Teolojik Hülyadan Politik Projeye: Siyonizm’in Doğuşu
Davud ve Süleyman peygamberlerin liderliğinde kurulan Yehuda Krallığı’nın merkezi olan Kudüs’e ve Yehova’nın Tevrat’ta vaatte bulunduğu topraklara (*1) bir bütün olarak geri dönüşü temel alan Siyonizm, binlerce yıldır sürgün hayatında olan Yahudiler tarafından hülya olarak yaşatılmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde Siyonist düşlerin bir devlette vücut bulması amacıyla çeşitli iş birliklerine girişen Yahudiler, 1914’te Birinci Paylaşım Savaşı başladığında Osmanlı egemenliğinde bulunan Filistin topraklarına göç etmek için göç yollarının açılması ve Yahudi kolonilerinin kurulmasının hızlandırılması amacıyla İngilizlerle ve Almanlarla görüşmelere başlamıştır.
Kendilerini -Siyonizm’i politik bir tabana oturtması dolayısıyla- Siyonizm’in kurucusu olarak bilinen Theodere Herzl’in takipçisi olarak adlandıran bir grup, Almanlarla görüşme yürütürken, liderliğini kurulacak olan İsrail Devleti’nin ilk başkanı olan Weizmann’ın yaptığı başka bir grupsa İngilizler ile görüşmekteydi. Osmanlı’nın İttifak Bloğu’nda savaşa girmesiyle Siyonistler, Almanya’nın amaçları doğrultusunda kullanılamayacağını anlayarak pusulayı İngilizlere çevirdi.
Emperyalist Mutabakatlar ve Filistin’in Sömürgeleştirilmesi
İngilizler, Filistin topraklarının işgali ve Süveyş Kanalı’nın kontrolü konusunda Yahudiler ile mutualist bir ilişki kurmuştu. Bu ilişki Siyonist Dernekleri Başkanı Lord Rotschild’in İngiltere Dışişleri Bakanı’na sunduğu içerisinde “Filistin’in Yahudilerin milli yurdu olarak tanınması”, “Yahudi Milli Kolonizasyon Teşkilatı’nın kurulması” gibi Filistin coğrafyasında bir Yahudi devletinin kurulmasının önünü açan konulara değinilen deklarasyon Balfour tarafından kabul edilmiştir. (*2)
Sonraki yıllarda San Remo Konferansı ve Milletler Cemiyeti Konseyi ile Filistin yurdunda bir Yahudi Devleti kurulmasını kararı desteklenmiştir.
Mandadan Devlete: İsrail’in Kuruluşu ve Nakba’nın Sürekliliği
2.Paylaşım Savaşı sonrası güç kaybeden İngiltere, taraflar arasında gerçekleştirdiği görüşmelerden sonuç alamayınca konuyu BM’ye taşımış ve Filistin Özel Komitesi kurulmuştur. 11 üyeden oluşan komite Filistin’in çeşitli yerlerine görüşmeler için gitmiş bu sırada Yahudiler komiteyle her türlü temasta bulunurken Araplar herhangi bir iletişim ve iş birliğini reddetmiştir.
Komite çoğunluk oyla “İngiltere’nin bölgedeki mandasına son verilmesi, Arap ve Yahudi devletlerinin kurulması ve Kudüs’ün yönetiminin BM tarafından görevlendirilecek olan bir konseye bırakılması” kararlarını vermiştir ve 1948’de İsrail Devleti kurulmuştur. Böylelikle 1917’den bu yana süregelen Filistin’in Yahudileştirilmesi çalışmaları -bölgedeki %6 Yahudi nüfusuna karşılık- Araplara kıyasla çoğunluk toprağa sahip olan bir devletin kurulmasıyla taçlandırılmıştır.
Batılı güçlerden her daim maddi-manevi destek alan İsrail, satın alma ve savaşlarda işgal etme yoluyla toprak sahibi olma çalışmalarını hızlandırarak bir ulusu topraksızlaştırmaya ve yurdundan etmeye başlamış; Filistin halkının Nakba adını verdiği felaket günümüze kadar devam etmiştir.
Sürgün, Mültecilik ve Silahlı Öz Savunmanın Doğuşu
Nakba yüzünden başka ülkelere göç etmeye zorlanan Filistin halkı, öz savunma girişimlerinde bulunarak çeşitli ideolojik farklılıklara sahip örgütler kurmuş ve bağımsızlık mücadelesi vermiştir.
Bu örgütlerden ilki 1959’da Yaser Arafat tarafından kurulan ve o dönemde yükselen Arap Milliyetçi Hareketi’ne karşın önce Filistin’in özgürleşmesini savunan, yani Filistin milliyetçisi olan El-Fetih’tir.
El-Fetih ve FKÖ: Ulusal Kurtuluşun İlk Çerçevesi
Sonraki yıllarda yine Yaser Arafat tarafından, direniş örgütlerini tek çatı altında toplamak ve harekete yön vermek amacıyla kurulacak olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) de kısa süre sonra büyük ölçüde El-Fetih hakimiyetine girmiştir. FKÖ’nün temel amacı çevre devletlerle eşit, bağımsız bir devlet kurmak; kaynakları ulusallaştırarak birleştirmektir.
İsrail içerisinde mücadele veremese de farklı ülkelerdeki mülteci yoğunluklu bölgelerde gerilla yoluyla hastane, okul gibi kamu hizmetlerini kontrole alarak ve bölgede güvenliği sağlayarak var olmuştur.
1967 Yenilgisi ve Arap Milliyetçiliğinin Krizi
1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşları’nda İsrail, Batılı güçlerden gelen tank, uçak vb. yardımlar ve devlet kuruluşunun ardından dışardan gelen Yahudi göç dalgasının askeri anlamda kullanılmasıyla; Mısır, Suriye ve Ürdün’den oluşmakla birlikte diğer Arap devletlerinden de askeri manada destek alan ittifakı —Batı Şeria, Kudüs, Gazze, Golan Tepeleri gibi yerleri alarak— ezici şekilde yenmiştir.
Ürdün’ün savaş öncesi süreçte Yahudilerle iş birliği geliştirmesinin onlara da saldırılmasını engellememiş olması ve bu sırada Ürdün’ün “CIA İsrail’in bize saldırmayacağını söylemişti.” açıklamasıyla emperyalistlere tam teslimle atıl ve çaresiz kalmış olması da tarihten çıkarılması gereken bir derstir.
Sosyalist Seçenek: Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin Ortaya Çıkışı
Bu yenilgi direniş hareketindeki Arap milliyetçiliği gibi bazı noktaların sorgulanmasına sebep olmuş ve mücadelede sosyalist hareketin alternatif bir kurtuluş olarak yükselmesine neden olmuştur. Arap Milliyetçi Hareketi’nin kurucusu olan George Habash’ın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni (FHKC) kuranlardan (1967) olması bunun örneği olarak değerlendirilebilir.
FHKC kendini Marksist-Leninist olarak nitelendiren bir örgüttür; mücadelelerinin odağında silahlı direniş vardır.
Silahlı Mücadele, Kitle Sorunu ve Örgütsel Ayrışmalar
Ürdün’de 5 bine yakın militana ve askeri darbe korkusu yaratabilecek direniş örgütleri hakimiyetinde bölgelere sahiptiler. El Fetih’in aksine yalnızca kendi mücadelelerine odaklanmayarak bölgedeki emperyalistlerle mücadeleyi de odaklarına almışlardı; lakin bu perspektif sosyalist devrimi değil, yalnızca iş birlikçilerle mücadeleyi esas alıyordu.
Kitleye dokunan ve onu örgütleyen bir anlayışa sahip değildi ve örgüt içinde ilerleyen yıllarda yaşanacak olan “Demokratik Cephe” ayrışmasının temel sebebi buydu. FHKC, 1970’lerdeki uçak kaçırma, rehin alma gibi eylemleriyle tanınmış ve bazı ülke ve oluşumlar tarafından terör örgütü listesine alınmıştır.
Filistin Komünist Partisi’nin 2. Paylaşım Savaşı sonrası dağılışı ve komünistlerin genel dağınıklığı üzerinden Filistin devrimci hareketinde büyük boşluklar ortaya çıkmıştır. Özellikle 1967 Altı Gün Savaşları neticesinde Nasırcı anlayışın Filistin solu üzerinde etkisinin azalmasıyla birlikte hareketlerin dönüşümü ve yeni hareketlerin ortaya çıkışı döneminin başlangıcı da oluşmuştur. Bu durumlardan en önemlisi ise George Habaş öncülüğünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) kurulmasıyla birlikte FKÖ’ye dahil olma sürecidir.
FHKC’nin kuruluşu akabinde FHKC – Genel Komutanlık ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDHKC) ayrılıkları yaşanmıştır. Demokratik Cephe ayrımının temelinde kitle çalışması yerine devrimci şiddetin öncelendiği FHKC anlayışının eleştirisi üzerinden kitle çalışmasına ağırlık verilmesi – net Marksist ton tutturulması; aşamalı devrimci fikre mesafe gibi unsurlar söz konusu olmuştur. FHKC-GK ayrılığında ise sebeplerin kaba haliyle silahlı mücadeleyi tek ve mutlak yöntem olarak ele almak ve de Suriye rejimiyle daha yakın ilişkiler kurmak üzerinden tarif edildiği görülebilecektir. FHKC’de ayırt edici unsur, Filistin hareketinden farklı olarak Filistin’in tamamen Siyonist işgalden kurtarılması üzerinden kurulmuş politikasıydı. Dolayısıyla birleşik bir sosyalist hat oturtulamamasının bu ayrımlar yanı sıra FHKC’nin diğer iki gruba nazaran daha belirleyici bir kimliğinin olmasından kaynaklı olduğu söylenebilecektir.
FKÖ’nün Devletleşme Arzusu ve Uzlaşma Siyasetine Evrimi
Filistin devrimci hareketinin gerileme ilişkisiyle FKÖ’nün evrim süreçleri arasında da önemli bağlantılar mevcuttur. FKÖ ve özelde El-Fetih’in büyük oranda kolektif özgürleşme ve ulusal kurtuluştan toprak üzerinden iktidar kurma ilişkisini öncelemesi – dolayısıyla tanınan devlet ve muhataplık ilişkisini yegâne esas alması – iktidar mücadelesinin içini boşaltam bir eğilimi geliştirmiştir. Bu durum kaçınılmaz olarak FKÖ’nün meşru temsilci olarak görülmesi eğilimiyle birlikte Filistin silahlı mücadelesinin daha çok müzakereye dönük bir siyaset anlayışıyla ikame edilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu durum Filistin mücadelesinin diplomatik kanal ile militan mücadelesi arasındaki farkın açılması şeklinde bir sonucu olmuş; bu sonuçtan Filistin devrimci hareketi de kaçınılmaz olarak etkilenmiştir.
Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ve nihai cisimleşmesi ise Oslo Anlaşmaları ile yaşanmıştır. 1990’lı yıllarda Filistin direnişinin askeri yenilgilerden daha çok siyasal ve örgütsel yenilgilerle şekillendiği bir süreç başlamıştır. Özellikle Birinci İntifada’nın yarattığı kitlesel militan enerji, direnişin merkezi yapısı olan FKÖ ve hakim özne El-Fetih tarafından devrimci bir hatta evrilemediği için uzlaşma siyaseti gittikçe kurumsal bir hal almaya başlamıştır.
FKÖ’nün Lübnan’dan çıkarılmasıyla birlikte Filistin’den tecrit edilmiş bir yapıya dönüşmesi; SSCB’nin çöküşüyle birlikte erozyona uğrayan dayanışma ve ittifak ilişkileriyle birlikte FKÖ ve dolayısıyla El-Fetih’in stratejisi meşruiyet ve tanınma zeminine kaymıştır. Bu durum da kaçınılmaz olarak devrimci hamlelerin tasfiyesiyle birlikte uzlaşma girişimlerini daha güçlü hale getirmiştir.
1993 Oslo Anlaşmaları neticesinde direnişin barış süreci altında kurumsal tasfiyesi metin altına alınmış; yerleşimci odaklı sömürgecilik daha aktif bir şekilde ilerlemeye başlamıştır. Bu durumun sonucu ve somut ürünü olan Filistin Yönetimi ise işgal koşullarında oluşmuş bir yarı – devlet ancak Siyonizmin tam denetiminde bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan meşruiyet tanınması ihtimaline karşı direnişi örgütleyen özne olmaktan direniş örgütlerini ve direnişin kendisini denetleyen bir iç denetim aygıtına evrilmesi kaçınılmaz olmuştur.
Sonuç olarak El Fetih’in gittikçe ulusal bir kurtuluş hareketinden bürokratik aygıta dönüşmesi, sol odaklı mücadele dinamiklerini zayıflattığı gibi militan mücadele zeminleri ve bölünmüşlük ilişkileri üzerinden Filistin devrimci hareketinin de inandırıcılığı/meşruiyet zeminlerini zayıflattı. Oslo Anlaşmaları ve El – Fetih çizgisinin uzlaşmacı hattının sonucu, ulusal hareketi dağınık, örgütsüz, hedefsiz ve savunmasız hale getirmesi olmuştur. Böylece İslamcı hareketlerin yükselişi için ortaya çıkan muazzam boşluk, adeta örgütlenme açısından ciddi bir imkân olarak kendisini göstermiştir.
Hamas’ın Yükselişi ve Filistin Devrimci Hareketinin Zayıflaması
Yukarıda anlatılan süreç neticesinde ilk ifade edilmesi gereken husus Hamas’ın yükselişinin Filistin halkındaki ani bir ideolojik sıçrama ya da dönüşüm olmadığı; Filistin sol tandanslı hareketlerinin bölünme, çözülme ve ideolojik yenilgilerinin yarattığı uzun erimli boşluğun doldurulması sonucu olduğudur. Dolayısıyla solun geri çekilişi, kaçınılmaz olarak ulusal kurtuluşçu çizgiyle birlikte ilerleyen İslami direniş çizgilerinin toplumsallaşmasıyla ikame edilmeye başlanmıştır.
Özellikle Oslo Anlaşmalarıyla birlikte El-Fetih odaklı anlayış için Filistin direnişinde direnişin meşru olmaktan ehlileştirilmesi ve denetlenmesi gereken bir faaliyet şeklinde yorumlanması; direniş hareketlerinin bizzat Filistin Yönetimi tarafından marjinalleştirilmesi ya da tasfiye edilmesi, geniş kitleler açısından bir temsil krizi örgütlemiştir.
Reel sosyalizmin çözülüşüne eşlik edecek şekilde Filistin solunun kitleyle süreklilik arz eden temas alanları inşa edememesi, silahlı eylemi siyasal örgütlenmenin alternatifi şeklinde ikilik darlığında okuması, Oslo sonrası tasfiye sürecine karşı bir süreç geliştirememesi ile birlikte Filistin toplumunun gündelik hayatına müdahale imkanlarından düşmesi Filistin solunun güç olması önünde bir engel teşkil etmeye başlamıştır.
Bu gündelik yaşam boşluğunda Hamas başta olmak üzere İslami Cihat vb. yapılar gündelik yaşamda kitle bağlarını yeniden inşa eden ve de bunu din referansıyla örgütleyen bir zeminde kendilerini var etmişlerdir. Hamas büyük oranda silahlı faaliyet zeminleri yanı sıra sosyal yardım ağları inşa eden, eğitim – sağlık – sosyal alan gibi faaliyetleri örgütleyen, din referanslı ahlaki ve toplumsal bir düzen vaadi sunan hareket olarak kendisini örgütlemiştir. Dolayısıyla Hamas, büyük oranda Filistin solunun terk ettiği/örgütleyemediği alanları doldurarak ideolojik iknadan ziyade ulusal kurtuluş mücadelesini somut temas zeminleri üzerinden kendi ideolojik çizgisine eklemlemeyi başarmıştır.
Ulusal kurtuluşun dini referans ile temellendirildiği, sınıf eksenli söylemlerin yerini ümmetçi bir bütünlük anlayışının aldığı bir tür ahlaki-inanç temelli seferberlik, ulusal kurtuluş hareketinin belirleyici rengi olmaya başlamıştır. Hamas’ın yükselişiyle eş güdümlü olarak El-Fetih’in gerilemesi Filistin mücadelesi içerisindeki bölünmeyi de derinleştirmiş; nihayetinde Gazze ve Batı Şeria şeklinde direnişin ortaklaştığı zeminler yerine bölünmüş bir zemin ortaya çıkmıştır.
Devrimci hareket, yalnızca silahla değil; gündelik hayatı, toplumsal ihtiyaçları ve kitle örgütlenmesini kapsayan bütünlüklü bir siyaset üretmediği sürece, yerini otoriter, ideolojik olarak kapalı ve çıkmaz üreten yapılara bırakır.
İran ve Lübnan Hizbullahı’nın Sürece Etkisi
Hamas’ın yükselişi ve Filistin içi dengelerde belirleyici bir aktör haline gelmesi, yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz. Bu süreç aynı zamanda Ortadoğu’daki bölgesel güç dengeleri ve özellikle İran ile Lübnan Hizbullahı tarafından şekillendirilen “direniş ekseni”nin Filistin sahasına müdahil olmasıyla yakından ilişkilidir.
Oslo süreciyle birlikte FKÖ ve El-Fetih çizgisinin Batı merkezli diplomasiye eklemlenmesi, Filistin direnişini emperyalist sistem içinde denetimli ve sınırlandırılmış bir hatta sürüklerken; İran ve Hizbullah, bu uzlaşmacı hatta karşı askeri direnişi meşru ve gerekli gören bir alternatif merkez olarak öne çıkmıştır. Hamas, özellikle 2000’li yıllardan itibaren bu eksenle kurduğu ilişkiler sayesinde askeri kapasitesini geliştirmiş, lojistik destek sağlamış, mali güce erişmiş ve bölgesel direniş anlatısının bir parçası gibi ifade edilmeye başlamıştır. Ancak bu durumun kaçınılmaz sonucu ve çelişkisi şu olmuştur: Bir yandan Hamas, İran ve Hizbullah desteği sayesinde İsrail’e karşı askeri olarak daha dayanıklı bir yapı kazanmış; Gazze’de uzun süreli bir direniş kapasitesi oluşturmuştur. Öte yandan bu bağ, Filistin direnişini bölgesel güç mücadelelerinin bir bileşeni haline getirerek, mücadelenin öznesini Filistin halkından kısmen koparmıştır.
Sonuç Olarak: Neden Hala Devrimci Bir Karşı Çıkış Gerekli Olduğu Kadar Mümkündür?
Filistin meselesinin bugün geldiği nokta, “direnişin tükendiği” değil mevcut direniş biçimlerinin tarihsel sınırlarına dayandığı bir momenttir. Ulusalcı uzlaşma siyaseti Filistin’i özgürleştirememiş; İslamcı örgütler hattı ise mücadeleyi kalıcı bir askeri gerilim ve yönetilen kriz döngüsüne hapsetmiştir. Bu tablo, sol bir çıkışın imkânsızlığını değil tersine zorunluluğunu göstermektedir.
Sol bir perspektifin gerekliliği, herhangi bir ideolojik sadakatten değil; Filistin toplumunun somut ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır.
Birincisi, Filistin sorunu yalnızca bir “ulusal egemenlik” sorunu değildir. Bu sorun; topraksızlaştırma, mülksüzleştirme, emek gücünün parçalanması, mültecilik ve sürekli güvencesizlik üzerinden ilerleyen yerleşimci-sömürgeci bir sınıf rejiminin ürünüdür. Bu rejimle mücadele, kaçınılmaz olarak sınıfsal bir perspektifi, yani sol bir hattı gerektirir. Ne El-Fetih’in devletçi bürokrasisi ne de Hamas’ın ya da İslami Cihat’ın dinsel seferberliği bu yapıyı hedef alabilmektedir.
İkincisi, Filistin direnişinin tarihsel yenilgileri, silahlı mücadelenin kendisinden değil silahın kitle siyasetinin yerine ikame edilmesinden kaynaklanmıştır
Üçüncüsü, uzlaşma siyaseti Filistin’i özgürleştirmediği gibi direnişi içerden çürüten bir yönetim aygıtı üretmiştir. Buna karşılık, İran–Hizbullah eksenine eklemlenen direniş hattı ise Filistin mücadelesini bölgesel güç dengelerinin tali bir unsuru haline getirmiştir. Sol bir perspektif, her iki hattın da ötesinde Filistin halkının siyasal öznesini yeniden inşa etmeyi hedefler. Ne emperyalist diplomasiye ne de bölgesel güçlerin stratejik hesaplarına yaslanır.
Dördüncüsü, Filistin toplumu bugün yalnızca işgal altında değil; aynı zamanda örgütsüzdür. Eğitim, sağlık, barınma, emek ve kadın mücadelesi gibi alanlar ya bürokratik yönetimlerin ya da dinsel yapıların insafına bırakılmıştır. Sol bir çıkışın en temel görevi, direnişi yalnızca cephede değil hayatın bütün alanlarında yeniden kurmaktır. Bu, soyut bir ideolojik çağrı değil doğrudan maddi bir zorunluluktur.
Son olarak sol bir çıkışın imkânı, bugünün güç dengelerinde değil bugünün çelişkilerinde yatmaktadır. Uzlaşmanın iflası, İslamcı hattın sınırları, bölünmüşlüğün yarattığı tıkanma ve süregiden sömürgeci şiddet, yeni bir politik hatta duyulan ihtiyacı her geçen gün daha görünür kılmaktadır.
Deniz Can Aydın & Ela Kılıç




