Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38.Kurultayı gerçekleştiği andan itibaren tartışılmaya başlanan mutlak butlan ihtimali nihayetinde gerçek oldu ve Özgür Özel yönetimi tasfiye edildi. Tasfiye edilen yönetici genel başkan Özgür Özel olmakla birlikte malum olduğu üzere esas olan Ekrem İmamoğlu’nun siyaseten ve fiilen CHP’den tasfiyesiydi.
Diploma davası ve İBB soruşturmalarıyla bütünleşik biçimde gerçekleştirilen bu saldırı süreci, CHP’de liderlik belirlemek yahut basit bir aday tasfiyesinden öte bir anlam taşıyor. Bir yönüyle Türkiye’de faşizmin kurumsallaşması sürecinde yeni bir kurucu odak inşası hedefleniyor ve bu kurucu odağın inşasında düzen partilerinin de mutlak uyumlu birlikteliği/katılımı esas alınmaya çabalanıyor. Bu noktada Kılıçdaroğlu CHP’sinin – devletçi/restorasyoncu klik- de “Ortadoğu’daki kaynayan ortamda devletin yüce menfaatleri” söz konusu olduğu için, merkezi iktidar inşasında kontrollü muhalefet rolünü oynaması bekleniyor.
Bu bakımdan yeni Anayasa ve faşizmin kurumsallaşmasını ileri noktaya taşımak isteyen kurucu süreç içerisinde düzen içi iktidar ve muhalefet kliklerinin tam bir uyumu hedeflenmektedir: Çünkü siyasal iktidarın yönetememe krizi, derinleşen ekonomik ve toplumsal yıkım, düzen içi muhalefetin dahi minimal sınırlardaki taleplerinin ağır sonuçlar doğurabileceği bir kırılganlık dönemini işaret ediyor. Böyle bir dönemde, düzen içi muhalefetin bile minimal hamlelerinin ağır sonuçlar doğurabileceği açık olduğu için neo faşizm, düzenin sınırlarında bile mutlak teslimiyet için saldırıya geçmiş durumdadır.
Buradan hareketle mesele basit bir şekilde CHP üzerinde oynanan oyunlar ya da bir siyasi partiye yönelik saldırılar/seçme seçilme hakkının tasfiyesi gibi basit başlıklar içerisinde değerlendirilmemelidir. Keza mesele bu ise yıllardır Kürdistan’da Kürt Özgürlük Hareketi ve devrimci odaklar başta olmak üzere, demokratik muhalefet imkanları defalarca kez benzer – hatta daha ağır – saldırılara maruz kalmıştır; kalmaya da devam etmektedir. Dolayısıyla mesele, bunu da aşacak şekilde faşizmin kurumsallaşması süresinde düzen içi muhalefetin bile dizayn edilmesini zorunlu kılan bir kırılganlık döneminin içinden geçilmesidir. Bu bağlamda savunulmak istenen CHP değildir. Savunulması gereken, en basit demokratik taleplerin bile faşizmin kurumsal sınırlarına çarptığı yerde demokrasi için devrim mücadelesini yükseltmenin imkanlarının doğması ihtimalidir. Bu bakımdan savunulan CHP değildir. Savunulan şey; asgari demokratik taleplerin bile kurumsallaşan faşizmin sınırlarına çarptığı bir momentte, kitlelerin sarstığı suni dengeyi devrimci bir hatta kırabilecek örgütsel imkanların büyütülmesidir. Dolayısıyla devrimcilerin bu noktadaki görevi, siyasal krizin suni dengeyi kıracak şekilde derinleşmesinde demokrasi için devrim şiarıyla iktidarın saldırıları karşısında pozisyon almaya çabalaması; bu pozisyonu alırken de kitlelerin düzen ile olan çelişkisini teşhir edecek bir örgütlenme imkanını derinleştirmesidir – yani CHP’ye ve düzen partilerine yedeklenmemesidir-.
Bu pozisyonu anlamayan ya da sığ ve sekter yorumlarıyla kavramaya çalışanların ısrarla ıskaladığı nokta, -öznenin CHP olmasının önemli olmasıyla birlikte- tek belirleyen olmamasıdır. Bugün düzenin kurucu partisi ve burjuva demokrasisinde düzen içi muhalefetin belirleyici öznesi CHP’ye bu denli fütursuzca saldırılması elbette bir anlam taşımaktadır. Ancak burada müdafaa edilmek istenen husus, burjuva demokrasisinin kırıntılarının üzerinde bile tepinilmek istenen bir neo faşist inşa karşısında, saldırı dalgasının büyümesinin önüne mümkün olan en erken ve kitlesel şekilde barikatın çekilmesi gerekliliğidir.
Bu barikatın çekilmesi gerekliliğinin karşısına ise “CHP bu günleri hak etti” ya da “Kürt özgürlük hareketine yönelik saldırılara ortak oldu” gibi – gerçek ancak sığ yorumların -getirilmesi mümkün değildir. Nitekim siyasal karşı çıkış, taktik ya da strateji devrimci örgütler için politik bir gereklilik olup rövanş alınacak bir arkadaş kavgası gibi değerlendirilemez. Devrimcilerin demokrasi için devrim şiarının altını dolduracağı tek şey mücadele, siyasal program, taktik ve stratejiyle bütünleşmiş bir örgütsel atılımdır. Bu kavgayı örgütlemeyen/örgütlemek istemeyen her anlayışın liberal edilgenliğe savrulması kaçınılmaz bir sonuçtur. Dolayısıyla mesele CHP değil derken mücadele edilen yedeklenmeci anlayış yanında; mesele CHP olduğu için söz söylenmemelidir denilen stratejik kör anlayışla da aktif şekilde mücadele edilmelidir.
Sonuç olarak bu saldırılar karşısındaki direnme eğilimlerini Özgür Özel – Ekrem İmamoğlu ikilisinin teslimiyetçi çizgisi ya da popülist çıkışlarına bağlamaktan bağımsız olarak siyasal alanda hareket etmek gerekmektedir. Yani bu saldırılar karşısında ortaya çıkan direnme eğilimlerine, düzen içi muhalefetin sınırları ve açmazlarından bağımsız olmayan fakat onları aşabilecek bir siyasal perspektifle yaklaşmak gerekmektedir. Bugün yaşanan süreç, yalnızca CHP içerisindeki bir iktidar kavgası ya da düzen siyasetinin olağan bir tasfiye hamlesi olarak değerlendirilemez. Mesele, Türkiye’de neo-faşist kurumsallaşmanın derinleştiği; en sınırlı demokratik alanların dahi mutlak denetim altına alınmak istendiği tarihsel bir momenttir. Bu nedenle devrimcilerin görevi, düzen içi klikler arasında taraflaşmak değil; siyasal krizin derinleştiği bu momentte kitlelerin düzenle olan çelişkisini büyütecek bağımsız devrimci mevzileri güçlendirmektir. Faşizmin kurumsallaşmasına karşı gerçek mücadele hattı, ancak demokrasi için devrim perspektifiyle örülen örgütlü bir siyasal mücadeleyle kurulabilir.
