pratik ise nasıl şeklinde örülmelidir.

II-) Neoliberal Kapitalizmin Toplumsal Dokuyu Tasfiyesi

Neoliberal kapitalizm, toplumsal dokuyu tasfiye etmeye yönelik sistemli bir program inşa etmiştir; çünkü neoliberalizm “kolektif yapıları” dağıtmak üzerine kimlik bulmaktadır. Kolektif hakların, taleplerin, mücadelelerin ve bileşimlerin yalıtılması, güvencesizlik, geleceksizlik, özelleştirme, sendikasızlaştırma, kamusal olanın tasfiyesi ve özel mülkiyet ilişkilerinin kamusal alanın işgalinde daha da fazla yer kaplaması sorunun sadece iktisadi olmadığını göstermektedir. Küreselleşmeyle üst mertebede kendisini örgütleyen her türlü neoliberal hamle, kaçınılmaz olarak toplumsal alanın var oluşunda ciddi dönüşümler yaratmaktadır. Yani neoliberal kapitalizm, insana dair geleneksel toplumsal bağların tasfiyesi ve çözülmesine ilişkin bir boyut taşır. 

Kültürel dönüşüm kodları itibariyle tüketim odaklı yaşamın kültürel hegemonya inşasında üstlendiği toplumsal dönüştürücü rol, bireycilik eksenli kültürel dönüşümün küreselleşme bağlamında hızlı sirkülasyonuna vesile olmuştur. Geniş proleterleşme dalgasının yanı sıra servet uçurumunun artışı, en temel haklara erişim başta olmak üzere her şeyi sermayenin hizmetine/tekeline sundu. Bu bağlamda insanın insan olmaktan kaynaklı olduğu var sayılan kamusal hizmetlere erişim ve kamusal bir canlı olarak var olma hakkı, neoliberalizmin dönüşen kimliği içerisinde tasfiye edilmek ve kaybedilmek istendi.[1]

Dolayısıyla toplumsal dokunun tasfiyesine karşı çıkmak için örgütlü mücadele hala belirleyici bir karşı koyuş halidir. Çünkü bireye karşı toplum, bireyciliğe karşı kolektivite, bireyselliğe karşı örgütlülük diyalektik bir bütün arz etmektedir.

Bu diyalektik bütünü nasıl anlamamız gerektiği de önemlidir. Marx, Kutsal Aile eserinde “Proletarya ile zenginlik birbirine karşıttır; bu sıfatla onlar tek bir bütünü biçimlendirirler. Her ikisi de özel mülkiyet dünyasının biçimleridir. Sorun, karşıtlık içinde her birinin nereyi işgal ettiğidir. Onları tek bir bütünün iki tarafı olarak ilan etmek yeterli değildir[2].” İfadesiyle karşıtlık hukukunun sadece birbirinin karşısına konulmak şeklinde olmadığını ifade eder. Özel mülkiyet, zenginlik olarak kendi varoluşunu sürdürmek zorunda olduğu için proletaryanın varoluşunu da sürdürmek zorundadır. Proletarya ise proletarya olarak kendisini ortadan kaldırmak zorunda olduğu için özel mülkiyeti de ortadan kaldırmak zorundadır. Karşıtlığın olumsuz ve olumlu taraflarında konumlanış böyle anlaşılmalıdır.

Bu mantıkla ilerlendiği takdirde neoliberalizmin bireyi olmak toplumsal olanı yıkmakla, toplumsal olanın varlığını koruması neoliberalizmin bireyini yıkmakla mükelleftir. Neoliberalizmin bireyciliğinin yıkmak istediği kolektiviteye karşı, kolektivitenin bireycilikle mücadele etmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla sınıfsız ve sınırsız bir dünyayı örgütlemek için kendisine gerek kalmayacak koşulları yaratmak isteyen sınıfın örgütü ve devrimci özne de, kendisinin var oluş koşullarını ortadan kaldırmak için neoliberalizmin bireysellik olgusunu yok etmelidir. Diyalektik bütünlük bu biçimde kavranmalıdır.

III-) Neoliberalizmin Örgütlenme Zeminlerini Tasfiyesi

Neoliberal kapitalizm bir boyutuyla da iktisadi ve siyasal çıktılarıyla örgütlenme zeminlerinin tasfiyesine yönelmiştir. Sendikasızlaştırma, güvencesiz çalıştırma, gig işçiliği ve platform emekçiliği, freelance çalışma, mekândan ve zamandan bağımsız işçileşme biçimleri, işyeri kolektifliğinin çözülmesi gibi unsurlar bireyciliği ideolojik bir zaaf olarak örgütlemenin yanı sıra örgütlü mücadelenin imkân ve maddi zeminlerini de parçalamaktadır. 

Örgütlenmenin bu güncel ihtiyaç ve imkanlara cevap veremediği her noktada da kaçınılmaz olarak bireyciliğin siyasal alanda kurduğu hegemonyayı, örgütsel alana da taşıması gerçekleşmektedir.

“Sınıfsallık olgusunun ideolojik yabancılaşma ekseninde uğradığı ciddi dönüşüm, emek güçleriyle kendi sınıfsal konumu arasındaki bağıntıyı erozyona uğratmıştır. “Bireysel olarak kendini kurtarmak, kariyerizm mücadelesi, “kendine yatırım ve kendini geliştirme anksiyetesi (self-capital mücadelesi)” artık emekçileri ve insanlığı, neredeyse kapitalizm dışı bir başka alternatifi hayal edemez hale getirmektedir. … Dikkatin tasfiyesi şeklinde adlandıracağımız olguyla, sınıfsal bilinç ve konum kavrayışının dahi gündelik yaşamda saldırıya uğradığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Plaform kültürü olarak ifade edilebilecek zeminler (Instagram reels, X, TikTok, Netflix, Disney vb.) dikkatlerimiz sermayenin platformları tarafından gasp edilmiş durumdadır. Bu bağlamda emekçiler ile sınıf bilinci arasındaki gerçeklik ilişkisi dahi kopmuş; plaformlar yani sermaye rejimi tarafından dikkatimize el konulmuştur.”[3]

Sorunun kolektif örgütlü ayağında yatan başlık bu noktadır. Özneler, bireysel olarak kendini kurtarma, kariyerizm ya da kapitalizmden başka gelecek görememek olgusunu alternatifsiz bir hayatta yaşıyormuş gibi kavramaya başladığı an örgütlü yaşam dinamitlenmektedir. 

Özellikle iletişim olanakları, dijitalleşmenin artması, bilginin ve haberin hızlı hareket etmesi/globalleşmesi gibi olguların örgütlü mücadelenin imkanlarını ilerleteceği beklentisi gerçekçidir. Ama bu durum aynı zamanda etkili bir devrimci irade ve örgütlü müdahale imkânı kullanılmazsa örgütlü mücadelenin önünde engel(ler) haline de gelebilmektedir. İnternet ve sosyal medya ilk bakışta iletişimin demokratikleşmesi ve politik katılımın genişlemesi açısından büyük olanaklar yaratıyor gibi görünse de gerçekte bu alanların önemli bir bölümü kapitalist üretim ilişkilerinin yeni bir uzantısı haline gelmiştir.

Dijital platformlar, bireyleri kolektif siyasal pratikten ziyade sürekli tepki üretmeye yönlendiren bir politik davranış biçimi yaratmaktadır. Bu alanlarda siyaset çoğu zaman örgütlü bir mücadele pratiği olarak değil, görünürlük ve ifade üzerinden kurulan bir performans alanı haline gelmektedir. Tepki vermek, paylaşım yapmak, slogan üretmek ya da gündem tartışmalarına katılmak çoğu zaman politik faaliyetle özdeşleştirilmektedir.

Oysa politik faaliyet ile politik ifade aynı şey değildir.

Bu durum siyasal mücadelede sembolik muhalefet olarak adlandırılabilecek bir alan yaratmaktadır. İnsanlar politik olarak tepki göstermekte, fakat bu tepki çoğu zaman kolektif ve örgütlü bir eyleme dönüşmemektedir. Böylece dijital alan, bir yandan politik farkındalığı yaygınlaştırırken diğer yandan kolektif mücadele pratiklerini zayıflatan bir atomizasyon üretmektedir.

Kapitalizm açısından bu durum son derece işlevseldir. Çünkü dijital kapitalizm bireyleri yalnızlaştırırken aynı zamanda onlara sürekli bir politik ifade alanı sunarak, gerçek örgütlü siyasal müdahalenin yerine geçebilecek bir katılım illüzyonuüretmektedir.

Böylece birey kendisini politik olarak aktif hissederken, kolektif siyasal güç üretimi giderek zayıflamaktadır.

IV-) Neoliberalizmin Kolektiviteyi Tasfiyesi ve Kapitalizmin Bireyini İnşası 

Neoliberal kapitalizmin ideolojik karakteristiği yalnızca piyasa ilişkilerinin genişletilmesiyle sınırlı değildir. Neoliberalizm aynı zamanda belirli bir insan tipinin, yani kapitalizmin ihtiyaç duyduğu birey formunun sistematik biçimde üretilmesini ifade eder. Bu anlamda neoliberalizm yalnızca ekonomik bir model değil aynı zamanda kültürel ve ideolojik bir toplumsal mühendislik projesidir.

Bu projenin merkezinde kolektif olanın tasfiyesi yer alır. Sendikalar, dayanışma ağları, mahalle ilişkileri, kamusal alan ve ortak hak talepleri gibi kolektif yaşam biçimleri neoliberal dönüşümle birlikte zayıflatılmış; birey giderek yalnızlaştırılmıştır. Böylece toplumsal ilişkiler, kolektif dayanışma zeminlerinden koparılarak rekabetçi bireysel ilişkiler ağına dönüştürülmüştür.

Neoliberal ideoloji bu dönüşümü yalnızca ekonomik zorunluluklar üzerinden değil, aynı zamanda kültürel bir söylem üzerinden de meşrulaştırır. “Kendi başarının mimarı olmak”, “kişisel gelişim”, “bireysel özgürlük” ve “rekabet” gibi kavramlar, bu ideolojik dönüşümün temel söylemlerini oluşturur. Böylece sistem, bireyin başarısını bireysel yeteneklere bağlarken başarısızlığı da bireysel yetersizlik olarak tanımlar.

Bu noktada neoliberal birey, yalnızca ekonomik olarak güvencesiz değil, aynı zamanda toplumsal olarak da yalnızdır.

Toplumsal dayanışma ağlarının zayıflaması, bireyin kolektif bir gücün parçası olma hissini ortadan kaldırır. Bunun yerine birey, kendi hayatını tek başına yönetmek zorunda olan bir özneye dönüşür. Bu durum yalnızca ekonomik değil aynı zamanda psikolojik ve kültürel sonuçlar da üretir. Rekabetin sürekli teşvik edildiği bir toplumda insanlar birbirlerinin rakibi haline gelirken, kolektif mücadele fikri giderek zayıflar.

Neoliberal kapitalizm açısından bu birey tipi son derece işlevseldir. Çünkü örgütlü toplumlar kapitalizm için bir tehdit oluştururken, atomize bireylerden oluşan toplumlar yönetilmesi daha kolay yapılardır. Bireylerin birbirleriyle rekabet halinde olduğu bir toplumsal düzende kolektif siyasal müdahalenin ortaya çıkması da giderek zorlaşır.

Bu nedenle neoliberalizmin birey üretme süreci ile kolektif mücadelenin zayıflaması arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.

Kapitalizmin bireyi, kolektivitenin karşıtı olarak inşa edilir.

Dolayısıyla kolektif mücadele yalnızca ekonomik sömürüye karşı değil, aynı zamanda neoliberalizmin yarattığı bireyselleşme ideolojisine karşı da yürütülmek zorundadır. Çünkü bireyciliğin mutlaklaştırıldığı bir toplumsal düzende örgüt fikrinin güçlenmesi, aynı zamanda neoliberal düzenin ideolojik temellerinin sorgulanması anlamına gelir.

Marx tarafından ifadesini bulduğu üzere “Bireylerin özgün ve özgür gelişiminin boş bir ibare olmayı terk ettiği yegâne toplum olan komünist toplumda, bu gelişimi belirleyen tam da bireyler arasındaki bağdır; öyle bir bağ ki, kısmen ekonomik önkoşullardan ve kısmen herkesin özgür gelişimi için gerekli olan dayanışmadan ve son olarak, bireylerin faaliyetinin mevcut üretici güçler temeli üzerindeki evrensel karakterinden oluşur. O halde, burada mesele kendisi onların özgür gelişiminin genel bir koşulu olan vazgeçilmez komünist devrimi saymadığımızda bile, belirli bir tarihsel gelişim aşamasına ulaşmış bireylerle alakalıdır ve kesinlikle sadece gelişigüzel seçilmiş bireylerle alakalı değildir”[4]

Marx’ın bu tespiti, birey ile toplum arasındaki ilişkinin kapitalizm ve komünizm koşullarında nasıl farklı biçimlerde kurulduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Kapitalist toplum bireyi yalnızlaştırarak rekabetin öznesi haline getirirken, komünist toplum bireyin özgür gelişimini ancak kolektif ilişkiler içerisinde mümkün görür. Başka bir ifadeyle bireyin gerçek özgürlüğü, toplumsal bağların çözülmesiyle değil, tam tersine bu bağların özgür ve eşit ilişkiler temelinde yeniden kurulmasıyla mümkündür.

Bu nedenle neoliberalizmin bireycilik ideolojisi ile kolektif mücadele fikri arasında yalnızca pratik değil aynı zamanda tarihsel ve teorik bir karşıtlık bulunmaktadır. Neoliberal düzen bireyi toplumsal bağlarından kopararak yalnızlaştırırken, devrimci siyaset bireyi yeniden kolektif bir öznenin parçası haline getirmeyi amaçlar.

Dolayısıyla örgüt sorunu yalnızca teknik bir koordinasyon meselesi değildir. Örgüt, bireylerin dağınık deneyimlerini ve tepkilerini ortak bir siyasal hatta dönüştüren; toplumsal çelişkileri bilinç düzeyine taşıyan ve kolektif iradeyi mümkün kılan tarihsel bir araçtır.

Bu nedenle kapitalizmin bireyini aşmanın yolu, yalnızca bireysel farkındalık üretmekten değil, kolektif siyasal örgütlenmenin yeniden inşasından geçmektedir.

V-) Örgüt Neden Gereklidir? İnsanlar Neden Kendi Kendine Hareket Etmez? Kendiliğindenlik ve Sınırları

Kapitalist toplumların kriz dönemlerinde sıkça dile getirilen bir soru vardır: “Bu kadar kriz, eşitsizlik ve adaletsizlik varken insanlar neden harekete geçmiyor?” İlk bakışta bu soru oldukça makul görünür. Ancak bu sorunun içerdiği varsayım çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü kapitalist toplumlarda krizlerin derinleşmesi, toplumsal hoşnutsuzluğun artması ya da yaşam koşullarının ağırlaşması tek başına kolektif ve örgütlü bir siyasal hareket üretmez. Tarihsel deneyimler, toplumsal çelişkilerin varlığının otomatik biçimde devrimci bir bilinç ya da örgütlü mücadele yarattığını değil, aksine çoğu zaman bu çelişkilerin bireysel hoşnutsuzluk biçimlerinde dağıldığını göstermektedir.

Bu durum Marksist teoride uzun süredir tartışılan bir meseleyle yakından ilişkilidir. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde benzer sömürü koşullarını paylaşan bireyler nesnel olarak bir sınıf oluştururlar. Ancak bu nesnel konum, onların kendilerini kolektif bir siyasal özne olarak kavramalarını kendiliğinden sağlamaz. Marx’ın ifade ettiği biçimiyle sınıfın “kendisi için sınıf” haline gelmesi, yani ekonomik konumun siyasal bilinçle birleşmesi tarihsel ve siyasal bir sürecin ürünüdür. Bu dönüşüm kendiliğinden değil, belirli bir örgütlenme ve siyasal müdahale aracılığıyla gerçekleşir.

Dolayısıyla toplumsal krizlerin kendiliğinden siyasal bir harekete dönüşeceğini varsayan yaklaşım, politikayı nesnel koşulların otomatik bir sonucu olarak gören indirgemeci bir anlayışa dayanır. Oysa siyasal mücadele, nesnel çelişkilerin basit bir yansıması değil, bu çelişkilerin belirli bir bilinç ve irade aracılığıyla dönüştürülmesi sürecidir. Toplumsal hoşnutsuzluk ile siyasal hareket arasındaki mesafe tam da bu noktada ortaya çıkar. İnsanlar yaşadıkları sorunların farkında olabilirler, hatta bu sorunlara yönelik güçlü bir öfke de hissedebilirler. Ancak bu öfkenin kolektif bir siyasal hatta dönüşebilmesi için, bireysel deneyimlerin ortak bir anlam çerçevesi içerisinde yeniden kurulması gerekir.

İşte örgüt tam da bu noktada tarihsel bir rol üstlenir. Örgüt, bireylerin dağınık deneyimlerini ve tepkilerini bir araya getirerek onları kolektif bir siyasal bilinç haline getiren araçtır. Aynı zamanda örgüt, toplumsal çelişkilerin yalnızca yaşanmasını değil, anlaşılmasını ve dönüştürücü bir eyleme yönelmesini mümkün kılar. Başka bir ifadeyle örgüt, toplumsal deneyim ile siyasal bilinç arasındaki boşluğu dolduran tarihsel bir mekanizmadır.

Neoliberal kapitalizmin atomize ettiği toplumlarda bu mekanizmanın önemi daha da artmaktadır. Çünkü neoliberal düzen bireyleri yalnızlaştırırken aynı zamanda kolektif yaşam biçimlerini sistematik biçimde zayıflatmaktadır. İşyerlerinin parçalanması, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, sendikal örgütlenmenin gerilemesi ve kamusal alanın daralması gibi süreçler bireylerin kolektif deneyim üretme zeminlerini de ortadan kaldırmaktadır. Bu koşullar altında toplumsal öfke ortadan kalkmaz; ancak çoğu zaman bireysel bir hoşnutsuzluk biçiminde ortaya çıkar. İnsanlar yaşadıkları sorunların kaynağını sistemsel bir düzeyde kavramak yerine, çoğu zaman kendi bireysel başarısızlıkları ya da kişisel koşulları üzerinden yorumlama eğilimi gösterirler.

Bu durum neoliberal ideolojinin yarattığı bireyselleşme söylemiyle de yakından ilişkilidir. Başarı bireysel yeteneklerin sonucu olarak sunulurken başarısızlık da bireysel yetersizlik olarak tanımlanır. Böylece toplumsal sorunlar bireysel kaderler biçiminde algılanmaya başlanır. Bu ideolojik çerçeve içerisinde insanlar yaşadıkları eşitsizlikleri kolektif bir mücadele konusu haline getirmek yerine, çoğu zaman bireysel çözümler aramaya yönelirler. Rekabetin sürekli teşvik edildiği bir toplumsal düzende bireyler birbirlerinin rakibi haline gelirken, kolektif mücadele fikri giderek daha uzak ve soyut bir olasılık olarak görünür.

Bu nedenle “insanlar neden tepki vermiyor?” sorusunun tek bir yanıtı yoktur. İnsanlar çoğu zaman tepki verirler; fakat bu tepki örgütlü bir siyasal müdahale ile birleşmediği sürece kalıcı bir dönüşüm yaratma kapasitesine ulaşamaz. Tepki, örgütlenmediği ölçüde geçici ve dağınık kalır. Öfke, kolektif bir bilinçle birleşmediği sürece bireysel hoşnutsuzluk biçiminde dağılır. Bu nedenle örgüt sorunu yalnızca mücadeleyi koordine eden teknik bir mesele değildir. Örgüt, bireysel deneyimleri kolektif bir anlam çerçevesinde yeniden kuran ve toplumsal çelişkileri siyasal bir yönelime dönüştüren tarihsel bir araçtır.

Kapitalizmin bireyi atomize ettiği bir çağda örgüt sorunu bu nedenle daha da merkezi bir önem kazanmaktadır. Çünkü kapitalizm bireyler üretir; fakat tarihsel dönüşümler bireylerin tek tek tepkileriyle değil, kolektif ve örgütlü toplumsal güçlerle gerçekleşir. Dolayısıyla örgüt yalnızca mücadeleyi mümkün kılan bir araç değil, aynı zamanda kapitalizmin yarattığı bireyselleşme ve parçalanma süreçlerine karşı toplumsal olanın yeniden inşasının da temel koşuludur.


[1] Kesintisiz Hareket ve Devrimci Karşı Çıkışa Doğru – Bölüm 1

[2] Karl Marx – Kutsal Aile / Yabancılaşma ve Proleterya

[3] Kesintisiz Hareket ve Devrimci Karşı Çıkışa Doğru – Bölüm 1

[4] Karl Marx – Alman İdeolojisi

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir