Çeviri: Yoldaş Üzerine Dört Tez – Jodi Dean 

Jodi Dean’in Yoldaş Üzerine Dört Tez (Four Theses on the Comrade) başlıklı bu metni, yoldaşlık kavramını yeniden teorik ve siyasal bir tartışmanın konusu haline getirmektedir. Kimlik, bireycilik ve parçalanmışlık eğilimlerinin öne çıktığı günümüzde metin; ortak mücadele, kolektif siyasal özne ve örgütlü siyaset üzerine düşünmek için önemli başlıklar sunmaktadır.

Metin, temel argümanları korunarak Türkçeye çevrilmiş ve uzunluğu nedeniyle kısaltılarak yayımlanmıştır.

— Direnç Dergi

Başkan Barack Obama’nın 2016 yılında Beyaz Saray Muhabirler Yemeği’nde yaptığı konuşmada, Demokrat Parti’nin başkan aday adaylığı için Hillary Clinton’a karşı beklenmedik ölçüde güçlü bir kampanya yürüten Senatör Bernie Sanders’a yönelik birkaç espri de yer alıyordu:

“Nasıl bir seçim dönemi yaşıyoruz! Örneğin, bu gece burada Demokrat Parti’nin parlak yeni yüzüyle birlikteyiz: Bay Bernie Sanders! (Alkışlar.) İşte burada, Bernie! (Alkışlar.) Bernie, bir milyon dolar gibi görünüyorsun. (Gülüşmeler.) Ya da senin anlayacağın şekilde söyleyeyim; 27 dolarlık 37 bin bağış gibi görünüyorsun. (Gülüşmeler ve alkışlar.)

Pek çok insan Bernie olgusuna, özellikle de gençler üzerindeki etkisine şaşırdı. Ama ben şaşırmadım, anlıyorum. Geçenlerde genç bir kadın yanıma gelip politikacıların hayallerinin önünde engel olmasından bıktığını söyledi. Sanki biz Malia’nın bu yıl Burning Man’e gitmesine izin verecekmişiz gibi! (Gülüşmeler.) Böyle bir şey olmayacaktı. (Gülüşmeler.) Bernie belki izin verirdi. (Gülüşmeler.) Biz vermezdik. (Gülüşmeler.)

Ama yine de kırıldım Bernie. Benden biraz uzaklaşmaya başlamışsın. (Gülüşmeler.) Sonuçta insan yoldaşına böyle davranmaz. (Gülüşmeler ve alkışlar.)”

Son espri, Sanders’ın kampanyasının Amerikan siyasetinde açtığı sosyalist gedik üzerine işaret eder. İlk bakışta bu, Sanders’ın kendisini sosyalist olarak tanımlamasını hatırlatan ve onu siyasal açıdan kabul edilemez göstermeyi amaçlayan bir “kızıl korkusu” göndermesi gibi görünebilir. Ancak bu sözler, Sanders’ın gerçekte Demokrat Parti’nin bir üyesi olmadığını ve dolayısıyla Obama’nın parti anlamındaki “yoldaşı” sayılamayacağını da vurguluyor olabilir. Sanders Demokrat Parti’nin adaylığı için yarışıyordu, fakat kendisi bir Demokrat değildi.

Esprinin bir başka katmanı ise Amerikan sağının yıllar boyunca Obama’yı sosyalist ya da komünist olmakla suçlamasını hatırladığımızda ortaya çıkar. Sağcı çevreler sekiz yıl boyunca Obama’yı Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en radikal solcu başkanı olarak damgaladılar. “Yoldaş Obama” diyerek onu Lenin, Stalin, Che ve Mao ile özdeşleştirmeye çalıştılar.

Bu bağlam düşünüldüğünde, bir Amerikan başkanının ağzından “yoldaş” sözcüğünün çıkması daha anlamlı hale gelir. Çünkü burada espri aslında Sanders’ın değil, Obama’nın yoldaşlığı üzerinedir. Obama kendisini Sanders’ın yoldaşı olarak sunmakta; onunla ortak bir siyasal ufku paylaştığını ima etmektedir. Bu ufuk, “yoldaş” kavramının işaret ettiği özgürleştirici, eşitlikçi ve komünist ufuktur. Eğer aynı taraftalarsa, eğer Obama Sanders’ın yoldaşıysa, o halde Obama’nın da bir miktar dayanışma beklemeye hakkı vardır.

“Yoldaş” kavramı bir kimliği değil, bir ilişkiyi ifade eder. Belirli eylem biçimlerine dair ortak beklentileri ve ortak bir siyasal yönelimi işaret eder. Yoldaşlık, aynı siyasal mücadeleyi paylaşanların ortaklığını vurgular. Eğer bir yoldaşsanız, partinizden kamusal olarak uzaklaşmazsınız; en azından bunu kolayca yapmazsınız.

Yoldaşlık, eylemi belirli bir geleceğe yönlendiren bir bağdır. Komünistler açısından bu gelecek, kapitalist üretim ilişkilerinin belirlenimlerinden kurtulmuş; üreticilerin özgür birlikteliği, ortak yararı ve kolektif kararları temelinde yeniden örgütlenmiş eşitlikçi bir toplumun geleceğidir.

Bu makale, yoldaşlık kavramı üzerine dört tez ileri sürmektedir.

Hayatta Kalanlar ve Sistemler

Çağdaş sol teori ve aktivizme iki karşıt eğilim hâkimdir: hayatta kalanlar (survivors) ve sistemler (systems).

İlki, daha çok sosyal medya, akademik çevreler ve belirli aktivist ağlarda kendini gösterir. Kimliklere güçlü bir bağlılık ve kesişimsellik vurgusu üzerinden ifade edilir. İkincisi ise daha çok estetik ve kavramsal alanlarda ortaya çıkar; jeoloji, yok oluş, algoritmalar, “hiper-nesneler”, biyolojik sistemler ve gezegensel tükeniş gibi post-hümanist temalar etrafında şekillenir.

Bir tarafta, tutunabilecekleri son şey kimlikleri olan hayatta kalanlar vardır. Bu kimlikler çoğu zaman yaşam mücadelesi içinde şekillenmiş ve bu mücadelenin acılarıyla, travmalarıyla iç içe geçmiş kimliklerdir. Diğer tarafta ise ölçekleri o kadar büyük, işleyişleri o kadar karmaşık olan sistemler bulunur ki onları bırakın değiştirmeyi, kavramakta bile zorlanırız.

Bu iki eğilim, neoliberal kapitalizmin toplumsal kurumları çözmesiyle ve ağlar üzerinden işleyen kişiselleştirilmiş dijital medya ile enformasyon teknolojileri sayesinde kapitalizmin daha da yoğunlaşmasıyla bağlantılıdır. Ben bu süreci iletişimsel kapitalizm (communicative capitalism) olarak adlandırıyorum.

Giderek daha fazla insan ekonomik belirsizlik, güvencesizlik ve istikrarsızlık içinde yaşamaktadır. İş bulmak zorlaşırken iş kaybetmek kolaylaşmaktadır. İnsanların büyük çoğunluğu artık uzun vadeli istihdama güvenememekte; sağlık sigortası veya emeklilik gibi hakların ücret paketlerinin bir parçası olacağını varsayamamaktadır. Çalışma hayatı giderek daha güvencesiz hale gelmektedir: esnek çalışma, geçici çalışma ve sözleşmeli çalışma biçimleri, “girişimcilik” söylemiyle süslenerek meşrulaştırılmaktadır.

Sendikalar küçülmekte ve güç kaybetmektedir. Okullar ve üniversiteler bütçe kesintileriyle karşı karşıya kalırken borçlar artmakta, saygınlıkları azalmaktadır. Rekabetin, borç yükünün ve kamusal destek mekanizmalarının tasfiyesinin baskısı altında aileler çözülmektedir.

Bütün bunlara rağmen neoliberal ideoloji, bu tabloyu bireylerin daha fazla seçeneğe ve daha fazla kişisel sorumluluk alma fırsatına sahip olduğu bir durum olarak sunar.

Carl Schmitt liberalizmi ünlü biçimde siyasetin yerini etik ve ekonominin alması olarak tanımlamıştı. Benzer şekilde, neoliberalizmin de siyaseti özgül bir biçimde tasfiye ettiğini söyleyebiliriz.

Bir tarafta bireyselleştirilmiş kişisel gelişim, öz-yönetim, kendine yeterlilik ve kendine kapanma vardır. Diğer tarafta ise kişisel iradeden bağımsız işleyen süreçler, devreler ve sistemler bulunmaktadır.

Karşımızda kendi kararlarından sorumlu tutulan, özerk seçimlerin öznesi olarak görülen bireyler vardır; fakat aynı zamanda tamamen kendi denetimlerinin dışında işleyen koşullarla karşı karşıya kalan bireyler de vardır.

Neoliberalizmde siyasetin yerini artık etik ve ekonomi değil, hayatta kalanlar ile sistemler arasındaki karşıtlık almaktadır.

Hayatta kalanlar yaşanamaz koşullar içinde hayatta kalmaya çalışırlar; bu koşulları ele geçirip dönüştürmeye değil, onlara dayanıp varlıklarını sürdürmeye odaklanırlar.

Sistemler ise bizi belirleyen “hiper-nesneler” olarak karşımıza çıkar. Bunlar çoğu zaman ancak gözlemleyebileceğimiz, haritasını çıkarabileceğimiz, geleceğini tahmin edebileceğimiz ve belki yasını tutabileceğimiz şeylerdir; fakat üzerinde etkide bulunabileceğimiz şeyler değildir.

Hayatta kalanlar kendi kırılganlıklarını deneyimlerler. Hatta bazıları bu kırılganlığı sahiplenir ve kendilik duygularını tam da tüm olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmiş olmalarından türetirler.

Sosyolog Jennifer Silva’nın Massachusetts ve Virginia’da yaptığı araştırmalarda görüştüğü işçi sınıfından yetişkinlerin çoğu kendi ayakları üzerinde durmayı vurgulamıştır. Başkalarının eninde sonunda onları yüzüstü bırakacağına ya da hayal kırıklığına uğratacağına inanmışlardır. Bu nedenle hayatta kalabilmek için yalnızca kendilerine güvenmeleri gerektiğini düşünmüşlerdir.

Görüşülen gençlerden bazıları hastalıklarla, bağımlılıklarla, parçalanmış ailelerle ve istismar içeren ilişkilerle mücadele ettiklerini anlatmıştır. Onlar için hayatta kalma mücadelesi, kendi kendisini yaratmak zorunda olan kahramanca ve onurlu bir kimliğin temel unsurudur.

Sistemlere ilişkin anlatılar ise çoğu zaman hayatta kalanları tamamen dışarıda bırakır. İnsan hayatı önemsizleşir; insan hayatına önem vermek bile düzeltilmesi gereken epistemolojik bir hata ya da ontolojik bir suç gibi görülür.

Dikkate alınması gereken şey artık insanlar değil; bakteriler, kayalar, gezegensel ve hatta galaktik süreçlerdir. Amaç düşünceyi insan-merkezci kibirden uzaklaştırmaktır.

İnsanlar bu anlatılarda ortaya çıktığında ise çoğu zaman sorunun kendisi olarak görünürler: Sınırlandırılması gereken bir fazlalık, kontrolden çıkmış yıkıcı bir tür, yaşamın bir hatası.

Hayatta kalanlar ile sistemler arasındaki bu karşıtlık bize siyasetsiz bir sol bırakmaktadır.

Her iki eğilim de siyaseti, yani ortak bir proje ve ortak bir gelecek uğruna ortak koşullar üzerinde verilen mücadeleyi anlaşılmaz hale getirir.

Siyasetin yerini; parçalanmış kimliklerin kendilerini sürekli öne sürmesi, benzersiz hayatta kalma hikâyeleri ve yaklaşan yok oluş karşısında duyulan takıntılı kaygı alır.

Böylece siyaset, genel bir yok oluş tehdidi altında bireysel hayatta kalma çabalarının çıkmazı içinde silinir gider.

Bununla birlikte, hayatta kalanlar ve sistemler eğilimleri ne kadar güçlü olursa olsun, günümüz koşulları hâlâ siyaset için bazı imkânlar barındırmaktadır.

Bu arka plan ışığında şimdi “yoldaş” kavramına odaklanacağım. Yoldaş, bizi hem “hayatta kalanlar” hem de “sistemler” etrafında dönen düşünce biçimlerinden; benzersiz kimliklere ve siyasetin imkânsızlığına ilişkin varsayımlardan uzaklaştıran bir siyasal ilişkiyi ifade eder. Yoldaşlık, aynı safta mücadele edenlerin ortaklığını ve eşitliğini görünür kılar.

Birinci Tez

“Yoldaş”, ortaklık, eşitlik ve dayanışma ile karakterize edilen bir siyasal ilişkiyi ifade eder. Komünistler açısından bu ortaklık, eşitlik ve dayanışma “ütopyacı” bir nitelik taşır; kapitalist toplumun belirlenimlerini aşan bir ufka işaret eder.

Siyasal düşünce tarihi, siyasal ilişkileri açıklamak için çok sayıda figür üretmiştir. Yüzyıllar boyunca siyaset kuramcıları iktidarı ve onun kullanımını belirli siyasal figürlerin görevleri, erdemleri ve özellikleri üzerinden açıklamaya çalıştılar. Machiavelli’nin Prens’i bunların en ünlülerinden biridir. Krallar, hükümdarlar ve tiranlar üzerine sayısız inceleme yazılmıştır.

Siyasal düşünce yurttaş ile yabancıyı, komşu ile yabancıyı, efendi ile vasalı, dost ile düşmanı incelemiştir. Bu araştırmalar aileye kadar uzanmıştır: Efendi ile köle, karı ile koca, ebeveyn ile çocuk, kız kardeş ile erkek kardeş. Çalışma yaşamında ise öğretmen ile öğrenci, burjuva ile proletarya gibi ilişkiler ele alınmıştır.

Ancak bütün bu siyasal figürler arasında dikkat çekici bir eksiklik vardır: Yoldaş.

İktidarın kuruluşu, kullanımı ve sınırları üzerine bunca incelemeye rağmen yoldaşa ilişkin sistematik bir siyasal kuram neredeyse yoktur. Yoldaş görünmezdir.

Amerikan siyaset teorisinde yoldaşın yokluğu kısmen Soğuk Savaş’ın mirası olarak görülebilir. Ancak bu durum, sosyalist ve komünist düşünürlerin de yoldaşlığın özellikleri ve beklentileri üzerine kapsamlı çalışmalar üretmemiş olmasını açıklamaz.

Bu noktada iki istisna öne çıkar: Alexandra Kollontai ve Maksim Gorki. Her ikisi de yoldaşı sistematik bir siyasal kategori olarak incelemez. Ancak yoldaşlığın taşıdığı ütopyacı vaadi anlamamız için önemli bir duygusal ve siyasal pencere açarlar.

Bolşevik Devrimi’nin ilk yıllarında fuhuş, aile ve cinsellik üzerine yazılarında Kollontai, yoldaşlığı ve dayanışmayı komünist toplumun inşası için zorunlu duyarlılıklar olarak ele alır. Ona göre yoldaşlık, özgür ve eşit komünist emekçiler arasındaki bir aidiyet ilişkisidir.

Kollontai şöyle yazar:

Bireysel ve bencil ailenin yerini, bütün işçilerin- kadın ve erkeklerin- her şeyden önce yoldaş olduğu büyük ve evrensel bir emekçiler ailesi alacaktır.

Bu anlamda “yoldaş”, özellikle kapitalist aile biçiminin ürettiği yalıtılmışlığa, hiyerarşiye ve tahakküme karşı bir aidiyet biçimine işaret eder. Eşitlik, dayanışma ve karşılıklı saygı temelinde şekillenir. Bireyselcilik ve bencillik yerini kolektiviteye bırakır.

Rusçada “yoldaş” anlamına gelen tovarish sözcüğünün cinsiyetsiz oluşu da önemlidir; çünkü bu sözcük kadın ve erkek ayrımını aşan ortak bir hitap biçimi sunar.

Maksim Gorki ise 1906 yılında İngilizcede yayımlanan kısa hikâyesi “Yoldaş”ta bu sözcüğün dönüştürücü gücünü anlatır.

Gorki’ye göre “yoldaş”, insanları özgürlüğün doruklarına taşıyacak ve onları karşılıklı saygının güçlü bağlarıyla birleştirecek bir sözcüktür.

Hikâyede baskının, aşağılanmanın ve şiddetin hâkim olduğu karanlık bir şehir tasvir edilir. Güçsüzler güçlülerin boyunduruğu altında yaşamaktadır. Fakat tam bu ortamda tek bir sözcük yankılanır: Yoldaş!

Bu sözcükle birlikte insanlar köle olmaktan çıkar. Boyun eğmeyi reddederler. Kendi güçlerinin farkına varırlar ve yaşamı yaratan gücün bizzat kendileri olduğunu kavrarlar.

İnsanlar “yoldaş” dediklerinde dünyayı değiştirirler.

Gorki’nin örneklerinden biri bir seks işçisidir. Omzunda bir el hisseder, dönüp baktığında kendisine “yoldaş” diye seslenildiğini duyar ve gözyaşlarına boğulur. Çünkü ilk kez bir tüketim nesnesi olarak değil, kendisini metalaştırmaya zorlayan koşullara karşı ortak mücadele veren bir eşit olarak çağrılmaktadır.

Dilenci, arabacı ve genç savaşçılar da aynı deneyimi yaşarlar. Onlar için “yoldaş” sözcüğü, geleceğe giden yolu gösteren bir yıldız gibi parlar.

Kollontai gibi Gorki de “yoldaş” sözcüğünü kulluk ve baskıdan kurtuluşla, eşitlikle ilişkilendirir. Kollontai gibi o da yoldaşı, kapitalist bencilliğin yarattığı sömürüye, hiyerarşiye, rekabete ve sefalete karşıt bir figür olarak sunar. Ve yine Kollontai gibi, yoldaşlığı bütün insanların yoldaş olacağı bir geleceğe ilişkin mücadele ve tahayyülle ilişkilendirir.

Benzer biçimde romantik yoldaşlık tasvirleri, 1901 ile 1905 yılları arasında yayımlanan Amerikan sosyalist dergisi The Comrade‘da da karşımıza çıkar. Resimli aylık bir yayın olan dergi, daha çok etik duyarlılıklara sahip orta sınıf sosyalistlere hitap ediyordu. Şiirler, kısa öyküler, sanayi ve işçi sınıfının yaşam koşullarına ilişkin makaleler, Avrupalı sosyalistlerden çeviriler ve “Nasıl Sosyalist Oldum?” türünden kişisel anlatılar yayımlıyordu.

Kısmen Walt Whitman’ın “yoldaş sevgisi” anlayışından ilham alan dergi, onun homoerotik ve homososyal duyarlılıklarını da yansıtıyordu. Yoldaşlık ilişkileri, aile ve heteropatriyarkanın sınırlarını aşan yeni bir ilişki biçimi olarak tasvir ediliyordu.

Örneğin “Bir Kölenin Kölesi” adlı kısa öyküde, erkek çocuklara özgü davranışlar sergileyen genç bir kadın, yoksul bir kadını zalim kocasından kurtarmaya çalışır. Başarısız olmasına rağmen, en azından kendisinin asla bir kadın olmayacak olmasına şükreder. Bu tür bir queer duyarlılık günümüzde de yaşamaya devam etmektedir. Nitekim çağdaş Çince’de “yoldaş” anlamına gelen tongzhi sözcüğü aynı zamanda eşcinsel anlamında da kullanılmaktadır.

The Comrade dergisinde yoldaşlığı ve yoldaş sevgisini yücelten çok sayıda şiir yayımlanmıştır. George D. Herron geleceğin dünyasının “yoldaş sevgisiyle dolacağını” hayal ederken, Edwin Markham yoldaş arıları konu edinmiştir. Herron’un başka bir şiirinde ise “yoldaş” sözcüğü yeni kavramlar üretir: yoldaş-gün, yoldaş-ev, yoldaş-yürüyüş, yoldaş-gelecek, yoldaş-yıldızlar.

Rus konstrüktivisti Alexander Rodchenko bu yoldaşlık alanını daha da genişletir. Ona göre yalnız insanlar değil, nesneler de yoldaş olabilir. 1925 yılında şöyle yazar:

Ellerimizdeki nesneler de bizimle eşit olmalı; onlar da yoldaşlarımız olmalıdır.

Bolşeviklerden ve The Comrade dergisinden gelen bütün bu örnekler, yoldaşlığı eşitlik ve aidiyet temelinde şekillenen bir gelecekle ilişkilendirir. Bu, eşitler arasındaki sevgi ve saygının yalnız insanları değil, arıları ve yıldızları, hatta nesneleri bile kapsayacak kadar genişlediği bir gelecek tahayyülüdür.

Bu anlamda “yoldaş”, mevcut sefalet dünyası ile gelecekteki eşitlikçi komünist dünya arasındaki ayrım çizgisini işaret eder.

Rus devrimci geleneğinde ve Whitman’dan esinlenen erken dönem Amerikan sosyalizminde olduğu gibi, çağdaş Çin’de de tongzhi sözcüğü hiyerarşik ve cinsiyetlendirilmiş ilişki biçimlerinin yerine eşitlikçi ve ütopyacı bir ilişki idealini koymaktadır.

Hongwei Bao’ya göre tongzhi özünde queer bir kavramdır. Çünkü toplumsal ilişkileri yeniden haritalandırır; geleneksel aile ve akrabalık yapısını, aynı siyasal görüşleri paylaşan yabancılar arasındaki ilişkilere açar ve özel yakınlığı kamusal bir yakınlığa dönüştürür.

Bu yorum, Jason Frank’in Whitman’ın Calamus şiirlerindeki yoldaşlık anlayışına ilişkin değerlendirmesiyle de örtüşür. Ona göre yoldaşlık ilişkileri; yerellik, etnisite, sınıf, meslek, cinsiyet, ırk ve cinsel yönelim gibi kimliksel ayrımları istikrarsızlaştırır ve aşar.

Kollontai, Gorki ve onların queer yoldaşları bizi ilk teze ulaştırır:

Yoldaş, siyasal ilişkinin genel, eşitlikçi ve- komünistler ile sosyalistler açısından- ütopyacı bir figürüdür.

Yoldaşlığın eşitlikçi boyutu, mevcut düzenin dayattığı belirlenimleri kesintiye uğratan bir ilişkiyi ifade eder.

Bu anlayış, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabının son bölümünde açık biçimde görülebilir. Fanon okurlarına tekrar tekrar “yoldaşlar” diye seslenir:

Gelin yoldaşlar, Avrupa’nın oyunu artık sona ermiştir; başka bir yol bulmak zorundayız.

Kitabın son cümlesi de aynı çağrıyı sürdürür:

Avrupa için, kendimiz için ve insanlık için yoldaşlar, yeni bir başlangıç yapmalı, yeni bir düşünme biçimi geliştirmeli ve yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız.

Yoldaş, tam da bu çaba için uygun bir hitap biçimidir. Eşitlikçidir, geneldir ve soyuttur. Hiyerarşinin, parçalanmışlığın ve baskının hüküm sürdüğü bir dünyada ise aynı zamanda ütopyacıdır.

Bugün giderek daha milliyetçi, daha otoriter, daha rekabetçi ve daha eşitsiz hale gelen bir dünyada; insanlığın ve gezegenin tükenişine ilişkin kaygıların arttığı bir dönemde, devrimci geleneklerin taşıdığı umut duygusunu ve ortak mücadele ufkunu yeniden yakalamak kolay değildir.

Öyleyse bugün bizim için yoldaşlık nedir?

Benim iddiam şudur: Yoldaşlığı bir hitap biçimi, bir aidiyet figürü ve ortak beklentilerin taşıyıcısı olarak ele alan; bu kullanımlardan ortak unsurları süzüp çıkaran bir yaklaşım, günümüzün ihtiyaç duyduğu siyasal ilişki biçimini kavramamıza yardımcı olabilir.

Yoldaşlar, yalnızca hayatta kalmaya çalışan bireylerden ibaret değildir.

Onlar, özgürleşmiş ve eşitlikçi bir dünya uğruna verilen aynı mücadelenin taraflarıdır.

İkinci Tez

Herkes yoldaş olabilir, fakat herkes yoldaş değildir.

Yoldaş kimdir?

Bu soru, Greta Garbo’nun Ernst Lubitsch’in 1939 yapımı Ninotchka filmindeki ilk sahnesine yön verir.

İranoff, Buljanoff ve Kopalski, Sovyet aristokrasisinden el konulan mücevherlerin satışını organize etmek üzere Paris’e gönderilmiş üç Sovyet ticaret görevlisidir. Ancak Paris’in burjuva yaşam tarzına kapılırlar; smokin giymeye, şampanya içmeye ve lüks hayatın cazibesine teslim olmaya başlarlar. Moskova bu gelişmeleri öğrenince işleri düzeltmesi için bir yoldaş gönderir.

Filmde üçlü tren istasyonunda bu yoldaşı beklemektedir. Fakat bir sorun vardır: Yoldaş kimdir?

“Nasıl göründüğünü bilmeden onu nasıl bulacağız?” diye sorar Kopalski.

Kalabalığı inceleyen İranoff birini işaret eder:

“İşte bu olmalı.”

Buljanoff da aynı fikirde değildir:

“Evet, bir yoldaşa benziyor.”

Fakat görünüşler aldatıcıdır. Tam yanına yaklaşacakları sırada adam başka birine dönüp:

“Heil Hitler!”

Diye seslenir.

“Hayır,” der İranoff, “aradığımız kişi o değil.”

Bu sahnenin önemi açıktır:

Yoldaş herhangi biri olabilir. Ama herkes yoldaş değildir.

Bazı insanlar açıkça yoldaş değildir. Onlar düşmandır.

İranoff, Buljanoff ve Kopalski, yoldaşlarını dış görünüşünden tanıyamazlar. Çünkü kimliğin yoldaşlıkla hiçbir ilgisi yoktur.

Bir süre sonra Greta Garbo’nun canlandırdığı Nina Ivanovna Yakushova ortaya çıkar ve kendisini Moskova’dan gönderilen özel temsilci olarak tanıtır.

Kopalski ve İranoff şaşkındır. Moskova’nın bir “kadın yoldaş” göndermesini beklememişlerdir. Eğer bunu bilselerdi yanlarında çiçek getireceklerini söylerler.

Yakushova onları hemen azarlar:

Kadın olmamı mesele haline getirmeyin. Hepimiz adına çalışmak için buradayız.

Onun kadın olması dikkate alınmamalıdır.

Bir kez daha görülür ki yoldaşlık kimlikle ilgili değildir. Yoldaşlık, sosyalizmin inşası için verilen ortak emek ve ortak mücadeleyle ilgilidir.

“Herkes yoldaş olabilir ama herkes yoldaş değildir” önermesi, yoldaşlığın aynı zamanda bir ayrımı ifade ettiğini gösterir.

Yoldaşlık hem kapsama hem de dışlama içerir. Sonsuz derecede açık ve esnek bir ilişki değildir. Bir bölünmeye ve mücadeleye dayanır.

Bir düşman vardır.

Ancak Carl Schmitt’in dost-düşman karşıtlığı üzerinden geliştirdiği siyaset anlayışından farklı olarak, yoldaşlık doğrudan düşmanla ilgili değildir.

Düşmanın varlığı, mücadelenin ve çatışmanın varlığı, yoldaşlığın koşuludur; fakat yoldaşlar arasındaki ilişkiyi belirleyen şey değildir.

Yoldaşlar, bölünmenin aynı tarafında bulunan insanlardır.

Onları bir araya getiren şey tam da bu ortak konumdur.

Onların ortaklığı, aynı safta yer almalarından kaynaklanır.

Bu nedenle “yoldaş” demek, bir aidiyet ilan etmektir; aynı tarafta bulunmaktan doğan ortaklığı ilan etmektir.

Bu ortaklık yalnızca parti yoldaşlarında değil, askerî terminolojideki “silah arkadaşı” kavramında da görülebilir.

Silah arkadaşları aynı düşmana karşı aynı safta savaşan insanlardır.

Ancak sosyalist ve komünist gelenekteki yoldaşlık, silah arkadaşlığından daha geniş bir anlam taşır.

Jean-Paul Sartre, The Wretched of the Earth için yazdığı önsözde, her silah arkadaşının diğeri için ulusu temsil ettiğini söyler. Fakat burada kardeşlik ve ulus fikri devreye girer.

Komünist gelenekteki yoldaşlık ise kan bağına, etnik kökene veya ulusal aidiyete dayanmaz.

Kollontai ve Gorki’nin örneklerinde gördüğümüz gibi yoldaşlık; parçalanmaya, hiyerarşiye, yalnızlaşmaya ve baskıya karşı verilen bir yanıttır.

Yoldaşlar aynı tarafta yer alarak, bu parçalanmışlığa ve baskıya karşı eşitlikçi bir aidiyet vaadini savunurlar.

Tekrar etmek gerekirse:

“Herkes yoldaş olabilir ama herkes yoldaş değildir” önermesi, yoldaşlığın hem bir ilişkiyi hem de bir ayrımı ifade ettiğini gösterir.

Bir “biz” ve bir “onlar” vardır.

Bu nedenle yoldaşlık siyasal bir ilişkidir.

Ancak bu ilişki dost ile düşman arasındaki mutlak ve dışlayıcı ilişkiyle özdeş değildir.

Çünkü burada bir imkân alanı vardır: Herkes yoldaş olabilir. Fakat herkes yoldaş değildir.

Genel Olan, Benzersiz Olan Değil

“Yoldaş”, aynı safta yer alan insanlara hitap etmek ve onlar arasındaki ilişkiyi ifade etmek için kullanılan bir sözcüktür. Askerî alanda, kimi zaman okul arkadaşlıklarında, fakat özellikle sosyalist ve komünist partilerde yaygın olarak kullanılır. Bu kavramın taşıdığı özgürleştirici ve eşitlikçi özü daha iyi kavrayabilmek için onu diğer ilişki biçimlerinden ayırmak gerekir.

Yoldaşlar arasındaki ilişki bir akrabalık ilişkisi değildir.

Kardeşler, ebeveynler ve çocuklar, eşler ya da kuzenler arasındaki ilişkiyle aynı şey değildir. Elbette bir kuzen aynı zamanda yoldaş olabilir. Ancak birine “kuzenim” demenin yanında “yoldaşım” da diyorsanız, artık farklı bir şey söylemiş olursunuz. Çünkü “yoldaş” sözcüğü ilişkiye siyasal bir boyut ekler. Kuzenlerin aynı tarafta bulunduğunu, ortak bir siyasal mücadeleyi paylaştığını ifade eder.

Kan bağı tek başına ortak bir siyaseti garanti etmez.

Akrabalar siyasal olarak farklı düşünebilirler. Aynı aileye mensup olabilir, fakat aynı politik hatta yer almayabiliriz.

Aynı durum evlilik için de geçerlidir.

İnsanlar eş olabilir ama yoldaş olmayabilir.

Ünlü ressam Frida Kahlo, iki kez evlendiği Diego Rivera hakkında şöyle demiştir:

Diego hiç kimsenin kocası değildir ve asla olmayacaktır; ama büyük bir yoldaştır.

Yoldaşlık ne kan bağıyla ne de evlilikle tek başına ilişkilendirilebilir. Aynı şekilde mirasla da ilişkili değildir.

Mülkiyetin, ayrıcalığın ve servetin kuşaktan kuşağa aktarılmasına dayanmak yerine; yoldaşlık bunların karşısında yer alır. Aynı safta mücadele edenlerin eşitlik talebi, mülkiyetin ve ayrıcalığın yarattığı hiyerarşileri kesintiye uğratır.

Yoldaş komşu da değildir.

Bir insanın yakınınızda yaşıyor olması onu yoldaşınız yapmaz.

Aynı mahallede, aynı toplulukta ya da aynı çevrede bulunabiliriz; fakat bu durum tek başına yoldaşlık ilişkisi yaratmaz.

Yoldaşlık mekânsal bir yakınlığı ya da komşuluktan doğan yükümlülükleri ifade etmez.

Yoldaş yurttaş da değildir.

Yurttaşlık devlet aracılığıyla kurulan bir ilişkidir.

Yoldaşlık ise devletin sınırlarını aşar.

Referans noktası devlet değildir.

İnsan dünyanın her yerinde yoldaşlar bulabilir.

Bu nedenle erken dönem Amerikan sosyalist dergisi The Comrade yalnızca Amerika’daki değil, Avrupa’daki sosyalistlerin mektuplarına, konuşmalarına ve yazılarına da yer vermiştir. Henüz uluslararası sosyalist harekete tam olarak dahil olmamış olsalar bile, Amerikan sosyalistleri kendilerini uluslararası bir siyasal hareketin parçası olarak görmüşlerdir.

Yoldaşlığın yurttaşlıkla kurduğu bu gerilim, devletlerin komünistleri çoğu zaman “hain” olarak damgalamasında da görülebilir.

Soğuk Savaş yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nde ve bugün de sağcı söylemlerde, “yoldaş” sözcüğü aşağılayıcı bir anlamda kullanılmıştır. Amaç komünistleri, sadakatlerini devlete değil başka bir örgüte ya da siyasal davaya yöneltmiş tehlikeli unsurlar olarak göstermektir.

Yoldaşlar zaman zaman diğer yurttaşların karşısında yer alabilirler.

Yoldaşlık aynı zamanda dostlukla da özdeş değildir.

Bu ayrımı anlamak için Claudio Lomnitz’in Ricardo Flores Magón üzerine çalışması öğreticidir.

Lomnitz, Meksika Devrimi sırasında Meksika ile Amerika Birleşik Devletleri arasında faaliyet gösteren devrimci komünist ağların yaşamını inceler. Bu çevrelerde siyasal mücadele ile gündelik hayatta ayakta kalma çabası iç içe geçmiştir.

Dava uğruna her şeyini ortaya koyan bazı yoldaşlar, mücadeleye daha az bağlı olanların fırsatçılığına maruz kalmışlardır. Kimileri siyasal mücadeleden çok Amerika’da kendi bireysel yaşamlarını kurmaya yönelmiştir.

Bu durum paylaşım, emek ve bağlılık konusunda gerilimler yaratmıştır. Zamanla bu gerilimler muhbirlik ve ihanet şüphelerine kadar uzanmıştır.

Lomnitz şöyle yazar:

Eğer bir yoldaşın fırsatçı olduğu ve kişisel çıkarlarının peşinden koştuğu düşünülüyorsa, o kişinin davayı satma ve hatta yoldaşlarını ele verme ihtimali de var sayılabiliyordu. Bu nedenle kişisel hoşnutsuzluklar ile ihanet şüpheleri arasındaki çizgi son derece inceleşebiliyordu. Bu ikisini birbirinden ayırabilmek için özel bir çaba gerekiyordu.

Yoldaşlar dost olabilirler.

Fakat dostluk ile yoldaşlık aynı şey değildir.

Bunu en açık biçimde dostlukların bozulduğu anlarda görürüz.

Bir kişiden hoşlanmıyor olmak, onun artık yoldaş olmadığı anlamına gelmez.

Özellikle sıkı örgütsel ilişkiler içinde dostluk ile yoldaşlık zaman zaman birbirine karışabilir. Fakat aralarındaki farkı korumak önemlidir.

Bu farkı korumak emek ister.

Yoldaşlık, kişisel yaşamın ihtiyaçları ve talepleri karşısında belirli bir mesafe koyabilmeyi gerektirir.

Dostluk kişisel yakınlığa dayanabilir. Yoldaşlık ise ortak siyasal mücadeleye dayanır.

Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı eserinden dostluğun iki kişi arasında kurulan ve her iki tarafın da yararını gözeten doğrudan bir ilişki olduğunu öğreniriz. Dostluk, kişinin kendisine ve bireysel gelişimine bağlı bir ilişkidir.

Yoldaşlık ise bundan çok daha geniştir.

Arılar ve yıldızlar; daha önce hiç tanımadığımız halde bir anda yoldaş olduğunu fark ettiğimiz insanlar…

Yoldaşlık, en yakın ilişkilerimizin ötesine geçerek kişisel olarak hiç tanımadığımız insanları da kapsar.

Bir insan beni sevse de sevmese de bana benzese de benzemese de yoldaş olabilir.

Yoldaş ile dost arasındaki ayrım, yoldaşlığın kişisel olmayan yönünü açığa çıkarır.

Yoldaşlık, belirli bir kişinin özellikleriyle ya da kişiliğiyle ilgili değildir.

Onun niteliği geneldir.

Yoldaşlık, bireysel yaşamların özgüllüklerinden ve yaşanmış deneyimlerin benzersizliğinden soyutlanır.

Onun konusu, siyasal mücadelede aynı tarafta yer almaktan doğan ortaklıktır.

Bu anlamda yoldaş, özgüllüklerin belirlenimlerinden kurtulur; ortak siyasal ufuk tarafından özgürleştirilir.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki antikomünizme ilişkin kapsamlı çalışmasında Ellen Schrecker bu noktaya dikkat çeker.

McCarthy döneminde komünistlere yönelik baskılar sırasında yaygın bir varsayım vardı:

Bütün komünistler aynıdır.

Komünistler kukla, dişli çarkı, otomat, robot ya da köle olarak tasvir ediliyordu.

McCarthy döneminin önde gelen tanıklarından biri şöyle diyordu:

Komünist olan insanlar artık birey olmaktan çıkarlar; robot haline gelirler. Entelektüel ve ahlaki bir köleliğe zincirlenirler ve bu kölelik her türlü hapishaneden daha kötüdür.

Bu aşırı antikomünist iddianın altında yatan gerçeklik ise yoldaşın genel karakteridir.

Yoldaşlık, kişisel çıkarlardan daha büyük olan disiplinli ve disiplin kurucu bir ilişkidir.

Yoldaşlık kişisel değildir.

Yoldaşlık siyasaldır.

Akrabalık, komşuluk, yurttaşlık ve dostluk gibi ilişkiler, kimi zaman yoldaşlığın yozlaşmış biçimlerine dönüşebilir.

Bu durum, insanlar yoldaşlığı ırk, etnisite, milliyet ya da kişilik gibi özelliklerle özdeşleştirdiklerinde ortaya çıkar.

Bu tür bir özselleştirme hatasını İtalyanca ve Almanca’daki bazı “yoldaş” kullanımlarında görebiliriz.

İtalyanca camerata ve Almanca Kamerad sözcükleri faşist siyasal geleneklerde bir hitap biçimi olarak kullanılmıştır.

Fakat bu kullanım aslında yoldaşlık fikrinin bozulmuş bir biçimidir.

Çünkü faşist biri:

Herkes yoldaş olabilir diyemez.

Alman sosyalistleri, komünistleri ve anarşistleri bunun yerine Genosse sözcüğünü kullanırlar. İtalyan solunda ise compagno ve compagna tercih edilir.

Genosse sözcüğü Eski Almanca’da bir şeyi başkalarıyla birlikte paylaşmak ve birlikte deneyimlemek anlamına gelen bir kökten türemiştir.

Tekrar vurgulamak gerekirse:

“Yoldaş” sözcüğünün özgürleştirici ve eşitlikçi gücü; insanlara yaşam veren, toplumsal ilişkileri yeniden kuran niteliği, onun genel karakterinden kaynaklanır.

Herkes yoldaş olabilir.

Ama herkes yoldaş değildir.

Yoldaşlık milliyetle, etnisiteyle ya da ırkla özdeşleştirildiğinde; bireyin çıkarına hizmet eden bir ilişki olarak görüldüğünde ya da devlet aracılığıyla kurulan ilişkilerle karıştırıldığında, yoldaşlığın bu genel ve eşitlikçi niteliği kaybolur.

Üçüncü Tez

Birey (bir kimlik odağı olarak), yoldaşın “ötekisi”dir.

Yoldaşlık bir kimlik ilişkisi değildir.

Ninotchka filminde gördüğümüz gibi, yoldaşın kadın olup olmaması mesele haline getirilmemelidir; çünkü herkesin yapması gereken ortak bir iş vardır.

“Yoldaş” belirli bir kimliği tarif etmez.

Solda yoldaş, özel isimlere eklenen bir hitap biçimidir:

Yoldaş Yakushova.

Özel isim bireysel kimliği taşırken, “yoldaş” sözcüğü ortaklığı ifade eder.

Bu sözcük, “bay”, “bayan”, “sayın”, “vatandaş” gibi hitapların yerini alır.

Çünkü bu tür hitaplar farklılıkları ve hiyerarşileri yeniden üretir.

Yoldaş ise bunların yerine eşitlik temelinde kurulan bir ortaklığı koyar.

Oxana Timofeeva, yoldaşlıkta kimliğin ortadan kaybolduğunu vurgular.

Timofeeva’nın verdiği örneklerden biri, yeraltında çalışan Bolşeviklerin kullandığı kılık değiştirme yöntemleridir.

O bıyığın altında herhangi biri olabilir.

Önemli olan kişinin kim olduğu değil, hangi mücadeleye ait olduğudur.

Amerikan antikomünizmi üzerine çalışan Ellen Schrecker de benzer bir örnek verir.

Başkan Eisenhower döneminin Adalet Bakanı Herbert Brownell, komünistlerin tespit edilmesinin güçlüğünden yakınır:

Onları teşhis etmek neredeyse imkânsızdır. Artık üyelik kartları ya da kim olduklarını gösterecek belgeler taşımazlar.

Burada ortaya çıkan şey bireysel kişi değil, genel ve anonim yoldaştır.

Belirli bir kişi tarafından taşınır ama aynı zamanda birçok kişiden biridir.

Herhangi biri olabilir.

Schrecker’in aktardığı bir muhbir daha da ileri gider:

Herkes komünist olabilir. Yakın bir arkadaşınız, kardeşiniz, çalışanınız, işvereniniz ya da güvendiğiniz bir kamu görevlisi bir anda Komünist Parti üyesi olarak karşınıza çıkabilir.

Yoldaş belirli bir kimliğe sahip olduğu için değil, belirli bir siyasal mücadelede yer aldığı için yoldaştır.

Bu düşünceyi en güçlü biçimde işleyen eserlerden biri Bertolt Brecht’in Alınan Tedbir (Die Maßnahme) adlı kantatıdır.

Eserde dört ajitatör, genç bir yoldaşı öldürdükleri için parti merkez komitesi önünde hesap vermektedir.

Anlattıkları hikâyeye göre, Çinli işçilere ulaşabilmek için yeraltına inmişler ve kendi kimliklerini gizlemek zorunda kalmışlardır.

Her biri:

İsimsiz, geçmişsiz, devrimin üzerine yazı yazabileceği boş sayfalar

Haline gelmeyi kabul etmiştir.

Genç yoldaş da dâhil olmak üzere hepsi, komünizm uğruna eski benliklerinden vazgeçmeye razıdır.

Çin maskeleri takarlar.

Artık Alman ya da Rus olarak değil, Çinli olarak görünmektedirler.

Ancak genç yoldaş sürekli kendi yargısını partinin kararlarının önüne koyar.

Ona göre sefalet bekleyemez.

Bu yüzden parti talimatlarını yırtar.

Sonunda maskesini de çıkarır.

Kendi bireysel yargısını kolektif disiplinin yerine koyarak bütün örgütü açığa çıkarır.

Kaçmaya çalışsalar da artık genç yoldaş tanınabilir hale gelmiştir.

Yakalanması durumunda herkes tehlikeye girecektir.

Bunun üzerine öldürülmeyi kabul eder.

Yoldaşları onu vurur, bedenini iz bırakmayacak şekilde yok eder ve mücadeleye devam ederler.

Bu hikâye son derece serttir.

Fakat Brecht’in amacı açıktır:

Yoldaş, bireysel kimliğin ötesinde kolektif mücadelenin bir unsurudur.

Yoldaşlar çoğuldur.

Birbirlerinin yerine geçebilirler.

Değiştirilebilir ve yerleri doldurulabilir unsurlardır.

Onları bir araya getiren şey kişisel özellikleri değil, ortak mücadeleleridir.

Bazı Roman dillerinde “yoldaş” sözcüğü birlikte yolculuk edenleri, aynı odada kalanları ya da aynı şeyi paylaşanları ifade eden sözcüklerden türemiştir.

Yoldaş olmak, aynı yöne gitmek demektir.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra Rusya’da kapitalizme geçiş sürecinde “yoldaş” kavramı itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.

Bu mücadele dil üzerinden yürütülmüştür.

Yeni etimolojiler, yoldaş (tovarish) sözcüğünü meta (tovar) kavramıyla ilişkilendirmiştir.

Amaç şuydu:

Bütün yoldaşlık söylemlerinin altında aslında para ve piyasa ilişkileri vardır.

Bu yoruma göre her yoldaş doğru fiyat verildiğinde satın alınabilecek bir metadır.

Buna karşı çıkan yorumlar ise tovar sözcüğünün meta anlamından çok daha eski olduğunu ve kökeninin askerî kamplara kadar uzandığını vurgulamıştır.

Askerler birbirlerine yoldaş diye hitap etmişlerdir.

Bu etimolojik tartışmaların altında ortak bir varsayım vardır:

Yoldaşlık ortaklığa dayanır.

İster asker ister öğrenci ister yol arkadaşı olsun; yoldaşı karakterize eden şey değiştirilebilirlik ve ortaklıktır.

Tıpkı antikomünistlerin kullandığı kukla, dişli çark, robot ya da köle imgelerinde olduğu gibi, burada da ortaklık kimlikten değil yapılan işten doğar.

Yoldaşı tanımlayan şey kim olduğu değildir.

Ne yaptığıdır.

Mücadele etmek.

Öğrenmek.

Dolaşıma girmek.

Yolculuk etmek.

Aynı amaç için çalışmak.

Siyasal yoldaşlar aynı tarafta bulunan insanlardır.

Komünist yoldaşlar ise kapitalizmi aşmak ve onun yerine özgür birliktelik, kolektif karar alma ve ortak yarar ilkelerine dayanan yeni bir toplum kurmak için verilen mücadelenin aynı tarafında yer alanlardır.

Antikomünistler için yoldaşlık ilişkilerinin bu araçsal yönü ürkütücüdür.

Yoldaşların kişisel olmayan niteliği ve kolektif amaçlara hizmet etmesi onlara ahlaken sakıncalı görünür.

Fakat bu eleştiri, yoldaşlığın özgül olarak siyasal bir ilişki olduğunu gözden kaçırır.

Siyasal mücadele bireyin ötesindeki amaçlara yönelir.

Bu nedenle kolektif koordinasyon gerektirir.

Ayrıca bu eleştiri, anlamı bireysel deneyimlere indirger ve ortak bir siyasal hakikate bağlı insanların kurduğu soyut ilişkileri yalnızca manipülasyon olarak görür.

Oysa Amerikan Komünist Partisi’nin eski üyelerinden biri, yıllar sonra katıldığı toplantıları, eylemleri, 1 Mayıs yürüyüşlerini, gazete satışlarını ve Marx ile Lenin üzerine bitmek bilmeyen tartışmaları hatırlarken şöyle der:

Bu deneyim ne iyi ne kötüydü; çok daha büyük bir şeydi. Güçlüydü, yoğundu, insanı içine çekiyordu ve bana bir daha asla yaşayamayacağımı düşündüğüm türden bir yoldaşlık hissi veriyordu.

Çünkü o dönemde kendisini, dünya tarihsel öneme sahip bir mücadelenin hizmetinde hissediyordu.

Dördüncü Tez

Yoldaşlar arasındaki ilişki, bir hakikate sadakat aracılığıyla kurulur. Yoldaşlık pratikleri bu sadakati maddileştirir ve hakikati dünyanın içine işler.

19.Yüzyılın sonlarına gelindiğinde “yoldaş” sosyalist çevrelerde yaygın olarak kullanılan bir kavram haline gelmişti. Kirsten Harris’in araştırmasına göre, İngilizcede sosyalist anlamda “yoldaşlık” kavramının ilk kayıtlı kullanımı 1884 yılında Justice dergisinde görülmektedir. İngiliz sosyalistlerinin bir bölümü, Walt Whitman’ın yoldaşlar arasındaki derin bağlılık ve karşılıklı ilişkisellik anlayışından etkilenmişti. Onlara göre sosyalist mücadele içinde kurulan ilişki, işçi hareketinde sıkça kullanılan “kardeşlik” kavramından ya da Fransız Devrimi’nin mirası olan “fraternité” idealinden daha fazlasını ifade ediyordu. Ayrıca kavramın askerî geçmişi, onu ortak bir dava uğruna omuz omuza mücadele edenler arasında kurulan bağı anlatmak için son derece uygun hale getiriyordu.

Whitman’a duyulan bu ilgi, Amerikan sosyalistlerinde de yankı buldu. The Comrade dergisinde 1903 yılında yayımlanan kısa bir yazısında W. Harrison Riley, Marx ile karşılaşmalarından söz eder. Marx’ın “dinlenmesi kadar bakılması da keyif veren”, “iyi yapılı ve dikkat çekici derecede yakışıklı” biri olduğunu söyler. Riley aynı yazıda şu gözlemde bulunur:

Enternasyonal üyeleri birbirlerine “Vatandaş” diye hitap ediyorlardı. Ben ise bu hitabı sevmiyor ve çoğu zaman Whitman’ın selamlamasını tercih ederek “Yoldaş” diyordum.

Ne var ki, Riley’nin Whitman’a yaptığı bu göndermeye rağmen “yoldaş” kavramı zaten Alman sosyalistlerinin siyasal sözlüğünün bir parçasıydı. Marx yazılarında “yoldaş” sözcüğünü aynı siyasal mücadeleyi paylaşan insanlar için kullanıyordu. Buradaki “parti” kavramı yalnızca belirli bir örgütü değil, daha geniş bir tarihsel ve siyasal hareketi ifade ediyordu.

Paris Komünü üzerine Kugelmann’a yazdığı meşhur mektubunda Marx, Paris’teki “kahraman parti yoldaşlarımızı” över. Komünarlar Marx’ın belirli bir örgütteki yoldaşları değildi. Ancak daha geniş tarihsel anlamda aynı partinin, yani gerçek halk devriminin tarafında yer alıyorlardı. Hepsi aynı saftaydı.

Marx’ın 1866 yılında Uluslararası İşçi Birliği için kaleme aldığı bir metin, yoldaşlığın siyasal anlamını daha açık biçimde ortaya koyar:

Birliğin büyük amaçlarından biri, farklı ülkelerin işçilerini yalnızca kardeş ve yoldaş gibi hissetmeye değil, kurtuluş ordusunun kardeşleri ve yoldaşları olarak davranmaya da yöneltmektir.

Burada artık yalnızca yerel veya ulusal mücadeleler içinde hareket eden işçi kardeşlerden söz edilmez. Uluslararası İşçi Birliği üyeleri siyasal mücadelede yoldaş haline gelirler. Sermayeye karşı emek mücadelesinde aynı sınıfın ve aynı tarafın insanlarıdırlar. Bir kurtuluş ordusunun yoldaşları olarak güçlerini birleştirir ve ortaklaştırırlar. Yerli ve yabancı işçiler arasındaki ayrımlar artık onları birbirine karşı kullanmanın aracı olmaktan çıkar. Yoldaş olarak hepsi aynı konumdadır.

Yoldaşların siyasal mücadelenin aynı tarafında yer alan insanlar olduğu fikri bizi dördüncü teze götürür. Buradaki “aynı taraf”, yoldaşları bir araya getiren hakikate işaret eder. “Mücadele etmek” ise onların bu hakikate bağlılıklarını nasıl hayata geçirdiklerini ve onu dünyada nasıl maddi bir gerçeklik haline getirmeye çalıştıklarını gösterir.

Burada kullanılan “hakikat” ve “sadakat” kavramları Alain Badiou’nun düşüncesinden gelir. Badiou, hakikatin bir önerme ya da yargı olmadığını savunur. Ona göre hakikat bir süreçtir.

Bu süreç yeni bir şeyin ortaya çıkmasıyla başlar. Badiou buna “olay” der. Olay, mevcut durumu değiştirir; verilmiş olanın sınırlarını kırar ve daha önce mümkün görünmeyen bir imkânı açığa çıkarır. Tam da bu nedenle, mevcut düzenin ölçütleriyle açıklanamaz ve karar verilemez bir nitelik taşır.

Badiou’ya göre bu karar verilemezlik, olayın öznesinin ortaya çıkmasına yol açar. Ancak burada söz konusu olan özne, olayın nedeni değildir. Olayın sonucu olarak ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle özne, “olayın gerçekleştiğini ilan etme kararı”dır.

Dilbilgisi bizi bu özneyi bir “ben” olarak düşünmeye yöneltebilir. Ancak Badiou açısından bundan kaçınmak gerekir. Buradaki özne, belirli bir bireyi değil, olayın devam etmesini sağlayan bir yönelimi ifade eder.

Bir hakikatin ortaya çıktığına karar vermek, aynı zamanda onu doğrulama sürecini de başlatır. Badiou buna hakikatin sonsuz doğrulanma süreci der.

İşte sadakat dediği şey de budur.

Sadakat, hakikati sürekli olarak yeniden üretmek, geliştirmek ve onun sonuçlarını dünyaya taşımaktır. Hakikatle kurulan etkin bir ilişkidir. Hakikati yalnızca kabul etmek değil, onu sürdürmek ve dünyayı onun doğrultusunda dönüştürmeye çalışmaktır.

Peter Hallward, Badiou’nun hakikat anlayışının bazı sonuçlarını ortaya koyar.

İlk olarak, hakikat özneldir. Bir olayın açığa çıkardığı hakikate sadık olanlar, yalnızca onun sonuçlarını hayata geçirme sürecine katılanlar, onu hakikat olarak tanıyabilirler.

İkinci olarak, sadakat kör bir inanç değildir. Sadakat, kişisel tercihlerden ve bireysel özelliklerden bağımsız, disiplinli ve titiz bir angajmandır. Hakikatin inşa ettiği kolektif yapının içinde gerçekleşir.

Hallward şöyle yazar:

Sadakat, tanımı gereği kişinin kendi sınırlarının dışına yönelir. Bir olayın sonuçlarına sadık olmak, kendini bu sonuçların açığa çıkışına disiplinli bir biçimde teslim etmek demektir. Eğer hakikat diye bir şey varsa, o hakikat özel olana kayıtsızdır. Her hakikat belirli bir öznel kolektifleştirmeyi içerir. Bu durumda “ben” ancak hakikatin kişisel olmayan yönü tarafından kapsandığım ölçüde önem taşırım; ister bu bir siyasal örgüt olsun, ister bilimsel bir araştırma programı.

Hakikat süreci yeni bir beden inşa eder. Bu hakikat bedeni, yeni olanın sonuçları için çalışan bir kolektiftir. Kolektifin kendisi ve yürüttüğü çalışma, hakikate sadık olanları disipline eder ve kendi içine katar.

Üçüncü olarak, kolektivite tek biçimlilik anlamına gelmez. Hakikatin doğrulanması sonsuz bir süreçtir ve bu süreç farklı deneyimleri, uygulamaları ve sonuçları içinde barındırır.

Bir siyasal ilişki figürü olarak yoldaş, kalabalıkların ve hareketlerin yarattığı kopuşa verilen sadık bir yanıttır. Çokluğun mevcut düzen içinde kendisine yer bulamadığı anda ortaya çıkan eşitlikçi patlamaya verilen yanıttır.

Yoldaşlar bu sadakati siyasal çalışma aracılığıyla gösterirler. Radikal eylemleriyle, örgütlü mücadeleleriyle ve militan angajmanlarıyla hakikati doğrularlar.

Bu pratik faaliyet, ezilenlerin özgürleşme ve eşitlik mücadelesinin hakikatini dünyanın içine taşır. Açtığı gedikleri açık tutar ve yeni bir hakikat bedeninin kurulmasına katkıda bulunur.

Sosyalist ve komünist gelenekte bu hakikat bedeni çoğu zaman parti olmuştur. Buradaki parti hem tarihsel bir hareketi hem de somut örgütsel biçimi ifade eder.

Ninotchka filmine dönecek olursak, Nina Ivanovna Yakushova yoldaşlarının kim olduğunu yalnızca yüzlerine bakarak anlayamaz.

Parti ona kimi araması gerektiğini söylemiştir; fakat onları tanıyabilmek için soru sorması gerekir. İranoff kendisini tanıttıktan sonra Yakushova da adını ve Moskova’daki parti yoldaşının kendisini hangi görevle gönderdiğini açıklar. Daha sonra İranoff, Buljanoff ve Kopalski’yi tanıştırır. Yakushova her birine “yoldaş” diye hitap eder. Fakat onları yoldaş yapan şey bu hitap değildir. Onları yoldaş yapan şey aynı partinin üyeleri olmalarıdır. Parti, ilişkilerini aracılık eden örgütlü hakikat bedenidir. Bu aracılık aynı zamanda yoldaşlardan ne beklendiğini de açıkça ortaya koyar:

Çalışmak.

İranoff, Buljanoff ve Kopalski’den beklenen siyasal çalışmayı yerine getirmedikleri için Moskova Yakushova’yı Paris’e göndermiştir.

Kopalski’nin, onun bir kadın olduğunu bilselerdi çiçek getireceklerini söylemesi ise burjuvalaşmalarının bir göstergesidir. Çünkü orada bulunmalarının nedeni nezaket göstermek değil, görevlerini yerine getirmektir. Yoldaşlar arasındaki ilişkiyi cinsiyet kimliği ya da hiyerarşi belirlemez.

Onları bir arada tutan şey, siyasal hakikate sadakat ve bu hakikati dünyada inşa etmeye yönelik ortak çalışmadır.

Bu nedenle yoldaşlık disiplin kuran bir ilişkidir.

Beklentiler ve bu beklentileri karşılama sorumluluğu bireysel davranışları sınırlar; fakat aynı zamanda kolektif kapasite üretir.

Raphael Samuel, 1930’lar ve 1940’larda Büyük Britanya Komünist Partisi üyelerinin yaşamını anlatırken bunu açık biçimde gösterir.

Parti toplantılar düzenler, mitingler gerçekleştirir, üyelik kampanyaları yürütür, yayınlar çıkarır ve dağıtır, gösteriler örgütler, grev dayanışmaları kurar ve acil siyasal eylemler gerçekleştirirdi.

Samuel’e göre komünist örgütsel tutku, hakikate sadık insanların disiplinidir.

Bu disiplin; zamanın verimli kullanılmasında, toplantıların ciddiyetinde, yürüyüşlerin ritminde ve düzeninde, raporların hazırlanışındaki titizlikte kendini gösterir.

Samuel şöyle yazar:

Örgütlü olmak, olayların oyuncağı olmak yerine onların efendisi olmak demekti. Bir anlamda düzenlilik, başka bir anlamda güç, bir başka anlamda ise denetim demekti.

Hakikatin dünyada sonuçları vardır.

Yoldaşın çalışması, bu sonuçları gerçeğe dönüştüren şeydir.

Sonuç

“Yoldaş” yalnızca bir hitap biçimi değildir.

Bir siyasal ilişki figürü olarak yoldaş, belirli eylem beklentilerini de taşır. Bunlar aynı tarafta mücadele eden insanların birbirlerinden bekledikleri şeylerdir ve Badiou’nun kavramlarıyla ifade edecek olursak, olayın disiplininin somut görünümleridir.

Obama’nın esprisi bu beklentilerden birine işaret eder:

İnsan yoldaşlarından uzaklaşmaz.

Kollontai de aynı noktayı vurgular.

Yoldaşların temel erdemi dayanışmadır.

Sadakat, güvenilir, tutarlı ve pratik eylem aracılığıyla görünür hale gelir.

Partiler arasındaki farklılıklar çoğu zaman yoldaşların birbirlerinden ne bekleyebileceği ve yoldaş olmanın ne anlama geldiği konusunda ortaya çıkar.

Genel olarak konuşmak gerekirse, devrimci sosyalist ve komünist partilerin büyük bölümünde yoldaşlardan beklenen şey; ezilenlerin mücadelelerine katılmaları, devrim için örgütlenmeleri ve belirli bir eylem birliğini korumalarıdır.

Dayanışmaya ilişkin bu beklentiler ortadan kalktığında, “yoldaş” sözcüğü boş bir gösterene dönüşür.

Komünizmin hakikati tarafından araçlaşan bir siyasal ilişkiyi ifade etmek yerine, geçmişteki ütopyacı umutlara yönelik ironik ya da nostaljik bir göndermeden ibaret hale gelir.

Yoldaş figürünün bugün de özgürleştirici ve eşitlikçi mücadele içinde yer alan insanlar için işlevsel bir siyasal kategori olabileceğini gösterebilmek amacıyla dört tez ileri sürdüm:

  1. “Yoldaş”, ortaklık, eşitlik ve dayanışma ile karakterize edilen bir ilişkiyi ifade eder. Komünistler açısından bu ortaklık, eşitlik ve dayanışma ütopyacı bir nitelik taşır; kapitalist toplumun belirlenimlerini aşan bir ufka işaret eder.
  2. Herkes yoldaş olabilir, fakat herkes yoldaş değildir.
  3. Birey (bir kimlik odağı olarak), yoldaşın “ötekisi”dir.
  4. Yoldaşlar arasındaki ilişki, bir hakikate sadakat aracılığıyla kurulur. Yoldaşlık pratikleri bu sadakati maddileştirir ve hakikati dünyanın içine işler.

Bu dört tez birlikte ele alındığında, komünizm uğruna verilen özgürleştirici ve eşitlikçi mücadeleye yönelik bölücü fakat kurucu bir sadakat tarafından harekete geçirilen genel bir siyasal bileşeni ortaya koyarlar.

Yoldaş, aynı tarafta mücadele eden çok sayıdaki insandan biridir.