Bir insan para piyasası fonuna neden para yatırır?
Çoğu zaman zengin olmak için değil. Birkaç günde servetini katlamak, spekülasyon yapmak ya da yüksek risk almak için hiç değil. Ev almak için biriktirdiği paranın, kıdem tazminatının, birkaç aylık maaşının veya yıllar içerisinde kenara koyabildiği küçük tasarrufunun enflasyon karşısında erimesini engellemek için. Çünkü Türkiye’de iktisadi bir kriz yaşandığı hepimizin malumu.
Türkiye’de son günlerde yaşanan fon ve Borsa İstanbul sarsıntısını ilginç kılan da tam olarak burada yatıyor. Çünkü bu olayın muhatapları klasik anlamda bildiğimiz “piyasa oyuncularından” ibaret değil.
Yani ortaya çıkan sorun, yalnızca “borsada oynayanların” başına gelen bir piyasa kazası değil. Üzerinde “para piyasası fonu” yazan, düşük riskli – 1’den 7’ye kadar risk içerisin de 1 riskli – ve likit kabul edilen araçların dahi arkasında nasıl bir kredi, borç, teminat ve karşı taraf ilişkileri ağı bulunduğunu bir anda görünür hale getirdi.
Pusula Portföy tarafından yönetilen PRY Para Piyasası Fonu’nun Tera Yatırım ile yaptığı borsa dışı ters repo işlemleri bunun somut örneklerinden biri. KAP bildirimlerine göre fon, 27-28 Ağustos, 28-31 Ağustos ve 1-2 Eylül tarihlerinde Tera Yatırım ile yüzde 40 faiz oranından borsa dışı ters repo işlemleri gerçekleştirdi. Tera Portföy’ün bazı fonlarında da Tera Yatırım ile benzer borsa dışı ters repo işlemleri görülüyordu.
Ardından sistemin en sıradan günlerinde yatırımcının neredeyse hiç düşünmediği şey gerçekleşti: Bazı fonlarda kredi ve likidite sorunları ortaya çıktı. Yani muhataplarına basit tabiriyle talep edilen ödemesi yapılamadı. Teknik olarak meali ise Tera Portföy, kendi para piyasası fonunda katılma payı iade ödemelerinde temerrüt oluştuğunu KAP üzerinden açıkladı. Finansal İstikrar Komitesi de 17 Eylül’de piyasadaki hareketliliğin sınırlı sayıdaki portföy yönetim şirketlerinin bazı fonlarında yaşanan “kredi ve likidite sorunlarından” kaynaklandığını resmen ifade etti.
Olayın anlaşılır özeti şu şekilde: En basit haliyle olay şu: İnsanlar “düşük riskli” diye para piyasası fonlarına para yatırdı. Bu fonlar parayı kasada tutmak yerine kısa vadeli finansal işlemlerde değerlendirdi; Pusula ve Tera tarafında bu paranın bir kısmı ters repo gibi işlemlerle başka finans kuruluşlarına kullandırıldı. Sistem normal çalışırken yatırımcı her gün küçük bir getiri görüyor ve istediğinde parasını çekebiliyordu. Ancak bazı fon ve kurumlarda nakit sıkışıklığı ortaya çıkınca, kâğıt üzerinde var olan para gerektiği anda nakde dönüştürülemedi. Yatırımcılar fonlardan çıkmak isteyince satış baskısı büyüdü, bu baskı Borsa İstanbul’a da yayıldı ve sert düşüşler yaşandı. Yani mesele, “para tamamen yok oldu”dan çok, düşük riskli sanılan birikimlerin aslında karmaşık bir borç ve finans ilişkileri ağı içinde dolaştığının ve bu ağ sıkıştığında küçük tasarruf sahibinin de doğrudan etkilenebildiğinin ortaya çıkmasıdır.
Ancak asıl soru, bir fon yöneticisinin hangi işlemi yaptığından ziyade milyonlarca insanın tasarruflarının neden giderek daha fazla bu finansal ilişkiler ağının içine çekildiğidir.
Parasını Korumak İçin “Yatırımcı” Olan Bir Halk
Türkiye’de çalışanların önemli bir bölümü açısından tasarruf meselesi artık yalnızca “gelirin tüketilmeyen kısmını biriktirmek” değildir.
Yüksek enflasyon altında para biriktirmek başlı başına bir mücadeleye dönüşmüştür. Türkiye’nin iktisadi ve siyasal krizlerinin kaçınılmaz sonucu budur.
Maaşınızı alırsınız. Harcamadığınız kısmını vadesiz hesapta bırakırsanız değeri erir. Nakit tutarsanız erir. Uzun vadeli sabit getirili bir araca bağlarsanız enflasyonun ne olacağını düşünmek zorunda kalırsınız. Döviz, altın, mevduat, yatırım fonu, hisse senedi, tahvil arasında tercih yapmaya zorlanırsınız.
Böylece kapitalizm son derece tuhaf bir toplumsal karakter yaratır: Gündüz emeğini satarak yaşayan ücretli, akşam eve döndüğünde küçük bir portföy yöneticisine dönüşmek zorundadır.
Merkez Bankası kararlarını takip eder. Fon getirilerini karşılaştırır. Altının ons fiyatına bakar. Kur beklentisini düşünür. Mevduat ile para piyasası fonu arasındaki farkı hesaplar.
Bir ev almak için para biriktiren insan bile dünya finans piyasalarının, faiz kararlarının ve sermaye hareketlerinin dilini öğrenmeye mecbur bırakılır.
Bu, insanların topluca “yatırımcı ruhlu” hale gelmesinden kaynaklanmıyor.
Tersine, çoğu durumda finansal piyasaya yönelmenin temel motivasyonu spekülasyon değil, elde edilmiş değeri koruma çabasıdır.
Tam da bu nedenle finansallaşmayı yalnızca bankaların veya borsanın ekonomide daha büyük yer tutması şeklinde anlamak yetersizdir.
Finansallaşma aynı zamanda işçi sınıfının ve geniş ücretli kesimlerin gündelik yaşamının finansal mekanizmalara bağlanmasıdır.
Konut sahibi olmak için kredi.
Tüketimi sürdürebilmek için kredi kartı.
Yaşlılık güvencesi için bireysel emeklilik fonu.
Tasarrufun değerini korumak için yatırım fonu.
Beklenmeyen bir harcamayı karşılamak için kredili mevduat hesabı.
Finans artık yalnızca büyük sermayenin alanı olmaktan çıkmıştır; insanların gündelik yeniden üretiminin içine kadar girmiştir. Yani adeta kılcallara işlemiştir.
Dolayısıyla Tera-Pusula etrafında gelişen son olaylara “yatırımcıların başına gelen bir talihsizlik” olarak bakmak, meselenin sınıfsal içeriğini gözden kaçırır.
Bugünün kapitalizminde finans piyasalarındaki istikrarsızlık, giderek daha geniş toplum kesimlerinin hayatına doğrudan temas etmektedir.
“Risk Seviyesi Düşük” Ne Anlama Gelmektedir?
Para piyasası fonlarının yaşadığı sorun bu açıdan özellikle öğreticidir. Çünkü burada söz konusu olan araç, genel algıda sermaye piyasasının en muhafazakâr ürünlerinden biridir.
Bir para piyasası fonuna giren insanın beklentisi bellidir: Fazla risk istemiyorum, büyük getiri peşinde değilim, param kısa vadeli araçlarda değerlensin ve gerektiğinde ulaşabileyim.
Fakat paranın kapitalist ekonomide “güvenli biçimde durduğu” bir kasa yoktur. Para fonun hesabına girdiğinde dolaşıma girer. Bankaya yatırılır. Borçlanma aracına dönüşür. Repo yapılır. Ters repo yapılır. Bir başka finansal kuruluşa kısa vadeli kaynak sağlanır. Karşılığında teminat alınır. İşlemlerin kapsam ve sınırı oldukça geniştir.
Ve bunların tamamı bir kredi ilişkisinin farklı biçimleridir.
Başka bir ifadeyle, yatırımcının hesabında gördüğü “para”, finans sistemi içerisinde sürekli devreden bir toplumsal ilişkidir.
Marx’ın sermayeyi yalnızca bir nesne veya para yığını olarak ele almayıp, bir toplumsal ilişki olarak tarif etmesinin güncel karşılıklarından biri tam da burada görülebilir.
Ekranda 100.000,00 TL görünür. Ama bu 100.000,00 TL gerçekte bir banka mevduatında, bir borçlanma aracında, bir ters repo işleminde veya başka bir finansal yükümlülükte hareket etmektedir.
Sistem sorunsuz çalıştığında bunun önemi yokmuş gibi görünür.
İnsan sabah telefonundan fonuna bakar. Günlük getiriyi görür. İsterse satış emri verir ve parasını alır.
Oysa kriz anında biçim ile içerik arasındaki fark açığa çıkar.
Fonun bilançosunda bir alacak bulunabilir; fakat o alacak henüz nakit değildir. Karşı tarafın borcu olabilir; fakat borcun vadesinde ödenmesi gerekir.
Teminat bulunabilir; fakat gerektiğinde o teminatın değer kaybetmeden nakde çevrilebilmesi gerekir. Yatırımcı parasını istediğinde finansal zincirin tamamının çalışıyor olması gerekir.
İşte likidite krizinin anlamı budur:
Kâğıt üzerinde var olan değer ile bugün ödenmesi gereken para arasındaki bağ kopmaya başlar.
Kriz Neden Bütün Piyasaya Yayılır?
Bir fonun likidite problemi yalnızca o fonun yatırımcıları arasında kalmayabilir.
Yatırımcılar fondan çıkmak istediğinde fonun nakit yaratması gerekir. Elindeki en likit varlıkları satar. Satış arttıkça fiyat düşer. Fiyatların düşmesi başka yatırımcıların zarar-kes emirlerini veya teminat tamamlama yükümlülüklerini tetikler. Onlar da satış yapar.
Bir kurumda başlayan problem böylece diğer kurumlara aktarılır.
16 Eylül’de Borsa İstanbul’da görülen sert satış tam da böyle bir bulaşma endişesi yarattı. Reuters’ın aktardığına göre fonlardaki likidite sıkışması satış baskısını büyüttü ve BIST 100 günü yüzde 5’in üzerinde kayıpla tamamladı.
Ertesi gün devletin müdahalesi geldi.
SPK; Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls Portföy tarafından kurulmuş TEFAS’taki fonların işlemlerini durdurdu ve toplam 130 yatırım fonunun belirlenen yöntemle tasfiyesine karar verdi. Bunların beşi Tera, on ikisi Pusula tarafından yönetiliyordu.
TCMB ise “finansal piyasalarda yaşanan gelişmeleri” gerekçe göstererek haftalık repo ihaleleriyle sağlanan fonlamanın artırılacağını, bankaların Merkez Bankasından borçlanma limitlerinin güncelleneceğini ve teminatlara uygulanan iskonto oranlarının azaltılacağını açıkladı.
Yani birkaç gün içerisinde şu zinciri gördük:Özel fonlar – Özel aracı kurumlar – Kredi ilişkileri – Likidite sıkışması – Borsa satışları.
Ve ardından düzenleyici kurumlar ile Merkez Bankası.
Burada sosyalistler açısından asıl ilginç mesele başlıyor.
Devlet, Piyasanın Tam Ortasındadır
Kapitalizmin ideolojik anlatılarından biri, “devlet” ile “piyasa”yı birbirine karşıt iki kutup gibi sunmaktır.
Bir yanda özgürce işleyen piyasa vardır.
Diğer yanda ise zaman zaman ona müdahale eden devlet.
Bu anlatının ciddi bir teorik problemi vardır: Kapitalist piyasa zaten devlet tarafından oluşturulmuş hukuki ve kurumsal koşulların içinde var olabilir.
Şirketin tüzel kişiliğini hukuk tanır.
Özel mülkiyet hukuk tarafından korunur.
Sözleşmeler mahkemeler aracılığıyla uygulanır.
Bankalar devlet tarafından lisanslanır.
Para devletin ve merkez bankasının oluşturduğu parasal düzen içerisinde dolaşır.
Finans kuruluşları düzenleyici kurumların belirlediği kurallar altında faaliyet gösterir.
Takas ve ödeme sistemlerinin sürekliliği kamu otoritelerinin kurduğu veya gözettiği mekanizmalarla güvence altına alınır.
Ve bütün bu finansal ağ ciddi bir likidite problemiyle karşılaştığında son güvence makamı yine merkez bankasıdır.
Dolayısıyla 17 Eylül’de Merkez Bankasının devreye girmesi, normal işleyen “serbest piyasaya” dışarıdan yapılan yabancı bir müdahale değildir. Aksine kapitalist finansal sistemin olağan kurumsal mimarisinin kriz anında görünür hale gelmesidir.
Bu nokta önemlidir: Kapitalist devlet, kapitalist piyasanın dışındaki bağımsız ve sınıflar üstü bir özne değildir. Kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesini sağlayan hukuki, parasal ve kurumsal yapının parçasıdır.
Finansal sistemin bütününün işlemez hale gelmesini önlemek de bu nedenle sermaye devletininin görevlerinden biridir.
Sosyalist analiz açısından verimli soru şudur: Kamusal müdahale gerçekleştiğinde kimi, neyi ve hangi koşullarla korumaktadır?
Kazanç Özel, Risk Kamusal mı?
Kapitalist finansın temel siyasal meselelerinden biri burada ortaya çıkar. Normal zamanda finans kuruluşları aldıkları kararların getirisini özel olarak elde ederler.
Yönetim ücreti ve komisyon alınır; faiz geliri elde edilir ve kar ortaklara dağıtılır.
Fakat aynı finansal ilişkiler bütün piyasanın istikrarını tehdit edecek büyüklüğe ulaştığında kriz artık yalnızca şirketin veya ortaklarının özel meselesi olmaktan çıkar.
Çünkü büyük bir finansal çöküş yalnızca finans patronlarını etkilemez.
Kredi kanalları daralır, şirketlerin finansman erişimi sınırlanır, ödemeler aksar ve işletmeler küçülür vs.
Ve ortaya çıkan maliyet toplumun tamamına yayılabilir.
Bu nedenle “bırakalım hepsi batsın” sözü ilk bakışta radikal görünse de her zaman sınıfsal olarak radikal bir sonuç üretmez.
2008 küresel krizinin gösterdiği gibi finans sisteminin kontrolsüz çöküşünün faturasını yalnızca bankacılar ödemez.
Tam tersine milyonlarca işçi işini ve evini kaybedebilir.
Sosyalist sorun bu nedenle “devlet finans sistemine hiç müdahale etmesin” değildir.
Sorun, müdahalenin toplumsal maliyetinin nasıl dağıtıldığıdır.
Bir finans kuruluşunun aldığı riskin maliyeti neden küçük tasarruf sahibine aktarılıyor?
Kamu desteği gerekirse bunun karşılığında ortaklar ve yöneticiler hangi yükümlülükleri üstleniyor?
Yönetim hatalarının veya mevzuata aykırı olduğu yargı mercilerince saptanacak işlemlerin mali sorumluluğu kim tarafından taşınıyor?
Kamusal müdahale yalnızca sistemi eski haliyle ayağa kaldırmak için mi kullanılıyor, yoksa finansal iktidar ilişkilerini değiştiren koşullar yaratıyor mu?
Bunların tamamı teknik değil, sınıfsal sorulardır.
Küçük Yatırımcı Gerçekten “Özgür” müdür?
Liberal finans teorisi yatırımcıyı rasyonel bir birey olarak varsayar.
Önünde çeşitli fonlar vardır. Rasyonel değerlendirmeler sonucunda özgür kararlarını verir.
Hukuki biçim açısından bu doğrudur. Fakat toplumsal gerçeklikte ortada çok büyük bir güç ve bilgi eşitsizliği vardır.
Profesyonel portföy yöneticisinin önünde veri terminalleri, uzman ekipleri, karşı taraf limitleri, risk modelleri ve hukuk departmanları vardır.
Küçük yatırımcının önünde ise çoğu zaman telefon ekranında dört bilgi bulunur:
Son bir aylık getiri.
Son bir yıllık getiri.
Risk seviyesi.
Fonun adı.
“Para piyasası fonu” denildiğinde yatırımcının bundan düşük risk ve yüksek likidite anlaması irrasyonel değildir.
Aksine zaten ürünün ekonomik işlevi budur.
Bu nedenle, ortaya çıkabilecek her problemi “yatırımcı riskini bilmeliydi” sözüyle geçiştirmek piyasadaki gerçek güç ilişkilerini gizler.
Yüz bin lira biriktirmiş bir ücretlinin onlarca fonun KAP bildirimlerini okuyup, her bir borsa dışı ters repo işlemini takip edip, karşı tarafın kredi kalitesini analiz edip, alınan teminatların stres senaryosundaki likiditesini değerlendirmesini beklemek mümkün değildir.
Yatırımcı parasının hukuki sahibidir.
Fakat paranın fiilen nasıl kullanılacağına ilişkin karar gücü profesyonel finans kurumlarında yoğunlaşmıştır.
Burada kapitalist finansın karakteristik bir yapısıyla karşılaşırız:
Mülkiyet geniş kitlelere yayılırken ekonomik karar gücü dar bir profesyonel ve kurumsal tabakada merkezileşebilir.
Hilferding’in yirminci yüzyıl başında “finans kapital” tartışmasında dikkat çektiği sermayenin finansal kurumlar aracılığıyla merkezileşmesi, bugün çok daha farklı ve karmaşık araçlarla sürmektedir.
Milyonlarca insanın tek tek küçük görünen tasarrufları yatırım fonları, emeklilik sistemleri ve bankalar aracılığıyla milyarlarca liralık sermaye kütlelerine dönüşür.
Tasarruf toplumsallaşır. Karar ise toplumsallaşmaz.
Asıl Soru: Toplumun Birikimini Kim Yönetiyor?
Buradan sosyalist bir ekonomi tartışmasının ihmal edilen alanlarından birine geliyoruz.
Sosyalizm denildiğinde genellikle ilk akla gelen soru üretim araçlarının mülkiyetidir. Fabrikalar, madenler, şirketler, bankalar kimindir gibi. Bunlar merkezi önemde olmakla birlikte modern kapitalizmde başka bir soru daha söz konusudur:
Toplumun biriktirdiği para kimin denetimindedir?
Bir milyon kişinin 10.000,00 TL biriktirdiğini düşünelim. Tek tek bakıldığında ortada yalnızca küçük tasarruflar vardır.
Bunlar bir fonda veya finansal kurumda birleştiğinde ise on milyarlarca liralık sermaye ortaya çıkar. Bununla yapılabilecek faaliyetin ise kapsamı oldukça geniştir:
Bu kaynakla şirketlere kredi sağlanabilir: Dolayısıyla küçük tasarrufların birleşmesi büyük bir ekonomik iktidar yaratır.
Fakat bu iktidarın nasıl kullanılacağına tasarruf sahipleri demokratik olarak karar vermez.
Hangi şirketin finanse edileceğini, hangi sektörün kaynak bulacağını, hangi riskin alınacağını ve hangi yatırımın yapılacağını sermaye piyasasının kurumsal mekanizmaları belirler.
Buradan bakıldığında finans sistemi yalnızca paranın değerlendirildiği nötr bir teknik mekanizma değildir.
Toplumun kaynaklarının hangi alanlara akacağını belirleyen bir iktidar aygıtıdır.
Sosyalist finans politikası tam da bu nedenle yalnızca “bankaları kamulaştırmak” sloganına indirgenemez.
Esas soru ekonomik fazlanın ve toplumsal tasarrufların nasıl yönetileceğidir. Bu kararın nasıl verileceği ise oldukça politiktir ve kimin karar vereceğinin bu kadar başat bir soru olduğu noktada piyasanın sahipleri bunları sözde teknik kararlarmış gibi göstermektedir.
Daha Fazla Düzenleme Gerçek Çözüm mü?
Tera-Pusula vakasından yalnızca “SPK daha iyi denetlesin” sonucu çıkarılabilir. Ve kuşkusuz denetim meselesi önemlidir.
Para piyasası fonlarında karşı taraf yoğunlaşmasının açık biçimde izlenmesi, ilişkili finansal kurumlarla yapılan işlemlerin daha görünür hale getirilmesi, likidite stres testlerinin sertleştirilmesi ve yatırımcıların karşı karşıya kaldığı riskin anlaşılır şekilde açıklanması tartışılmalıdır.
SPK’nın 17 Eylül’de yedi portföy şirketinin fonları hakkında aldığı olağanüstü nitelikteki tedbirlerin ölçeği de sorunun yalnızca birkaç günlük fiyat hareketinden ibaret görülmediğini gösteriyor.
Aynı gün SPK’nın Katılımevim, Gündoğdu Gıda ve Destek Finans Faktoring paylarındaki işlemlerle ilgili olarak çeşitli kişiler hakkında suç duyuruları ve işlem yasakları kararlaştırdığı da kamuoyuna yansıdı. Bu kararların bir ceza mahkûmiyeti anlamına gelmediğinin, ilgili iddiaların hukuki süreçlerde ayrıca değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmek gerekir.
Fakat sosyalist eleştiri daha fazla regülasyon talebinde duramaz. Çünkü düzenleme, finansal güç ilişkisini sınırlandırabilir; fakat kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Daha iyi denetlenen bir özel finans sistemi hâlâ toplumun birikmiş kaynaklarının kullanımına ilişkin kararların özel sermaye tarafından verildiği bir sistemdir.
Bu nedenle sorun yalnızca “riskli fonları nasıl engelleriz?” değildir.
Daha derin soru şudur: İnsanların temel tasarruflarını koruyabilmeleri neden özel finansal aracılar arasında getiri ve risk karşılaştırması yapmalarına bağlı olmak zorundadır?
Güvenli Tasarruf Kamusal Bir Mesele Olabilir mi?
Sosyalist perspektiften bakıldığında başka bir tartışmanın açılması mümkündür. Bir toplum, küçük tasarruf sahibinin parasını korumasını kamusal bir güvence meselesi olarak ele alabilir mi?
Tasarrufun enflasyona karşı korunabildiği, düşük maliyetli, anlaşılır ve kamusal denetime açık araçlar geliştirilebilir mi? Toplanan kaynakların nerelerde kullanıldığı yurttaş tarafından görülebilir hale getirilebilir mi?
Küçük tasarrufların spekülatif finansal döngüler yerine kamusal konut, altyapı, enerji dönüşümü veya üretken yatırımların finansmanında kullanılacağı mekanizmalar kurulabilir mi?
Sorun bu birikimin değerinin korunması ve kullanımının özel finans kurumlarının kâr mantığına bağımlı olmasıdır.
Toplumun birikmiş emeğinin parasal biçimi olan tasarruf, aynı zamanda toplumsal bir kaynak olarak düşünülebilir.
Ve bu kaynağın nasıl kullanılacağı sorusu demokratik planlamanın konularından biri haline getirilebilir.
Krizin Gösterdiği
Bugün Tera, Pusula veya diğer portföy şirketleri etrafında yaşanan olayların bütün mali ve hukuki boyutları henüz kesinleşmiş değildir.
Tasfiye süreçlerinin sonuçları ortaya çıkacak. Fon yatırımcılarının nihai kayıpları görülecek. Düzenleyici kurumların incelemeleri sürecek.
Ancak yaşananların şimdiden gösterdiği bir şey vardır.
Kapitalizmde para kasada durmaz.
Dolaşır.
Borç olur.
Kredi olur.
Teminat olur.
Sermaye olur.
Başka bir insanın veya kurumun yükümlülüğüne dönüşür.
Ve milyonlarca insanın küçük tasarrufu aynı finansal ağ içerisinde birleşir.
Bu nedenle “para piyasası fonunda ne oldu?” sorusunun cevabı birkaç kötü fon yöneticisinin hikâyesinden ibaret değildir.
Mesele, insanın emeğiyle kazandığı paranın enflasyon karşısında değerini koruyabilmek için finansal sisteme teslim edilmesi; bu paranın kendisinin hiçbir denetiminin olmadığı sermaye ilişkileri içerisinde dolaşıma girmesi ve zincir kırıldığında riskin yeniden tasarruf sahibinin karşısına çıkmasıdır.
Ardından sistemin bütünü tehdit edildiğinde kamu otoritesi devreye girer. Bu döngü bir çelişkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır:
Tasarruf toplumsaldır; finansal karar özel. Risk geniş kitlelere yayılabilir; ekonomik iktidar ise merkezileşmiştir.
Sosyalistlerin finans üzerine söyleyeceği söz tam burada başlamalıdır.
Soru yalnızca bankanın, fonun veya fabrikanın kime ait olduğu değildir.
Soru, toplumun ürettiği ve biriktirdiği değerin nerede toplanacağına, nereye aktarılacağına, hangi amaçla kullanılacağına ve bunun hesabının kime verileceğine kimin karar vereceğidir.
Çünkü para yalnızca bir değişim aracı değildir. Biriktirilmiş emektir.
Gelecek üzerindeki bir haktır.
Ve o geleceğin nasıl kullanılacağına karar verme gücü, doğrudan doğruya siyasal iktidarın bir parçasıdır.

