Bu makale, Marx’ın ölümünün otuzuncu yıldönümüne ayrılan Prosveshcheniye dergisinin 1913 tarihli 3. sayısında yayımlandı.
Prosveshcheniye (Aydınlanma), Aralık 1911’den itibaren St. Petersburg’da yasal olarak yayımlanan Bolşevik bir toplumsal, siyasal ve edebî aylık dergiydi. Derginin çıkarılması, çarlık hükümeti tarafından yasaklanan Moskova merkezli Bolşevik dergi Mysl’in (Düşünce) yerini alması amacıyla Lenin tarafından önerilmişti. Lenin, yurtdışından derginin çalışmalarını yönetti ve dergi için “Seçim Kampanyasının Temel Sorunları”, “Seçim Sonuçları”, “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar”, “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ve başka makaleler kaleme aldı.
Dergi, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde, Haziran 1914’te çarlık hükümeti tarafından kapatıldı. Yayın hayatı 1917 sonbaharında yeniden başladı, ancak yalnızca bir çift sayı yayımlanabildi. Bu sayıda Lenin’in iki makalesi yer aldı: “Bolşevikler Devlet İktidarını Koruyabilirler mi?” ve “Parti Programının Gözden Geçirilmesi”.
Uygar dünyanın her yerinde Marx’ın öğretisi, Marksizmi bir tür “zararlı mezhep” olarak gören bütün burjuva biliminin —hem resmî hem liberal— en şiddetli düşmanlığını ve nefretini üzerine çeker. Zaten başka türlü bir tutum da beklenemez; çünkü sınıf mücadelesine dayanan bir toplumda “tarafsız” bir toplumsal bilim olamaz. Öyle ya da böyle, bütün resmî ve liberal bilim ücretli köleliği savunurken, Marksizm bu köleliğe karşı amansız bir savaş ilan etmiştir. Ücretli köleliğe dayanan bir toplumda bilimin tarafsız olmasını beklemek, işçilerin ücretlerinin sermayenin kârlarını azaltmak pahasına artırılıp artırılmaması gerektiği konusunda fabrikatörlerden tarafsızlık beklemek kadar budalaca bir saflıktır.
Fakat mesele bununla da bitmez. Felsefe tarihi ve toplumsal bilimlerin tarihi, Marksizmde “mezhepçilik” denebilecek hiçbir şey bulunmadığını apaçık biçimde gösterir; yani Marksizm, donmuş, taşlaşmış, dünya uygarlığının gelişiminin ana yolundan kopuk olarak ortaya çıkmış bir öğreti değildir. Tam tersine, Marx’ın dehası tam da insanlığın en ileri düşünürlerinin daha önce ortaya koyduğu sorulara yanıt vermiş olmasında yatar. Onun öğretisi, felsefenin, siyasal iktisadın ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin doğrudan ve dolaysız devamı olarak ortaya çıkmıştır.
Marksist öğreti güçlüdür, çünkü doğrudur. Kapsamlı ve uyumludur; insana her türlü batıl inançla, gericilikle ve burjuva baskısının savunulmasıyla bağdaşmayan bütünlüklü bir dünya görüşü sunar. Marksizm, on dokuzuncu yüzyılda insanlığın ortaya koyduğu en iyi düşünsel mirasın —Alman felsefesinin, İngiliz siyasal iktisadının ve Fransız sosyalizminin— meşru mirasçısıdır.
Şimdi Marksizmin aynı zamanda onun bileşenlerini de oluşturan bu üç kaynağını kısaca ele alacağız.
I
Marksizmin felsefesi materyalizmdir. Avrupa’nın modern tarihi boyunca ve özellikle de on sekizinci yüzyılın sonlarında Fransa’da —kurumlarda ve düşüncelerde serflik de dâhil olmak üzere her türlü ortaçağ kalıntısına karşı kararlı bir mücadelenin yürütüldüğü dönemde— materyalizm, doğa bilimlerinin bütün öğretileriyle tutarlı, batıl inançlara, ikiyüzlülüğe ve benzeri şeylere karşı düşmanca tutum alan tek felsefe olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenle demokrasinin düşmanları, materyalizmi “çürütmek”, zayıflatmak ve karalamak için daima ellerinden geleni yapmış; çeşitli biçimlerde felsefî idealizmi savunmuşlardır. Oysa idealizm, şu ya da bu biçimde, her zaman dinin savunulmasına veya desteklenmesine varır.
Marx ve Engels, felsefî materyalizmi en kararlı biçimde savundular ve bu temelden her türlü sapmanın ne kadar köklü biçimde yanlış olduğunu defalarca açıkladılar. Görüşleri en açık ve en kapsamlı biçimde Engels’in Ludwig Feuerbach ve Anti-Dühring adlı eserlerinde ortaya konmuştur. Bu eserler, Komünist Manifesto gibi, sınıf bilincine sahip her işçi için temel başvuru kitaplarıdır.
Ancak Marx, on sekizinci yüzyıl materyalizmiyle yetinmedi; felsefeyi daha ileri bir düzeye taşıdı. Onu Alman klasik felsefesinin, özellikle de kendi içinde Feuerbach’ın materyalizmine giden yolu açmış olan Hegel sisteminin kazanımlarıyla zenginleştirdi. Bunun en önemli kazanımı diyalektikti; yani gelişmenin en eksiksiz, en derin ve en kapsamlı biçimde ele alınmasını sağlayan öğreti, sürekli gelişen maddenin bize bir yansımasını sunan insan bilgisinin göreliliği öğretisi. Doğa bilimlerindeki en son keşifler —radyum, elektronlar ve elementlerin dönüşümü— burjuva filozoflarının eski ve çürümüş idealizme yönelik “yeni” dönüşlerine rağmen Marx’ın diyalektik materyalizmini dikkat çekici biçimde doğrulamıştır.
Marx, felsefî materyalizmi sonuna kadar derinleştirip geliştirdi ve doğanın bilgisini, insan toplumunun bilgisini de kapsayacak biçimde genişletti. Onun tarihsel materyalizmi, bilimsel düşüncenin büyük bir kazanımıydı. Tarih ve siyaset hakkındaki görüşlerde daha önce hüküm süren kaos ve keyfilik, yerini son derece bütünlüklü ve uyumlu bir bilimsel teoriye bıraktı. Bu teori, üretici güçlerin gelişmesinin sonucu olarak bir toplumsal yaşam düzeninden başka ve daha yüksek bir düzenin nasıl ortaya çıktığını gösterir; örneğin kapitalizmin feodalizmden nasıl doğduğunu açıklar.
İnsanın bilgisi, kendisinden bağımsız olarak var olan doğayı (yani gelişen maddeyi) nasıl yansıtıyorsa, insanın toplumsal bilgisi de (yani felsefî, dinsel, siyasal ve benzeri çeşitli görüş ve öğretileri) toplumun ekonomik düzenini yansıtır. Siyasal kurumlar, ekonomik temel üzerinde yükselen bir üstyapıdır. Örneğin modern Avrupa devletlerinin çeşitli siyasal biçimlerinin, burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğini güçlendirmeye hizmet ettiğini görürüz.
Marx’ın felsefesi, insanlığa ve özellikle işçi sınıfına güçlü bilgi araçları kazandırmış, gelişkin ve yetkin bir felsefî materyalizmdir.
II
Ekonomik düzenin, siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği temel olduğunu ortaya koyan Marx, en büyük dikkatini bu ekonomik düzenin incelenmesine verdi. Marx’ın başlıca eseri Kapital, modern, yani kapitalist toplumun ekonomik düzeninin incelenmesine adanmıştır.
Marx’tan önce klasik siyasal iktisat, kapitalist ülkelerin en gelişmişi olan İngiltere’de ortaya çıkıp gelişti. Adam Smith ve David Ricardo, ekonomik düzen üzerine araştırmalarıyla emek-değer teorisinin temellerini attılar. Marx onların çalışmalarını sürdürdü; bu teoriyi temellendirdi ve tutarlı biçimde geliştirdi. Her metanın değerinin, onun üretimi için gerekli olan toplumsal olarak zorunlu emek-zamanı miktarı tarafından belirlendiğini gösterdi.
Burjuva iktisatçılarının şeyler arasındaki bir ilişkiyi gördükleri yerde —bir metanın başka bir meta ile değişimini— Marx, insanlar arasındaki ilişkiyi açığa çıkardı. Metaların değişimi, tek tek üreticilerin piyasa aracılığıyla birbirleriyle kurdukları bağı ifade eder. Para, bu bağın giderek sıkılaştığını ve tek tek üreticilerin bütün ekonomik yaşamını ayrılmaz biçimde tek bir bütün içinde birleştirdiğini gösterir. Sermaye ise bu ilişkinin daha ileri bir gelişimini ifade eder: insanın emek-gücü bir meta hâline gelir. Ücretli işçi, emek-gücünü toprağın, fabrikaların ve emek araçlarının sahibine satar. İşçi, günün bir bölümünde kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamanın maliyetini, yani ücretini karşılayacak kadar çalışır; günün geri kalan bölümünde ise karşılıksız çalışarak kapitalist için artı-değer yaratır. Artı-değer, kârın ve kapitalist sınıfın zenginliğinin kaynağıdır.
Artı-değer öğretisi, Marx’ın iktisat teorisinin temel taşıdır.
İşçinin emeğiyle yaratılan sermaye, işçiyi ezer; küçük mülk sahiplerini yıkıma uğratır ve bir işsizler ordusu yaratır. Sanayide büyük ölçekli üretimin zaferi açıkça görülür; ancak aynı olgu tarımda da gözlenir. Büyük ölçekli kapitalist tarımın üstünlüğü giderek artar, makine kullanımı yaygınlaşır; para-sermayenin kıskacına giren köylü ekonomisi ise geri tekniğinin yükü altında geriler ve yıkıma sürüklenir. Küçük ölçekli üretimin gerilemesi tarımda farklı biçimler alır; ancak gerilemenin kendisi tartışılmaz bir olgudur.
Sermaye, küçük ölçekli üretimi ortadan kaldırırken emeğin üretkenliğini artırır ve büyük kapitalistlerin birlikleri için tekelci bir konum yaratır. Üretimin kendisi giderek daha toplumsal bir nitelik kazanır; yüz binlerce ve milyonlarca işçi düzenli bir ekonomik organizma içinde birbirine bağlanır. Buna karşılık bu kolektif emeğin ürünü bir avuç kapitalist tarafından mülk edinilir. Üretim anarşisi, krizler, pazarlar uğruna yürütülen amansız yarış ve nüfusun büyük çoğunluğunun yaşamındaki güvencesizlik giderek şiddetlenir.
Kapitalist sistem, işçilerin sermayeye bağımlılığını artırırken aynı zamanda birleşmiş emeğin büyük gücünü de yaratır.
Marx, kapitalizmin gelişimini, henüz embriyon hâlindeki meta ekonomisinden ve basit değişimden başlayarak en yüksek biçimlerine, büyük ölçekli üretime kadar izledi.
Eski ve yeni bütün kapitalist ülkelerin deneyimi de, her geçen yıl Marx’ın bu öğretisinin doğruluğunu giderek daha fazla sayıda işçiye açıkça göstermektedir.
Kapitalizm bütün dünyada zafer kazanmıştır; fakat bu zafer, emeğin sermaye üzerindeki zaferinin yalnızca başlangıcıdır.
III
Feodalizm yıkılıp “özgür” kapitalist toplum dünyaya geldiğinde, bu özgürlüğün emekçiler için yeni bir baskı ve sömürü düzeni anlamına geldiği hemen ortaya çıktı. Bu baskının bir yansıması ve ona karşı bir protesto olarak çeşitli sosyalist öğretiler hızla ortaya çıktı. Ancak ilk dönem sosyalizmi ütopik sosyalizmdi. Kapitalist toplumu eleştiriyor, onu mahkûm ediyor ve lanetliyor, onun yıkılmasını düşlüyor, daha iyi bir düzen tasarlıyor ve zenginleri sömürünün ahlaksızlığına ikna etmeye çalışıyordu.
Fakat ütopik sosyalizm gerçek çözüm yolunu gösteremedi. Kapitalizm altındaki ücretli köleliğin gerçek niteliğini açıklayamıyor, kapitalist gelişmenin yasalarını ortaya çıkaramıyor ve hangi toplumsal gücün yeni bir toplumun yaratıcısı olabileceğini gösteremiyordu.
Bu sırada, feodalizmin ve serfliğin yıkılışına Avrupa’nın her yerinde, özellikle de Fransa’da eşlik eden fırtınalı devrimler, bütün gelişmenin temeli ve itici gücü olarak sınıf mücadelesini giderek daha açık biçimde ortaya koyuyordu.
Siyasal özgürlüğün feodal sınıf karşısındaki hiçbir zaferi, bu sınıfın umutsuz direnişi kırılmadan kazanılmadı. Hiçbir kapitalist ülke de kapitalist toplumun çeşitli sınıfları arasında yürütülen ölüm kalım mücadelesi olmaksızın, az çok özgür ve demokratik bir temel üzerinde gelişmedi.
Marx’ın dehası, dünya tarihinin öğrettiği bu dersi ilk kez ortaya çıkarıp bundan gerekli sonucu çıkarmasında ve bu sonucu tutarlı biçimde uygulamasında yatar. Onun çıkardığı sonuç, sınıf mücadelesi öğretisidir.
İnsanlar, bütün ahlaki, dinsel, siyasal ve toplumsal sözlerin, açıklamaların ve vaatlerin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece, siyasette aldatmanın ve kendini aldatmanın budalaca kurbanları olmuşlardır ve olmaya da devam edeceklerdir. Reformların ve iyileştirmelerin savunucuları, ne kadar barbarca ve çürümüş görünürse görünsün her eski kurumun belirli egemen sınıfların güçleri tarafından ayakta tutulduğunu kavrayıncaya kadar, eski düzenin savunucuları tarafından aldatılmaya devam edeceklerdir. Bu sınıfların direnişini kırmanın ise yalnızca tek bir yoluvardır: Bizi çevreleyen toplumun kendi içinde, eskiyi süpürüp yeniyi yaratabilecek —ve toplumsal konumları gereği bunu yapmak zorunda olan— gücü oluşturabilecek toplumsal güçleri bulmak; bu güçleri mücadele için bilinçlendirmek ve örgütlemek.
Yalnızca Marx’ın felsefî materyalizmi, proletaryaya bugüne kadar bütün ezilen sınıfların içinde çürüyüp kaldığı düşünsel kölelikten çıkış yolunu göstermiştir. Yalnızca Marx’ın iktisat teorisi, proletaryanın kapitalizmin genel sistemi içindeki gerçek konumunu açıklamıştır.
Amerika’dan Japonya’ya, İsveç’ten Güney Afrika’ya kadar dünyanın her yanında proletaryanın bağımsız örgütleri çoğalmaktadır. Proletarya, sınıf mücadelesini yürütürken bilinçlenmekte ve eğitilmekte; burjuva toplumunun önyargılarından kurtulmakta; saflarını giderek daha sıkı biçimde birleştirmekte ve başarılarının ölçüsünü değerlendirmeyi öğrenmektedir. Güçlerini çelikleştirmekte ve karşı konulmaz biçimde büyümektedir.

