
Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmelerle birlikte neo-faşist saldırganlık döneminde yeni bir evreye geçilmiş durumdadır. Birleşik bir devrimci karşı çıkışın ve anti-emperyalist, anti-faşist bir karşı koyuşun belirleyici olduğu dönemsel bir evreye girmekteyiz. Devrimci bir karşı çıkış odağının yaratılması vbu karanlığı yırtması kaçınılmaz bir sorumluluktur; eğer bu fırtınayı göğüsleyemezsek, siyasal dinamikleri içerisinden çıkışın daha da güçleşeceği karanlık ve karmaşık bir döneme evrileceğiz.
I-) Anti Faşist Mücadele, “Hala” Karmaşık Görevler Bütünüdür
AKP-MHP iktidarının devlet aygıtı içerisinde kurduğu siyasal düzlem ve yapılanmanın, 15 Temmuz 2016 süreci sonrasında oluşturduğu fiili düzlemle birlikte daha da pervasızlaştığı tartışmasızdır. Bu pervasızlık gittikçe fiili bir durum olmaktan çıkarak kurumsal bir üst mertebeye ilerlemektedir. Bir yanıyla “yeni nesil çeteler” adı verilen yapılarla geliştirilen de facto şiddet atmosferi ve halka yönelen faşist saldırılarla yönetememe krizinin yaratacağı olası boşluk (siyasal, ekonomik, hegemonik ve blok içi “gerilimli denge olguları kastedilmektedir” )tabandan boğulmak istenmekte; diğer yanıyla devlet içi bloklardaki yeniden dizilimle halkların muhalefet eğilimleri devletin zor aygıtlarıyla ezilmeye çabalanmaktadır.
Faşizmin saldırılarının gelişen yönlerini birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Nitekim gelişen saldırılar artık birbirini besleyecek dinamiklerle ilerlemektedir. Mahallelerde uyuşturucu çeteleri ve yeni nesil mafya grupları direnme eğilimlerine yönelik boğucu etkisi bir yandan örgütlerken diğer yandan selefi, cihadist ya da gerici yapılanmalarla gelişen saldırı eğilimleri örgütlenmektedir. Yargı ve kolluk pratiklerinin de devrimci ve demokrat eğilimlere yönelik örgütlendiği düşünüldüğünde faşizmin kurumsallaşması için yeni bir sürecin ilan edildiğini görmek gerekmektedir. Dolayısıyla ideolojik ve pratik hegemonya mücadelesi birbiriyle birleşik zeminlerle ilerlemektedir.
Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı nezdinde yapılan değişiklikler de pratik ve politik saldırıların kurumsal zeminde de pratik zeminde de eş güdümlü şekilde ilerletileceğinin bariz bir ilanıdır.
Bu bağlamda faşizme karşı mücadele çok katmanlı, ideolojik ve pratik bir mücadele görevleri bütünü hali olarak varlığını korumaktadır. Mahallelerden fabrikalara; okullardan taşraya, köylere, kent merkezlerine uzanan hatta faşizmin çok yönlü, çok şekilli, çok akıcı ve çok boyutlu saldırılarına karşı anti-faşist mücadeleyi devrimci bir iktidar hattına kanalize ederek örgütlemek hayati önemdedir.
Keçiören’de gerici grupların laiklik karşıtı eylemlerine yönelik saldırılarına karşı emekçi kesimler tarafından geliştirilen karşı koyuş ile DGD-SEN öncülüğündeki Migros emekçilerinin talepleri; kadın cinayetleriyle iş cinayetleri birbirinden yalıtılmış şekilde ele alınamayacak anti faşist mücadele zeminleri içermektedir.
Dolayısıyla ezilenler blokunun asgari müştereklerde bir kitle hareketi olarak örgütlenmesi ve bu çalışmayı örgütleyecek devrimciliğin inşası yakıcı bir görev olarak varlığını sürdürmektedir.
II-) 19 Mart Mücadelesinden Çözüm Sürecine Akan Zamanda Pozisyonlar ve Demokrasi Mücadelesi
Emperyalizmin içsel bir olgu olarak kendisini örgütlediği; bağımlı kapitalist biçime eşlik ederek bununla birlikte alt emperyal hamle kapasitesinin yakın coğrafyamızda sonuç doğurduğu bu düzen, emperyalist – kapitalist dünya düzeninden bağımsız gelişmeyen iç dinamikleri taşımaktadır.
ABD Devlet Başkanı Donald Trump şahsında şekillenen anlayış ve İsrail ittifakının öncülüğünde girişilen yeni Ortadoğu sürecinin dizaynında, Türkiye sermaye sınıfına ve iktidarına verilen rol AKP-MHP iktidarı tarafından kararlılıkla yerine getirilmeye çabalanmaktadır.
Bir yanıyla Suriye’de Cihadist HTŞ rejiminin tahkiminde oynanan rol; bir yanıyla İran’da örgütlenmesi beklenen olası rejim değişikliğine yönelmiş hamleler öncesinde Ortadoğu sahası, bu projelerin önüne engel yaratabilecek öznelerden tamamen arındırılmak istenmektedir. Dolayısıyla AKP-MHP rejiminin iç siyasette kendisini tahkim etmek üzere yöneldiği hamleler, ABD ve AB tarafından tanınan “meşruiyet zemininde” tam gaz sürmektedir.
Barış ve demokratik toplum sürecinde ilerlenirken, en basit düzlemde beklenen gelişmeler sağlanmaz/kısmi söylemlerle geçiştirilirken; CHP ve devrimci-demokrat toplumsal muhalefet güçlerine yönelen saldırılar artarak devam etmektedir.
Muhalefet güçlerinin barış ve demokrasi talebini örgütlü bir şekilde iktidarın karşısına dik(e)mediği bu süreçte, faşizmin kaçınılmaz olarak “demokratikleşme ya da barış” meselelerini -kendi sınırlarına dayanmamasını temin ettikten sonra- teknik bir sorun olarak görmesi; teknik hamleler yanında özü ve gerçeği tartışacak özneleri de tasfiyeye girişmesi siyasal alandaki krizi derinleştirmektedir.
Bu bağlamda devrimci bir halk muhalefetinin asgari demokratik müştereklerde ortaklaşarak ilerleme zeminleri yaratması hayati önem kazanmış vaziyettedir.
Özellikle 19 Mart sürecinde gelişen direnme eğilimlerinin, halkların emekçi ve ezilen karakteriyle birleşmeyen bir siyasal durum örgütlenmediği müddetçe duvara toslayacağı yeniden ispatlanmıştır. Büyük oranda öğrenci gençliğin dönemsel çıkışlarının ürünü olarak kendisini örgütleyen; emekçi karakterli ve halkların devrimci odağı olmaksızın ilerleyen bir direnme eğiliminin – 19 Mart ve sonrası gibi – başarıya ulaşmadığı da yeniden ispatlanmış vaziyettedir.
Dolayısıyla emek çelişkisi ve ezilenler ilişkisini esasa almayan odakların yarattığı dinamizmden tek yönlü bir devrimci çıkış beklemenin olanaksızlığı – örnekte gençlik hareketi – mücadelenin gelişecek seyri bakımından önemli dersler içermektedir. Reformist ve liberal “sol eğilimlerin” bu sürece bakış açısı indirgemeci bir örgütlenme anlayışıyla sınırlı olabilir. Ancak gerçek örgütlü mücadele, bu sınırları aşacak bir devrimci halk örgütlenmesi olmaksızın saman alevi gibi parlayıp sönmeye mecburdur.
19 Mart sürecinde ODTÜ, Ankara Üniversitesi, İÜ, Boğaziçi gibi sürükleyici odakların bundan çok kısa bir süre sonra üniversitelerinden adeta sürülürken 15-20 kişilik eylemler örgütlemekle sınırlı kalan eğilimleri de bu gerçeği yeniden gözler önüne sermiştir.
III-) Somut Örgütsel ve Siyasal Görevler
Faşizmin saldırılarının karakteri, aynı zamanda karşı hegemonya ve siyasal hamle olgularının nereden inşa edileceğine dair de yol gösterici öğeler içermektedir.
Bugün toplumsal dinamikleri boğmaya yönelen saldırıların odağında tekil gruplar ya da olgular bulunmamaktadır. Bu saldırılar çok boyutlu, hızlı değişen ve çok yaygın alanlarda gerçekleşen saldırılar olmakla birlikte esasında tek bir gerçek mevcuttur: Yeni bir siyasal düzenin neoliberal kapitalizm ve emperyalizm icazetli olarak inşa edilmesinin hem pratik hem kurumsal olarak gerçekleştirilmesi adına atağa kalkılmıştır.
Bugün için aciliyetli görev, alanlara ve öznelere yönelen saldırıları o mecrayla sınırlı görmeyerek; bütünlüklü bir saldırının hizmetinde olan parçalar olarak ele almakla mümkündür. LGBTİ+’lara yönelecek bir saldırı yasasıyla laiklik mücadelesine yönelen saldırılar; uyuşturucu çeteleri tarafından örgütlenen bataklıkla boğulmak istenen emekçi havzalar arasında kaçınılmaz bağlar bulunmaktadır. Her şeyden önemlisi de bu bağlar, üst mertebede yeni bir siyasal anlayışın inşasında bütünlüklü bir faaliyetin parçalarıdır.
Ancak hesaba katmadıkları bir şey var: Halk var!
Ezilenler blokunun inşası ve emeğin özgürleştireceği ana bir odakta birleşen mücadele dinamikleri; birleşik devrimci bir muhalefet olarak ayaklarının üzerinde yükselmelidir.
Bugün görev, anti-faşist mücadeleyi salt bir savunma refleksi olarak değil; emek çelişkisini, ezilenlerin ortak çıkarlarını ve halkların demokratik taleplerini esas alan birleşik bir siyasal hat olarak yeniden kurmaktır. Gençliğin dinamizmi, işçi sınıfının örgütlü gücüyle; kadınların, Kürt halkının, LGBTİ+’ların ve tüm ezilen kesimlerin eşitlik ve özgürlük talepleriyle birleşmediği müddetçe kalıcı bir siyasal dönüşüm yaratmak mümkün değildir. Parçalı direnişler, sınıfsal ve siyasal bir merkezde buluşmadıkça dönemsel çıkışlar olarak kalmaya mahkûmdur. Bu nedenle anti-faşist mücadele; mahallede, kampüste, fabrikada ve yaşamın tüm alanlarında örgütlü, süreklilik arz eden ve iktidar perspektifi taşıyan bir hatta kavuşturulmalıdır.
Yaklaşan fırtına karşısında mesele yalnızca direnmek değil; karşı hegemonya inşa etmektir. Neoliberal kapitalizmin ve emperyalist dizaynın içerideki siyasal tahkimatına karşı, bağımsızlıkçı, halkçı ve emek merkezli bir siyasal odak yaratılmadığı sürece krizler yalnızca yönetim biçimlerini değiştirir; düzenin özüne dokunmaz. Dolayısıyla bugün tarihsel sorumluluk, ezilenler blokunu asgari demokratik müştereklerde birleştiren; direnme ve karşı mücadele diyalektiğini birlikte kuran; anti-emperyalist ve anti-faşist zeminde birleşik bir devrimci halk muhalefetini inşa etmektir. Rüzgârı göğüslemenin yolu budur; fırtınayı yaracak olan da budur.



