Çeviriler, Derlemeler

Solcular Örgütlenmeyi Evanjeliklerden Öğrenmeli – Eric Blanc

Eric Blanc

İlericiler ve radikaller, Rick Warren’ın The Purpose Driven Church (Amaç Odaklı Kilise) adlı kitabını 1995 yılında yayımlandığında okumuş olsalardı, bugün çok daha güçlü bir konumda olabilirdik. Bu kitap, solcuların büyük çoğunluğunun okumadığı en önemli örgütlenme kitaplarından biri. Neyse ki onu keşfetmek için henüz geç değil.

Warren, 1980 yılında Güney Kaliforniya’nın Orange County bölgesindeki banliyölerde Saddleback Kilisesi’ni kurdu. Her şey evinde düzenlediği bir İncil okuma grubuyla başlamıştı. On beş yıl sonra kilisenin hafta sonu ayinlerine on binden fazla insan katılıyor, Saddleback ise yirmi altı yeni kilisenin kuruluşuna öncülük etmiş bulunuyordu. Warren, Amaç Odaklı Kilise kitabını, başka din görevlilerinin de aynı başarıyı gösterebilmesi için bunu nasıl başardığını açıklamak amacıyla yazdı. Kitap, kiliselerini henüz kiliseye gitmeyen insanların ihtiyaçlarına göre şekillendiren, yeni katılımcı odaklı Evanjelik yaklaşımın temel başvuru kaynaklarından biri haline geldi. 2004 yılına gelindiğinde bir milyondan fazla satmıştı ve o tarihten bu yana otuzdan fazla dile çevrildi.

Evanjelik mega kiliseler, toplumsal bağların çözülmesiyle geçen son yarım yüzyılda üye katılımını artırabilmiş az sayıdaki Amerikan kurumundan biri. 1970’ten bu yana Evanjelik mega kiliselerin haftalık katılımındaki artışı, sendika toplantılarına yıllık katılımdaki düşüşle karşılaştırmak bile bu durumu göstermeye yeterli.

Yaklaşık otuz yıl önce Warren gibi Evanjelikler, toplumsal ilişkilerin parçalandığı çağımıza uygun örgütlenme yöntemlerini sistematik hale getirip geniş ölçeklerde uygulamaya başladılar. Sol ise hâlâ kendisine uygun bir model arıyor.

Bazı kısmi istisnalar dışında, günümüz Amerikan liberalleri ve radikalleri, küçük bir ücretli çalışan kadrosunun ya da kendiliğinden harekete geçen aktivistlerin ötesine geçerek çok sayıda insanı kazanabilen, örgütte tutabilen ve geliştirebilen kalıcı üyelik örgütleri kurmanın yolunu henüz bulamadılar.

Büyük yürüyüşler, geniş yankı uyandıran kampanyalar, mitingler ve zaman zaman elde edilen seçim başarıları konusunda iyiyiz. Fakat bu anlık yükselişleri kalıcı ve büyüyen örgütlere dönüştürmekte çok daha başarısızız.

Warren’ın kitabı, bitmek bilmeyen deneme yanılma süreçlerinden doğmuş bir saha kılavuzu. İnsanları karşılayacak görevlilerden otopark düzenine, yaka kartlarından anketlere ve üyelik eğitimlerine kadar son derece somut öneriler içeriyor.

Warren şöyle yazıyor: “Bir araştırma ve geliştirme merkezi gibi, Tanrı’nın insanlarına ulaşmak, onları eğitmek, yetiştirmek ve görevlendirmek için her türlü yaklaşımı denedik.”

Elbette günümüz Evanjelik kiliseleriyle sol örgütler arasında önemli ideolojik farklılıklar bulunuyor. Başarıya ulaşmak için aşmamız gereken yapısal engeller de farklı. Üstelik bizim örgütlerimizin çok daha gelişkin bir müzakereci demokrasiye ihtiyacı var.

Buna rağmen Warren’ın kitabındaki sorunların bizim hareketlerimizin sorunlarına ne kadar benzediği ve önerdiği çözümlerin ne kadar işe yarar olduğu dikkat çekici.

İyi sendika ve topluluk örgütleyicileri bu yöntemlerin bazılarını zaten kullanıyor. Ancak ABD’deki örgütlerimizin hiçbiri bunların tamamını, hele de Evanjelikler kadar sistematik biçimde bir araya getirebilmiş değil.

Warren’ın sistematik örgütlenme modeline benzer bir yaklaşımın sol tarafından uygulanamayacağını düşünenlerin, Belçika İşçi Partisi gibi uluslararası örneklere bakmaları yeterli. Bu parti de benzer yöntemlerden yararlanarak toplumsal bağların zayıfladığı çağımızda güçlü ve köklü bir örgütlenme inşa etmeyi başardı.

Bu yazının ilk bölümünde Warren’ın insan kazanma konusunda bize neler öğretebileceğini ele alacağım. Gelecek hafta yayımlayacağım ikinci bölümde ise insanlar örgüte katıldıktan sonra neler yapılması gerektiğine, üyelerin nasıl elde tutulup geliştirilebileceğine ve giderek güçlenen bir örgütlenme mekanizmasının nasıl kurulabileceğine odaklanacağım.

İşte Amaç Odaklı Kilise kitabından solun çıkarabileceği en önemli on dört örgütlenme dersi.

1. Eskiden Kendiliğinden Oluşan Aidiyet Bağlarını Yeniden İnşa Edin

Warren’ın hareket noktası, toplumu bir arada tutan eski bağların artık ortadan kalkmış olmasıydı.

Kuşaklar boyunca kiliseler, tıpkı sendikalar ve siyasi partiler gibi, insanların alışkanlıkları ve toplumsal baskılar nedeniyle kendiliğinden katılım göstereceklerini varsayabiliyordu. Çünkü mahalleler ve yerel topluluklar çok sıkı ilişkilerle birbirine bağlıydı.

Warren, “Artık üyelik bir bağlılık gösterme eylemidir” diye yazıyor.

Güney Kaliforniya’nın alabildiğine genişlemiş banliyölerinde örgütlenirken Amerikalıların sürekli yer değiştiren, yalnızlaşmış, yalıtılmış ve ekranlarla kolayca dikkati dağılan insanlara dönüştüğünü gördü.

“Toplumda bir yalnızlık salgını yaşıyoruz” uyarısında bulunuyordu.

Ancak Warren, yalnızca bu duruma hayıflanmak yerine burada bir imkân gördü:

“Bu ait olma özlemi, kilise için tam zamanında ortaya çıkmış bir fırsat sunuyor. Kiliseyi geniş bir aile, insanların kendilerine özen gösterildiğini hissettiği bir yer olarak konumlandırmak, yalnızlık çeken pek çok insanın yüreğine dokunacaktır.”

Warren gibi Evanjelikler, toplumsal bağların çözülmesinin örgütlenme üzerindeki sonuçlarını soldan çok daha önce kavradılar.

İlerici hareketlerin ve solun önemli bir bölümü hâlâ, sanki ortada zaten var olan bir topluluk bulunuyormuş ve yapılması gereken tek şey onu harekete geçirmek ya da temsil etmekmiş gibi örgütleniyor.

Oysa Warren’ın ikna edici biçimde açıkladığı üzere, günümüzün atomize toplumsal koşullarında aidiyet kendiliğinden ortaya çıkmaz; bilinçli ve planlı olarak inşa edilmelidir.

2. İnsanların Önce Ait Olmasına, Sonra İnanmasına İzin Verin

İnançtan önce aidiyet ilkesi, henüz kiliseye gitmeyen insanları kazanmaya odaklanan Evanjelik hareketin temel stratejik kavrayışlarından biridir.

Warren yaklaşımını bir balıkçılık benzetmesiyle açıklıyor:

“Kiliseniz gerçekten kiliseye gitmeyen insanlara ulaşmak istiyorsa, pek çok sorunu olan insanlara da kapısını açmaya hazır olmalıdır. Balıkçılık çoğu zaman kirli ve kötü kokulu bir iştir. Pek çok kilise, yakalayacağı balığın daha baştan pulları ayıklanmış, içi temizlenmiş ve pişirilmiş olmasını ister. İşte bu yüzden hiç kimseye ulaşamazlar.”

Saddleback’te yeni gelenlere “Gelin ve görün!” deniyordu. Onlardan hayatlarını düzene sokmuş olmaları beklenmiyordu.

Warren şöyle açıklıyor:

“Saddleback Kilisesi’nde inanmayan insanların, gerçekten inanmaya başlayıncaya kadar inananlar gibi davranmalarını beklemiyoruz.”

Hatta bir adım daha ileri gidiyordu:

“Güney Kaliforniyalı bir paganı, üzerinde Budweiser yazan tişörtü ve şortuyla ibadetimize katılırken görmeyi; evinde kalmasına ya da plaja gitmesine tercih ederim.”

Warren, evli olmadan birlikte yaşayan ve kiliseye katıldıktan sonra Hristiyanlığı benimseyip kendisinden nikâhlarını kıymasını isteyen çiftlerin sayısını hatırlayamadığını söylüyor. Bunlardan biri tam on yedi yıldır birlikte yaşıyordu.

Üstelik insanların başlangıçta neden kiliseye geldikleriyle de pek ilgilenmiyordu.

“İnsanların başlangıçta İsa’ya neden geldikleri önemli değildir. Önemli olan gelmeleridir. Onun huzuruna girdikten sonra İsa onların güdüleri, değerleri ve öncelikleri üzerinde çalışabilir.”

Yeni katılımcı odaklı Evanjelikler, insanların inanmadan önce bir topluluğa ait olmasına izin verirken liberaller ve solcular çoğunlukla insanlardan önce inanmalarını, sonra aralarına katılmalarını bekliyor.

Bunun çok önemli örgütsel sonuçları var.

Warren, girişteki eşiği düşük, üyelik için gereken bağlılık düzeyini ise yüksek tutuyor.

“İsa’nın iddialarını araştıran birinden çok az şey bekliyoruz. Öte yandan kilisemize üye olmak isteyenlerden ciddi bir bağlılık talep ediyoruz.”

Örgütlerimizin büyük bölümü ise bunun tam tersini yapıyor.

Kapıdan girmek zordur. Doğru kavramları bilmeniz ve doğru politik görüşlere sahip olmanız beklenir.

Buna karşılık örgüte katıldıktan sonra sizden beklenen fiilî katılım son derece düşüktür: Bir düğmeye basmak, e-posta listesine yazılmak ya da en fazla mütevazı bir aidat ödemek.

Bunun dışında sizden pek bir şey beklenmez.

3. Örgütlendiğiniz Alanı Tanıyın

Warren, okurlarını kendisini taklit etmemeleri konusunda defalarca uyarıyor.

“Saddleback’in yapay bir kopyasını farklı bir çevreye yerleştirmek, başarısızlığın formülüdür. Ülkenin başka bir yerinde olsaydım ben bile Saddleback’te yaptığımız her şeyi aynen uygulamazdım. Kendi yerel koşullarınızda insanlara ulaşmak için neyin en iyi işe yaradığını bulmalısınız.”

Bu bir reçete değil, yöntemdir.

Warren, tek bir ayin bile düzenlemeden önce on iki hafta boyunca kapı kapı dolaşıp insanlara beş soruluk bir anket uyguladı.

İlk soru şuydu: “Sizce bu bölgenin en büyük ihtiyacı nedir?”

Sorulardan biri de şöyleydi:

“Bir kiliseye gitmek isteseydiniz, nasıl özellikler arardınız?”

Warren, bu soruya aldığı yanıtları şöyle değerlendiriyor:

“Bu tek soru bana, inanmayan bir insan gibi düşünmek konusunda ilahiyat eğitimimin tamamından daha fazlasını öğretti.”

Duydukları, Saddleback’in kuruluş planına dönüştü.

Bölge halkı vaazları sıkıcı buluyor, kilise üyelerinin kendi aralarında kapalı gruplar oluşturmasından şikâyet ediyor, kiliselerin yalnızca paralarını istediğini düşünüyor ve çocuk bakım hizmetlerini yetersiz buluyordu.

Bunun üzerine Warren vaazlarını yeniden düzenledi, karşılama görevlilerini eğitti, ziyaretçilerden para beklenmediğini her hafta duyurmaya başladı ve çocuk bakımına ilişkin sıkı kurallar hazırladı.

Örgütleyicilerin bildiği adıyla bu bir dinleme kampanyasıydı.

En iyi sendikalar hangi mücadelelere girişeceklerine karar vermeden önce bunu yapar.

Ancak aktivist grupların çoğu önce politik tutumlarını ve söylemlerini belirliyor, ardından bunlara hitap edecek bir kitle aramaya başlıyor.

Warren’ın kuralı açık:

“Hiçbir kitap ya da demografik rapor, topluluğunuzdaki insanlarla gerçekten konuşmanın yerini tutamaz.”

Soru sormak yalnızca daha fazla bilgi edinmenin yolu değildir. Aynı zamanda insanların, onlara sunabileceğiniz şeylere zamanla açık hale gelmesini sağlamanın en etkili yöntemlerinden biridir.

Warren’ın ifadesiyle:

“İnsanların çoğunun, önce kendileri dinlenmeden başkalarını dinleyemediğini öğrendim.”

4. İnsan Kazanmayı Bilimsel Bir İş Olarak Ele Alın

Solun önemli bir bölümünün aksine Warren, yalnızca haklı olmanın kendiliğinden başarılı bir örgütlenmeye dönüşmeyeceğini kavramıştı.

İnsanların kapıdan içeri girmesini sağlamak; deneyler, titiz değerlendirmeler ve sürekli düzeltmeler gerektiren bilimsel bir uğraş olarak ele alınmalıydı.

Warren başarısızlıkları konusunda son derece açık:

“Gerçek şu ki Saddleback’te işe yaramayan şeyleri, işe yarayanlardan çok daha fazla denedik. Başarısız olmaktan hiçbir zaman korkmadık. Yaptığımız her şeyi yalnızca bir ‘deney’ olarak adlandırdık.”

Hatta Bir Kiliseyi Büyütmemenin 1000 Yolu adlı başka bir kitap yazabileceğini söyleyerek şaka yapıyor.

Amaç Odaklı Kilise, insanın kendi kendisini başarılı göstermesini sağlayan ölçütlere karşı acımasız bir eleştiri içeriyor.

Warren, Charlie Brown’ın okçuluk çalıştığı bir Peanuts karikatürünü hatırlatıyor:

“Bir hedefe nişan almak yerine çite bir ok fırlatıyor, sonra okun saplandığı yere gidip etrafına bir hedef çiziyordu.”

Warren’a göre pek çok kilise de aynı şeyi yapıyor:

“Kime ulaşabildiysek onun etrafına bir hedef çiziyor ve bununla yetiniyoruz.”

Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve sol örgütler bunu sürekli yapıyor.

Başlangıçtaki varsayımlarımızı sorgulamak yerine, kimler gelmiş olursa olsun sonucu başarı ilan ediyoruz.

Çoğunlukla sonuçları değil faaliyetleri sayıyoruz: Çalınan kapılar, gönderilen e-postalar, gerçekleştirilen etkinlikler.

Ya da politik doğruluğumuzu başarı ölçütü olarak görüyoruz.

Warren ise büyümeyi, ulaşılması mümkün olan iddialı hedeflerle karşılaştırarak değerlendirmekte ısrarcı:

“Gerçekçi olmak istiyorsanız, mutlak sayılara değil, ulaştığınız nüfusun oranına odaklanmalısınız.”

Her şeyden önemlisi Warren, haklı olmanın etkisiz kalmaya mazeret oluşturmasına izin vermiyor.

Marjinalliğini bir onur nişanı gibi taşıyan cemaatlerle alay ediyor:

“Bazı kiliseler kalabalıklarının olmamasını, İncil’e bağlı, doğru inançlı ya da Kutsal Ruh’la dolu olduklarının kanıtı olarak gösteriyor.”

Küçük aktivist çevrelerde zaman geçirmiş herkes bu insan tipini tanıyacaktır.

5. Yalnızca Akılları Değil, Kalpleri de Kazanın

İncil’in hakikatine inanan Güney Baptist vaiz Warren, insanları kazanmanın esas yolunun tartışmalar olmadığını ısrarla vurguluyor.

“İsa’ya kazandırılan insanların sayısı bakımından, Tanrı’nın varlığını hissetmek bütün inanç savunusu argümanlarımızın toplamından daha etkilidir. İnsanların çok azı, belki de hiçbiri, yalnızca entelektüel gerekçelerle Hristiyanlığa geçmez.”

Kilisenin ilk yıllarıyla ilgili en büyük pişmanlığı, bu gerçeği yeterince önemsememiş olması.

“Saddleback’in ilk yıllarında müziğin gücünü hafife alma hatasına düştüm. Bu nedenle ayinlerimizde müziğin kullanımını sınırladım.”

Peki müzik neden bu kadar önemliydi?

“Bir şarkı çoğu zaman insanlara bir vaazın yapamayacağı şekilde dokunabilir. Müzik entelektüel engelleri aşarak mesajı doğrudan kalbe ulaştırabilir.”

Warren, alışıldığı üzere, hangi müziği çalması gerektiğini de insanlara sorarak belirledi.

Bir ayinde herkese küçük kartlar dağıttı ve dinledikleri radyo istasyonunun adını yazmalarını istedi.

Kısa süre sonra Saddleback, yeni katılımcılara yönelik ayinlerinde geleneksel ilahiler söylemeyi bıraktı. Bir yıl içinde katılım hızla yükseldi.

Basın kiliseyi “Rock seven cemaat” diye anmaya başladı.

Warren bu değişim nedeniyle yüzlerce potansiyel üye kaybettiğini kabul ediyor. Ancak buna karşılık binlerce yeni insan kazandığını söylüyor.

“Çok fazla kilise ayini, bir şenlikten çok cenaze törenini andırıyor” diye yazıyor.

Solun toplantılarının da büyük bölümü bir lisansüstü seminerine ya da cenaze sonrası yas buluşmasına benziyor.

Oysa geçmişte durum böyle değildi.

İşçi hareketi ve sivil haklar hareketi şarkılar söylüyor, bir araya geliyor ve başarılarını kutluyordu.

Zohran Mamdani’nin seçim kampanyası ve New York Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) ligleri, bu geleneğin yeniden canlanabileceğine dair işaretler verdi.

Şimdi önümüzdeki görev, birlikte yaşanan sevinci istisna olmaktan çıkarıp örgütlenmenin olağan bir parçasına dönüştürmek.

6. Örgütün Dışındaki İnsanlar Gibi Düşünün

Warren şöyle yazıyor:

“Sorun şu ki ne kadar uzun süredir inanan biriyseniz, inanmayan biri gibi düşünmeniz o kadar zorlaşıyor.”

Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyordu.

Birincisi, örgütün içindekiler zamanla dışarıdakilerle görüşmeyi bırakıyor.

“İnancı yaymanın önündeki en büyük engellerden biri, inananların zamanlarının tamamını başka Hristiyanlarla geçirmeleridir. Hristiyan olmayan arkadaşları yoktur. İnanmayan insanlarla vakit geçirmiyorsanız ne düşündüklerini anlayamazsınız.”

İkincisi, kendi aralarında yalnızca kendilerinin anlayabildiği bir dille konuşmaya başlıyorlar.

Warren bu tür din görevlileriyle şöyle alay ediyor:

“Karizmatik Hristiyan hareketine mensup olmadıkları halde her pazar bilinmeyen bir dilde konuşuyorlar!”

Warren, “yeni gelenlerin araya girmekten korkacağı ya da bunu başaramayacağı kadar iç içe geçmiş bir topluluk” oluşturulmasına karşı uyarıyor.

Şunu da ekliyor:

“Küçük kiliselerin çoğunun sorunu, yalnızca çekirdek kadrodan ibaret olmalarıdır. Başka hiçbir şeyleri yoktur. Kilisenin yaptığı her şeye aynı elli kişi katılır.”

İster kilisede ister solda olsun, güçlü bağlar iyidir. Ancak yeni insanların içine giremediği güçlü bağlar, örgüt için ölümcüldür.

İçeridekiler, dışarıdaki insanların zaten ilgilenmediği sonucuna kolayca varabilirler.

Oysa Warren’ın anketlerde gördüğü tablo farklıydı.

Şikâyetlerin hiçbiri teolojik değildi. Kiliseye Tanrı’ya inanmadıkları için gitmediklerini söyleyen insanlara da pek rastlamamıştı.

“Kilisesiz insanların çoğu ateist değildir. Yanlış bilgilendirilmişlerdir, kiliselerden soğumuşlardır ya da fazla meşguldürler.”

Warren’ın çıkardığı sonuç şuydu:

“Kiliseler, insanların İncil’in mesajına kapalı olduğunu söylemeyi bırakmalı ve inanmayan insanların anlayabileceği bir dille nasıl iletişim kuracaklarını araştırmaya başlamalıdır.”

Bütün bunlar doğrudan sola da uygulanabilir.

İlerici ve sol aktivistlerin çoğu zaman siyasetle ilgilenmeyen pek az arkadaşı var. Söylemimiz ağır bir jargonla dolu.

Çabalarımız sonuç vermediğinde ise suçu dış koşullara ya da ulaşamadığımız insanlara atmaya eğilimliyiz.

“Kitleler henüz mesajımıza hazır değil” diyoruz kendi kendimize. “Zamanla anlayacaklar.”

Peki ya sorun, yeterince etkili örgütlenemiyor olmamızsa?

7. Örgütsüzleri Örgütlemeye Yönelin

Warren daha ilk günden itibaren, işçi hareketinde bizim örgütsüzleri örgütlemek dediğimiz şeye odaklandı.

Başka kiliselerden Saddleback’e geçmek isteyenlere üyelik eğitiminde açıkça şunu söylüyordu:

“Eğer tek niyetiniz ayinlere katılmaksa, yerinizi inanmayan birisine ayırmayı tercih ederiz.”

Saddleback üyesi olmak, dini yaymak için çaba göstermeyi de gerektiriyordu.

1980 yılındaki ilk Paskalya ayininden on gün önce Warren ve küçük grubu, çevredeki evlere gönderilmek üzere on beş bin davet mektubunun adresini elleriyle yazdı ve pullarını yapıştırdı.

Mektup şu sözlerle başlıyordu:

“SONUNDA! Geleneksel kilise ayinlerinden umudunu kesmiş insanlar için tasarlanmış yeni bir kilise!”

Mektupta ne İsa’dan ne de İncil’den bahsediliyordu.

Bu durum dindar çevrelerde pek hoş karşılanmadı.

Warren şöyle hatırlıyor:

“Aslında bu ilk mektuba ilişkin aldığım bütün eleştirel ve öfkeli yanıtlar, neden İsa’dan ya da İncil’den söz etmediğimi sorgulayan Hristiyanlardan gelmişti.”

Hatta bazıları Warren’ın kendisinin gerçekten kurtuluşa ermiş biri olup olmadığını bile sorguladı.

Ancak ilk ayine 205 kişi katıldı. Bunların 82’si sonraki on hafta içinde Hristiyanlığı benimsedi.

Warren’ın çıkardığı ders açıktı:

“Kimi etkilemek istediğinize karar vermelisiniz.”

Solcular da aynı tercihle karşı karşıya. Ve genellikle yanlış tercihi yapıyoruz.

İlerici örgütler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, zamanlarının önemli bir bölümünü zaten var olan başka örgütlerle ittifaklar kurmaya harcıyor. Bu örgütlerin çoğu da benzer biçimde küçük ya da ağırlıklı olarak ücretli çalışanlara dayalı yapılar.

Sosyalist gruplar ise genellikle zaten radikalleşmiş insanların oluşturduğu dar çevrelere yöneliyor.

Geniş kesimlerden üye kazanmakta zorlanıyoruz. Bunun nedenlerinden biri de sürekli olarak kendi solumuzda duranların ne düşündüğüne bakmamız.

Oysa her etnik kökenden Amerikalıların ezici çoğunluğu örgütsüz durumda.

Asıl önceliğimizin bu milyonlarca insanı kazanmak mı, yoksa hâlihazırda var olan birkaç bin solcuya ve sivil toplum kuruluşuna yönelmek mi olduğuna karar vermek zorundayız.

8. Örgütlemeye Çalıştığınız İnsanları Sevin

Warren’a göre kilisenin büyümesini sağlayan en önemli unsur aslında bir teknik değil.

“İnanmayan insanları İsa’nın sevdiği gibi sevmek, kilisenin büyümesinin en çok ihmal edilen anahtarıdır. Onlara yönelik bu tutkuyu taşımıyorsak, kendilerine ulaşmak için gereken fedakârlıkları yapmaya da istekli olmayız.”

Warren, Hristiyanlığı sonradan benimseyen insanlara Saddleback’te kendilerini en çok neyin etkilediğini sorduğunda aldığı yanıtları şöyle aktarıyor:

“Bana hiçbir zaman ‘İnandığınız Reformasyon teolojisi yüzünden’ diyen olmadı. Bunun yerine en sık duyduğum yanıt şuydu: ‘Bana karşı inanılmaz bir sevgi hissediyordum ve bu beni oraya çekti.’”

Ancak burada bir sorun var.

Her hafta düzenli olarak gelen insanları sevmek kolaydır.

“Elbette her cemaat kendi kilisesinin sevgi dolu olduğunu düşünür. Çünkü sevgisiz olduğunu düşünen insanlar zaten orada değildir!”

Saddleback’te henüz inanmayan insanlara duyulan sevgi, her şeyden önce yeni insanları kazanma yönündeki sürekli çabayla ölçülüyordu.

Ancak bu sevgi, yeni gelenler için yapılan küçük fedakârlıklarda da kendisini gösteriyordu.

Kalabalık ayinlerde üyeler ayakta durarak ziyaretçilerin oturmasına imkân tanıyordu. Soğuk günlerde kilisenin çadırında bulunan ziyaretçilere paltolarını veriyorlardı.

İlericiler ve solcular, soyut düzeyde ezilenlere ve işçi sınıfına duydukları sevgiyi sık sık dile getiriyorlar.

Fakat gerçek insanlarla karşılaştığımızda durum değişebiliyor.

Bizimle aynı fikirde olmayan insanlar çoğu zaman küçümseyici bir tavırla, hatta açık bir hor görmeyle karşılaşıyor.

İnsanlar bunu çok uzaktan bile hissedebilir.

Tıpkı Warren’ın ziyaretçilerinin, bir kilisenin kendilerini gerçekten isteyip istemediğini anlayabilmeleri gibi.

Warren’ın sözleriyle:

“İnanmayanlara karşı sevgi eksikliğini telafi edebilecek hiçbir yöntem, program ya da teknoloji yoktur.”

Pek çok sivil toplum kuruluşunun ve sosyalist örgütün ardındaki rahatsız edici gerçek, Warren’ın küçük kiliselerde fark ettiği şeyle aynı:

Bilinçdışı bir düzeyde aslında kalabalık istemiyoruz.

Ya da en azından, alışkanlıklarımızı ve varsayımlarımızı değiştirmemizi gerektirecek kadar çok istemiyoruz.

Zaten ikna olmuş insanlardan oluşan dar bir çevrede bulunmak rahatlatıcıdır.

Küçük bir denizde büyük balık olmak da öyle.

9. Her Üyeyi Yeni İnsanlar Kazanan Bir Örgütleyiciye Dönüştürün

Warren’a göre büyümenin yolu, üyelerin kendi toplumsal ilişkilerinden geçiyor.

“Bir inananın meyvesi, başka bir inanandır” diye yazıyor.

Saddleback’in başlangıçta reklama ihtiyacı vardı.

Ancak Warren şunu belirtiyor:

“Bugün binlerce üyemiz arkadaşlarını kilisemize davet ettiği için reklama ihtiyaç duymuyoruz.”

Warren basit bir ölçüt öneriyor:

Bir kilisenin düzenli katılımcı sayısı, üye sayısından en az yüzde 25 fazla olmalıdır.

Eğer böyle değilse, “Bu, kilisenizde neredeyse hiç kimsenin inanmayan insanları davet etmediği anlamına gelir.”

Saddleback’te ayinlere katılanların sayısı, üye sayısının iki katıydı.

Üyeler arkadaşlarını getirmiyorsa bunun yöneticileri endişelendirmesi gerektiğini de söylüyor:

“Üyelerimizin çoğu arkadaşlarını kilisemize hiç davet etmiyorsa, bu davranışlarıyla kilisemizin sunduğu şeylerin niteliği hakkında ne söylüyorlar?”

Çok az liberal ya da sol örgüt, üyelerinin örgüte yeni insan getirip getirmediğini ölçüyor.

Warren, yeni insan kazanmakta neyin işe yaramadığı konusunda da oldukça açık:

“Üyeleri arkadaşlarını davet etmedikleri için suçlu hissettirmek mi? Hayır. Üzerinde ‘Ziyaretçiler Hoş Geldiniz’ yazan büyük bir tabela asmak mı? Hayır. Mahallenizdeki evleri hiçbir ön ilişki kurmadan ziyaret etmek mi? Muhtemelen hayır.”

Özellikle son cümle üzerinde durmamız gerekiyor.

Zohran Mamdani’nin oldukça başarılı seçim kampanyası bile büyük ölçüde gönüllülerin yabancı insanların kapılarını çalmasına dayanıyordu.

Yabancı insanların kapılarını çalmak bir seçimi kazandırabilir.

Ancak derin kökleri olan, kalıcı bir örgüt inşa etmek bakımından çok daha zayıf bir yöntemdir.

10. Yeni Gelenler İçin Bir Giriş Kapısı Oluşturun

Warren çocukken Hristiyan olmayan arkadaşlarını zaman zaman babasının kilisesine götürürdü.

Ancak ne zaman böyle yapsa, babasının o pazar bağış ve ondalık verme üzerine vaaz verdiği ya da konuk bir misyonerin slayt gösterisi yaptığı güne denk gelirdi.

Sonunda kimseyi davet etmekten vazgeçti.

Şöyle anlatıyor:

“İşyerindeki kiliseye gitmeyen arkadaşlarımı davet etmeyi aklımdan bile geçirmezdim. Çünkü ayin onlara hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Mesajlar benim içindi, şarkılar benim içindi, dualar benim anlayabildiğim ifadelerle ediliyordu, hatta duyurular bile benim içindi.”

Warren’a göre temel sorun şuydu:

“Her kilisede ‘hizmet etmek’ ile ‘bize hizmet edilmesi’ anlayışları arasında sürekli bir gerilim vardır. Kiliselerin çoğu üyelerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir; çünkü faturaları üyeler öder.”

Warren’ın çözümü ise şuydu:

“Üyelerinizin arkadaşlarını getirmesi için özel olarak tasarlanmış bir ayin oluşturun.”

Saddleback’in hafta sonu ayinleri yeni gelenler için düzenleniyordu.

Hafta içinde yapılan ayrı bir ayin ise zaten kiliseye bağlı olan üyelerin ihtiyaçlarını karşılıyordu.

Warren ayrıca kiliselerin kendi iç işleyişine ilişkin meseleleri ziyaretçilerden uzak tutmalarını öneriyor.

Örgütlerimizin çoğunda ise yeni gelenlerin içeri girebileceği bir kapı bile bulunmuyor.

Ziyaretçiler için tasarlanmış, düzenli olarak gerçekleştirilen yüz yüze buluşmalar çoğu zaman yok.

Yeni katılımcıların örgüte uyum sağlamasına yönelik ciddi bir çalışma da oldukça sınırlı.

Bir insanın örgütle ilk karşılaşması çoğu zaman hiç kimseyle insani bir bağ kuramadığı kalabalık bir çevrim içi toplantı oluyor.

Ya da yalnızca içeridekiler için düzenlenmiş bir genel toplantıya katılıyor: Komite raporları, usul tartışmaları ve daha önce hiç duymadığı karar tasarıları üzerine hizip kavgaları.

Bu, zaten inananlar için düzenlenmiş bir toplantının yeni insanları kazanma amacıyla kullanılmasıdır.

Bu kadar çok insanın bir daha gelmemesine şaşırmamak gerek.

Üyelerimizin arkadaşlarını, ailelerini ve komşularını örgüte davet etmekten kaçınmasına da.

11. Sıcak Bir Ortamı Tesadüfe Bırakmayın, Bilinçli Olarak Kurun

Warren, sıcak ve samimi ilişkilerin kendiliğinden ortaya çıkmadığını biliyordu.

“Bazı ilişkiler kendiliğinden gelişebilir. Ancak insanların topluluğa uyum sağlamasında arkadaşlık etkeni, tesadüfe bırakılmayacak kadar önemlidir. Üyelerin kilisede arkadaş edinmesini yalnızca umut edemezsiniz. Bunu teşvik etmeli, planlamalı, yapılandırmalı ve kolaylaştırmalısınız.”

Saddleback de tam olarak bunu yaptı.

En iyi otopark yerleri ziyaretçilere ayrılıyor, din görevlileri ve çalışanlar araçlarını toprak zemine park ediyordu.

Dört ayrı tür karşılama görevlisi bulunuyordu: Otopark görevlileri, kapıda karşılayanlar, ziyaretçilerle ilgilenen ev sahipleri ve insanları yerlerine yönlendiren görevliler.

Kapıda karşılayanlar yaka kartı takmıyordu. Böylece yeni gelenler kendilerini resmî görevliler tarafından değil, dostça davranan üyeler tarafından karşılanmış hissediyordu.

Warren isimleri ezberlemek için kartlar hazırlıyordu.

Kilisenin üye sayısı yaklaşık üç bini aşıncaya kadar herkesi ismiyle tanıyordu.

Warren’ın uygulamaları arasında en sevdiğim, aynı zamanda en basit olanı:

“Saddleback’in ilk yıllarında üyelerimiz ‘üç dakika kuralı’ adını verdiğimiz bir uygulamayı benimsemişti. Ayin bittikten sonraki ilk üç dakika boyunca yalnızca daha önce tanışmadığımız insanlarla konuşma konusunda anlaşmıştık.”

Saddleback bu yöntemin işe yarayıp yaramadığını da ölçüyordu.

İlk kez gelen her ziyaretçiye, ilk olarak neyi fark ettiğini, en çok neyi beğendiğini ve en az neyi beğendiğini soran bir kart gönderiliyordu.

Yanıt verenlerin yaklaşık yüzde 90’ı ilk fark ettikleri şeyin insanların sıcaklığı ve dostça yaklaşımı olduğunu söylüyordu.

Warren şöyle açıklıyor:

“Bu yanıt bir tesadüf değil. Ziyaretçilere sevgimizi onların anlayabileceği biçimde göstermek için geliştirdiğimiz bilinçli bir stratejinin sonucudur.”

Ancak büyük bir etkinlikte sıcak karşılanmak, insanların kendilerini bir topluluğa ait hissetmeleri için yeterli değildir.

Yeni gelenlerin haftalık olarak buluşan yaklaşık on iki kişilik küçük gruplara katılması, onların örgütle bağlarını korumasını sağlayan temel unsurdur.

Saddleback’te bu gruplar genellikle bir üyenin evinde, çoğu zaman güzel yemekler eşliğinde bir araya geliyordu.

İncil okuyor, arkadaşlıklar kuruyor, birbirlerine destek oluyor ve ortak projelerde çalışıyorlardı.

Warren şöyle diyor:

“İnsanlara, ‘Küçük bir gruba katılıncaya kadar bu kilise ailesinin gerçek bir parçası olduğunuzu hissetmeyeceksiniz’ diyoruz.”

Ve bu yöntem sonuç veriyordu.

“Küçük gruplar, kilisenizin arka kapısını kapatmanın en etkili yoludur. Küçük bir gruba bağlı olan insanları kaybetmek konusunda hiçbir zaman endişelenmeyiz.”

12. İnsanlara İyi Haberler Verin

Warren şöyle yazıyor:

“Benim ‘Ne kadar korkunç!’ vaazları dediğim bir vaaz türü var. Yalnızca toplumumuzdan şikâyet eder ve genel olarak insanlar hakkında yargılarda bulunur. Teşhis çoktur, çözüm azdır.”

Tanıdık geldi mi?

Warren’ın vurguladığı nokta şu: İnsanlar zaten işlerin kötü gittiğini biliyor.

“Aradıkları şey azarlanmak değil, çözümler.”

Bu nedenle şöyle diyor:

“Bugün insanların daha az ‘şunu yapmalısınız’ vaazına, daha fazla ‘bunu nasıl yapabilirsiniz’ vaazına ihtiyacı var.”

Solun önemli bir bölümü de “Ne kadar korkunç!” siyaseti konusunda uzmanlaşmış durumda.

Felaket haberleri paylaşmak, ahlaki yargılarda bulunmak ve hayatın ne kadar berbat olduğunu durmaksızın teşhir etmek.

Elbette sorunların teşhisi önemlidir.

Ancak insanlar kendilerine umut ve ileriye doğru ilerleyebilecekleri somut bir yol sunan örgütlere katılır.

Bu olumlu perspektif, üyelerin nasıl harekete geçirileceğini de belirliyor.

Warren şöyle diyor:

“İnsanları hizmet etmeye yöneltmek için hiçbir zaman suçluluk duygusu ya da baskı kullanmayın. İnsanları harekete geçiren vizyondur. Suçluluk duygusu ve baskı ise yalnızca cesaretlerini kırar.”

Aynı şey para konusunda da geçerli.

Warren’a göre:

“İnsanlar ihtiyaçlara değil, bir vizyona destek verir.”

Bundan hareketle, “Maddi sorunlar yaşayan kiliselerin çoğunun asıl sorunu çoğu zaman bir vizyon sorunudur” sonucuna ulaşıyor.

Warren’ın ifadesiyle:

“İnsanlar nereye gittiğini bilen bir kiliseye katılmak ister.”

13. En Önemli Noktalarınızı Tekrarlayın

Rutinler, tekrarlar ve ritüeller önemli fikirleri içselleştirmemizi sağlar.

Warren, Eski Ahit’teki Nehemya Kitabı’na atıf yaparak Nehemya İlkesi adını verdiği bir ilke geliştirmişti:

“Kilisenin doğru yönde ilerlemesini sağlamak için vizyon ve amaç her yirmi altı günde bir yeniden ifade edilmelidir.”

Saddleback, temel aldığı beş amacı her yerde tekrarlıyordu.

Her üyelik eğitiminde, pankartlarda, broşürlerde ve şarkılarda bunlar yer alıyordu.

Hatta ibadet merkezinin girişindeki camlara bile işlenmişlerdi.

Warren her ocak ayında kilisenin durumuna ilişkin aynı vaazı veriyor, yalnızca örnekleri güncelliyordu.

“Kendinizi tekrar etmekten korkmayın, çünkü hiç kimse ilk seferde her şeyi kavrayamaz. Aynı şeyleri tekrar tekrar yeni biçimlerde anlatmaya ‘yaratıcı tekrar’ diyorum.”

Warren ayrıca akılda kalıcı ifadelere büyük önem veriyordu.

Örneğin “Her üye bir din görevlisidir” gibi sloganlar kullanıyordu.

Çünkü ona göre:

“Sloganlar, özdeyişler, düsturlar ve kısa, vurucu ifadeler; vaazlar unutulduktan çok sonra bile hatırlanmaya devam eder.”

14. Kalıcı Örgütsel Yapılar İnşa Edin

Warren, insan kazanma üzerine düşüncelerini iki vaizin hikâyesiyle tamamlıyor.

George Whitefield on sekiz binden fazla vaaz vermişti.

Bir keresinde Glasgow yakınlarında yaklaşık yüz bin kişiye hitap etmiş ve 1730’larda başlayan Büyük Uyanış hareketinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştu.

Ancak Warren’a göre:

“Whitefield, dinini değiştiren insanları çoğu zaman herhangi bir örgütsel yapı içinde bir araya getirmeden geride bırakıyordu. Bu nedenle çalışmalarının sonuçları kısa ömürlü oldu. Bugün çok az Hristiyan George Whitefield adını tanır.”

John Wesley de büyük kalabalıklara vaazlar veriyordu.

“Ancak Wesley aynı zamanda bir örgütleyiciydi. Amacını gerçekleştirmek için kendi yaşam süresinin çok ötesinde varlığını sürdürecek bir örgütsel yapı kurdu.”

Bu yapının adı Metodist Kilisesi’dir.

Buradan çıkarılacak ders şudur:

“Bir kilisede herhangi bir yenilenmenin kalıcı olabilmesi için, onu besleyecek ve destekleyecek bir örgütsel yapının bulunması gerekir.”

Amerikan solu bir kuşaktır kendi Whitefield dönemini yaşıyor.

2003 yılında Irak Savaşı’na karşı düzenlenen devasa protestolardan bu yana birbiri ardına kısa ömürlü toplumsal patlamalara tanık olduk.

2006’daki göçmen hakları yürüyüşleri, Occupy hareketi, Kadın Yürüyüşü ve George Floyd’un öldürülmesinin ardından 2020’de yaşanan ayaklanma…

Bunların her biri milyonlarca insanı harekete geçirdi ve onlara ilham verdi.

Ancak çok azı kalıcı bir kurumsal güç inşa edebildi ya da mevcut örgütsel yapıları güçlendirebildi.

Warren bunun nereye varacağını görmüştü:

“Ulaştığınız insanları topluluğa katacak ve orada tutacak bir sisteminiz ve yapınız yoksa, kilisenizde kalmayacaklardır. Ön kapıdan içeri girenler kadar insan arka kapıdan çıkacaktır.”

Buradan çıkarılacak daha derin ders, insan kazanmanın tek yönlü bir süreç değil, döngüsel bir örgütlenme faaliyeti olduğudur:

İnsan kazan, örgüte kat, geliştir, sorumluluk ver ve yeniden insan kazan.

Ön kapıdan giren insanların toplumsal ilişkiler içinde yer edinmesi, bağlılık geliştiren üyelere dönüşmesi ve anlamlı sorumluluklar üstlenmesi gerekir.

Böylece onlar da bir sonraki katılım dalgasını yaratan ve örgütleyen insanlar haline gelir.

Büyümeyi kendi kendisini yeniden üreten bir büyümeye dönüştürmenin yolu budur.

İkinci bölümde ele alacağımız konu, yani bir örgütlenme mekanizmasının nasıl inşa edileceği de tam olarak burada başlıyor.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...