Home / Hareketin Sözü / Solda Asgari Ücret Tartışmaları Üzerine: Rakam Zikretmek Bir Zorunluluk mudur? – Direnç E Dergi

Solda Asgari Ücret Tartışmaları Üzerine: Rakam Zikretmek Bir Zorunluluk mudur? – Direnç E Dergi

Ekonomik Zorunluluk ya da Politik Tuzak

Neoliberal kapitalizmin sınırlarına çarptıkça derinleşen krizinin, güncel siyaset dönemlerinde “görece” daha çok gündeme geldiği dönemlere gelmiş bulunuyoruz: Asgari ücret süreci.

Bu kriz derinleştikçe, solun belirli kesimlerinde “asgari ücret şu kadar olmalı” tartışması yeniden gündemin merkezine oturuyor. GSYH’nin arttığı, ama emekçiye düşen payın azaldığı; ya da yeri geldiğinde üretimin büyüdüğü ama emeğin yoksullaştığı ifade edilmektedir. Nihayetinde maddi bağlamda bu tespitlerin doğru olması, önerilen çözümün de devrimci olduğu/olacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü bu söylem, esasen üretim ilişkisini değil, daha geniş çerçevede bölüşüm oranını – bölüşüm hukukunu tartışmaktadır. “Payımız azaldı” demek, hâlâ aynı pastanın içinde, aynı kurallar altında kalmayı kabul etmenin bir başka ifadesidir. Oysa Marksist ekonomi-politik, işçinin payından önce, payın tartışıldığı o pastayı kim için ürettiğini soracaktır.

Kapitalist üretim ilişkilerinde işçi, emeğini değil emek gücünü (labour-power) satar. Bu bağlamda ücret esasen tam ve direkt şekilde, emeğin değil, bu gücün yeniden üretimi için gerekli toplumsal maliyetin parasal karşılığıdır. İşçinin bir kısmı kendi geçimi için, geri kalan kısmı kapitalistin kârı için çalışır. Bu fark — artık emek zamanı — sömürünün kaynağının yüzlerinden birisidir. 

Ücretin yükseltilmesi ise esasen bu ilişkiyi değiştirmeyecek olup yalnızca sömürünün oranını yeniden düzenleyecektir. Dolayısıyla “asgari ücret şu kadar olmalı” cümlesi, sınıf mücadelesinin yerine rakamla pazarlık iddia ve ilkesini yerleştirmektedir. Bu durumun tehlikesi, işçi sınıfının emeğini geri istemek yerine sömürüsünün ölçüsünü tartışmaya başlamasının önceliğinde yatmaktadır.

GSYH Argümanı: Sömürünün Büyümesini Refah Ölçüsü Olarak Kabul Etmek

“Asgari ücret X TL olmalı, çünkü GSYH bize bunu gösteriyor” argümanı, temel bir argüman olarak karşımıza çıkmaktadır. GSYH, kapitalist ekonomide bir yılda üretilen metaların parasal değer toplamıdır; bu toplam, işçiye ödenen ücretleri (gerekli emek) ve sermayenin el koyduğu artı-değeri de içerir. GSYH’nin artması, üretim sürecinde yaratılan toplam değerin büyüdüğünü gösterir; ancak bu büyüme, kapitalist ilişkiler sürdüğü sürece, genellikle emekçilerin değil sermayenin zenginleşmesi anlamına gelir. Kapitalist üretim koşullarında GSYH’nin artışı, artı-değer kitlesinin genişlemesini ve sermaye birikiminin hızlanmasını gösterir. Bu süreçte üretkenlik yükselir ama emeğin toplam değer içindeki payı azalır; çünkü sermayenin büyümesi, işçi sınıfının göreli yoksullaşmasının koşuludur.

Bu nedenle GSYH’ye dayalı “adil pay” talebi, kapitalist üretimin sınıfsal karakterini görmezden gelme tehlikesi taşımaktadır. Devletin veya işverenin daha yüksek ücret belirlemesi, üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmeyecektir/bu olguyu tartışmayacaktır. Kapitalizmin büyüyen pastası, emekçinin eline düşen kırıntının biçimini değiştirse de, özünde hâlâ sömürülen emeğin ürünüdür. Devrimci politika, pastadan daha büyük pay istemez; pastayı toplumsal mülkiyete geçirmek ister.

Saat ve İşgünü Tartışmaları Üzerine: Zamanın Yeniden Dağıtımı mı, Sömürünün Yeni Biçimi mi?

Her dört kişiden birinin işsiz olduğu bir ülkede daha az saat çalışma önerisi insani görünür ve esasen öyledir de. Fakat kapitalist üretim biçiminde işsizlik, sadece işgününün uzunluğundan değil, sermayenin kâr oranını koruma zorunluluğundan doğmaktadır. Kapitalist, her dönemde bir “yedek işgücü ordusu”na ihtiyaç duyar; bu, ücretleri baskı altında tutmanın önemli koşullarındandır. Bir başka açıdan ele alınırsa işgünü kısaldığında, sermaye aynı artı değeri elde etmek için üretimi yoğunlaştırır, teknolojiyi hızlandırır, iş temposunu artırır. Bu ihtimal çerçevesinde işsizlik oranı da düşmeyecek olup; yalnızca sömürünün biçimi teknik olarak değişebilecektir.

Tarihsel olarak işgününün kısaltılması, işçi sınıfının meşru kazanımıdır; ancak bu kazanım, politik iktidar mücadelesiyle birleşmediği sürece sistemin sınırlarını aşamayacaktır. Bu nedenle saat ve işgünü talebi, devrimci hedefle birleşmediği sürece, ekonomik bir reform talebinden ibarettir.

Rakam Telaffuzu: Zorunlu Gerçekçilik mi, Reformist Sınır mı?

Rakam belirtmek, siyasal mücadelenin taktik düzeyinde işlevsel olabilir: işçinin geçim sınırını görünür kılar, yaşamın maddi gerçekliğini teşhir eder. Dolayısıyla siyaseten yanlış, haksız ya da stratejik olarak anlamsız kabul edilemez. Hele ki ideolojik gerçeklikle karşı karşıya getirilerek yok sayılamaz. Ancak taktik ve stratejik hamleler ile kitlelerin günceline temas, her zaman Marksist bir tutum alındığı anlamına da gelmemektedir.

Nitekim bir boyutuyla rakamın kendisi hedef haline geldiğinde, politik mücadele ekonomik zemine hapsolacaktır. Marksizmde işaret olunduğu üzere işçi sınıfı ücretlerin büyüklüğüne değil, ücretli emek sistemine karşı mücadele etmelidir. Rakam, mücadelenin dili değil, sınırı haline geldiğinde devrimin dili değil reformizm dili konuşur.

Bu bağlamda, rakam telaffuzu tek somut olgu ve “gerçekçilik” değildir; eğer politik yönelim üretim ilişkisini sorgulamıyorsa, günün sonunda yeniden ve de yalnızca düzen içi meşruiyet üretecektir. Esasen “ekonomizm” eleştirisi tam da buraya oturur: ekonomik talepler, politik hedefin yerine geçtiğinde, sınıf mücadelesi kendi devrimci karakterini yitirme tehlikesine girecektir. İşçi artık politik özne değil, devletin belirlediği sınırlar içinde pazarlık eden bir toplumsal kategoriye tahvil olur.

Güncel Mücadelenin Sınırı ve Devrimci Görevin Esası

Elbette işçi sınıfı, yaşamak için fiili ücret mücadelesi verir; bu mücadelenin güncel siyasette yeri olduğu ise tartışmasızdır. Ancak bu mücadele, esas olanın yerine geçmemelidir. Asgari ücretin miktarı ne olursa olsun, ücretli emek sistemi sürdükçe sömürü ortadan kalkmayacaktır. Bugünün görevi, rakam talebiyle sınıfı birleştirmek değil, ücretli emek biçiminin doğasını ifşa ederek sınıfı politik özne haline getirmektir.

Bu nedenle, devrimci bir hareketin amacı “asgari ücretin artırılması” değil, insanca yaşamın ve bunun kavgasının toplumsallaştırılması olmalıdır. Barınma, sağlık, eğitim, enerji gibi yaşam araçları kamusal hale getirilmeden, hiçbir ücret düzeyi kalıcı refah yaratmayacaktır. Ücret ne kadar artarsa artsın, yaşam araçları sermayenin mülkiyetindeyse, işçi yeniden üretim sürecinde sermayeye bağımlı kalacaktır.

Asgari ücret tartışmaları, güncel siyasetin zorunlu alanıdır; ama esas olan, bu tartışmanın ötesine geçmektir. Çünkü devrimci görev, tek başına ücretin rakamını tartışmak değil, ücretli emeğin tarihsel sonunu hazırlamaktır. Bugün politik hattın görevi, “adil pay” söylemine sıkışmadan, mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesini gündemleştirmektir. Rakamların iflas ettiği yerde, devrimci siyasetin dili başlayacaktır.

Rakamla Ölçülmeyen Bir Kurtuluş İçin

Asgari ücretin miktarını belirlemek, kısa vadede bir geçim mücadelesidir; fakat kurtuluş mücadelesi değildir. Kapitalist üretim biçimi var oldukça, her ücret artışı yeni bir yoksullaşma biçimini üretecektir. Rakam, geçici bir olgu olur; zinciri inceltir ama kırmaz/kıramaz. Gerçek çözüm, emeğin metalaşmasının tasfiyesini hedefleyen devrimci ataktır. Bu da üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla, yani ücretli emek sisteminin yıkımıyla mümkündür.

Bugün devrimci siyaset, rakamı değil, rakamla özne arasındaki ilişkiyi tartışmalıdır. Çünkü asgari ücret, bir gelir değil, bir sistemin adıdır.

Ve o sistemin adı, ücretli köleliktir.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir