Amílcar Cabral’ın 1970 tarihli bu konuşması, ulusal kurtuluş mücadelelerinde kültürün rolünü tartışan temel metinlerden biridir. Cabral, kültürü folklorik ya da soyut bir alan olarak değil; üretici güçler, toplumsal yapı, sınıf ilişkileri ve anti-emperyalist mücadeleyle iç içe geçmiş tarihsel bir güç olarak ele alır. Metin, aslına sadık kalınarak Türkçeye çevrilmiş; akıcılık ve kavramsal tutarlılık bakımından yayına hazırlanmıştır.
Dr. Eduardo Mondlane’in yaşamını anmak üzere yapılan bir konuşmada Amílcar Cabral, ulusal kurtuluş hareketlerinde yerli kültürün rolünü ele alır. Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin (FRELIMO) lideri olan Mondlane, 3 Şubat 1969’da Portekiz ajanları tarafından katledilmişti. Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adaları kurtuluş hareketinin lideri Cabral’ın konuşması aşağıda yer almaktadır. Trajik bir ironi olarak Cabral da 20 Ocak 1973’te Portekiz ajanları tarafından katledilecekti.
Nazi propagandasının arkasındaki beyin olan Goebbels, kültür üzerine konuşulduğunu duyduğunda tabancasını çıkarırdı. Bu durum, emperyalizmin ve onun tahakküm arzusunun en trajik ifadesi olan Nazilerin — hepsi Hitler gibi yozlaşmış kişiler olsalar bile — kültürün yabancı egemenliğe karşı bir direnç unsuru olarak taşıdığı değere dair açık bir fikre sahip olduklarını gösterir.
Tarih bize, belirli koşullarda bir yabancının kendi egemenliğini bir halka dayatmasının oldukça kolay olduğunu öğretir. Fakat tarih aynı zamanda, bu egemenliğin maddi yönleri ne olursa olsun, ancak ilgili halkın kültürel yaşamının sürekli ve örgütlü biçimde bastırılmasıyla sürdürülebileceğini de öğretir. Yabancı egemenliğin kesin olarak yerleşmesi, ancak egemenlik altındaki nüfusun kayda değer bir bölümünün fiziksel olarak tasfiye edilmesiyle güvence altına alınabilir.
Gerçekte, bir halkı egemenlik altına almak için silaha sarılmak, her şeyden önce o halkın kültürel yaşamını yok etmek; en azından etkisizleştirmek ve felce uğratmak için silaha sarılmak demektir. Çünkü bu halkın kendi kültürel yaşamını sürdüren bir kesimi var olduğu sürece, yabancı egemenlik kendi sürekliliğinden emin olamaz. Söz konusu toplumun gelişimini belirleyen iç ve dış etkenlere bağlı olarak, kültürel direniş — yok edilemez bir direnç olarak — herhangi bir anda yeni biçimler alabilir: siyasal, ekonomik ya da silahlı biçimler. Böylece yabancı egemenliğe bütünlüklü biçimde meydan okuyabilir.
İster emperyalist olsun ister olmasın, yabancı egemenlik açısından ideal olan iki yoldan birini seçebilmek olurdu:
Ya egemenlik altına alınan ülke nüfusunun neredeyse tamamını tasfiye ederek kültürel direniş ihtimalini ortadan kaldırmak;
Ya da egemenlik altındaki halkın kültürüne zarar vermeden kendisini kabul ettirmeyi başarmak; yani bu halk üzerindeki ekonomik ve siyasal egemenliği, onun kültürel kişiliğiyle uyumlu hale getirmek.
Birinci varsayım, yerli nüfusun soykırımını gerektirir ve yabancı egemenliği kendi içeriğinden ve nesnesinden, yani egemenlik altındaki halktan yoksun bırakan bir boşluk yaratır. İkinci varsayım ise bugüne kadar tarih tarafından doğrulanmış değildir. İnsanlığın geniş deneyimi bize bunun pratik bir geçerliliği olmadığını söyleme imkânı verir: Bir halkın toplumsal gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, onun ekonomik ve siyasal bakımdan egemenlik altına alınması ile kültürel kişiliğinin korunması arasında bir uyum kurmak mümkün değildir.
Bu tercihten — kültürel direniş ikilemi olarak adlandırabileceğimiz bu durumdan — kaçabilmek için emperyalist sömürgeci egemenlik birtakım teoriler üretmeye çalışmıştır. Ancak bunlar gerçekte ırkçılığın kaba formüllerinden başka bir şey değildir. Pratikte ise yerli halklara karşı, ırkçı diktatörlük ya da ırkçı demokrasi temelinde sürekli bir kuşatma hali anlamına gelir.
Buna örnek olarak, yerli halkların sözde “aşamalı asimilasyonu” teorisi gösterilebilir. Bu teori, gerçekte söz konusu halkın kültürünü inkâr etmeye dönük az çok şiddetli bir girişimden ibarettir. Portekiz de dâhil olmak üzere birçok sömürgeci güç tarafından uygulanan bu “teori”nin tam başarısızlığı, onun geçersizliğinin — hatta insanlık dışı niteliğinin — en açık kanıtıdır. Bu teori Portekiz örneğinde saçmalığın en yüksek noktasına ulaşmıştır; zira Salazar, Afrika’nın var olmadığını ileri sürmüştür.
Aynı durum apartheid denilen teori için de geçerlidir. Apartheid, Güney Afrika halkları üzerindeki ekonomik ve siyasal egemenliğin ırkçı bir azınlık tarafından kurulması, uygulanması ve geliştirilmesi temelinde ortaya çıkmıştır. Bu, insanlığa karşı işlenen bütün ağır suçları da beraberinde getirmiştir. Apartheid pratiği, insanlığın bugüne kadar gördüğü en büyük toplama kampına hapsedilen ve bastırılan Afrikalı kitlelerin emek gücünün sınırsızca sömürülmesi biçimini almıştır.
Bu pratik örnekler, yabancı emperyalist egemenliğin egemenlik altındaki halkın kültürel gerçekliğiyle karşı karşıya geldiğinde yarattığı dramı gösterir. Aynı zamanda insan toplumlarının davranışında kültürel durum ile ekonomik ve siyasal durum arasında var olan güçlü, bağımlı ve karşılıklı ilişkileri de ortaya koyar.
Gerçekte kültür, açık ya da kapalı her toplumun yaşamında, o toplumun ekonomik ve siyasal faaliyetlerinin az çok bilinçli sonucudur. Aynı zamanda o toplumda hâkim olan ilişki biçimlerinin az çok dinamik ifadesidir: Bir yandan insanın — bireysel ve kolektif olarak düşünüldüğünde — doğayla kurduğu ilişkinin; diğer yandan bireyler, birey grupları, toplumsal tabakalar ya da sınıflar arasındaki ilişkilerin ifadesidir.
Kültürün yabancı egemenliğe karşı bir direnç unsuru olarak taşıdığı değer, kültürün egemenlik altına alınmış ya da alınmak istenen toplumun fiziksel ve tarihsel gerçekliğinin ideolojik ya da düşünsel düzlemdeki canlı tezahürü olmasından kaynaklanır.
Kültür, aynı anda hem bir halkın tarihinin ürünü hem de tarihin belirleyicilerinden biridir. Çünkü insan ile çevresi arasındaki, insanlar ya da toplum içindeki insan grupları arasındaki ve farklı toplumlar arasındaki ilişkilerin gelişimi üzerinde olumlu ya da olumsuz etkilerde bulunur. Bu gerçeğin göz ardı edilmesi, yabancı egemenlik girişimlerinin bir kısmının başarısızlığını açıklayabileceği gibi, bazı ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısızlığını da açıklayabilir.
Şimdi ulusal kurtuluşun doğasını inceleyelim. Bu tarihsel olguyu çağdaş bağlamı içinde, yani emperyalist egemenliğe karşı ulusal kurtuluş olarak ele alacağız. Bildiğimiz üzere emperyalist egemenlik, kendisinden önceki yabancı egemenlik biçimlerinden — kabilesel, askerî-aristokratik, feodal ve serbest rekabet dönemindeki kapitalist egemenlik biçimlerinden — hem biçim hem de içerik bakımından ayrılır.
Her tür emperyalist egemenliğin ortak ve temel özelliği, egemenlik altındaki halkın tarihsel sürecini inkâr etmesidir. Bunu da üretici güçlerin gelişim sürecinin serbest işleyişini şiddet yoluyla gasp ederek yapar.
Oysa herhangi bir toplumda üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ile bu güçlerin toplumsal kullanım sistemi, yani mülkiyet sistemi, üretim tarzını belirler. Bize göre, çelişkileri sınıf mücadelesi aracılığıyla az ya da çok yoğun biçimde ortaya çıkan üretim tarzı, herhangi bir insan topluluğunun tarihinde başlıca faktördür. Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ise tarihin gerçek ve kalıcı itici gücüdür.
Gelişen bir varlık olarak ele alınan her toplum ve her insan topluluğu bakımından üretici güçlerin düzeyi, toplumun ve onu oluşturan her unsurun doğa karşısındaki gelişmişlik aşamasını gösterir. Aynı zamanda toplumun doğa karşısında bilinçli biçimde eyleme geçme ya da tepki verme kapasitesini de ifade eder. Bu düzey, insan ile çevresi arasındaki maddi ilişki tipini gösterir ve koşullandırır.
Tarihin her aşamasında üretim tarzı, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ile bu güçlerin toplumsal kullanım sistemi arasında dinamik bir denge kurma arayışının sonucudur. Bu nedenle üretim tarzı, belirli bir toplumun ve onu oluşturan her unsurun kendi karşısındaki ve tarih karşısındaki gelişmişlik aşamasını gösterir. Aynı zamanda söz konusu toplumu meydana getiren çeşitli unsurlar ya da gruplar arasında var olan maddi ilişki biçimlerini — bunlar ister nesnel ister öznel biçimde ifade edilsin — gösterir ve koşullandırır.
İnsan ile doğa, insan ile çevresi arasındaki ilişkilerden ve ilişki biçimlerinden söz etmek; bir toplumun bireysel ya da kolektif bileşenleri arasındaki ilişkilerden ve ilişki biçimlerinden söz etmek, tarihten söz etmektir. Fakat aynı zamanda kültürden de söz etmektir.
Kültürel ifadenin ideolojik ya da düşünsel özellikleri ne olursa olsun, kültür bir halkın tarihinin temel unsurlarından biridir. Kültür, belki de tıpkı bir çiçeğin bir bitkinin ürünü olması gibi, bu tarihin ürünüdür.
Tarih gibi — ya da bizzat tarih olduğu için — kültürün de maddi temeli üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ve üretim tarzıdır. Kültür, köklerini içinde geliştiği çevresel toprağın fiziksel gerçekliğine salar ve dış etkenlerden az ya da çok etkilenebilen toplumun organik doğasını yansıtır.
Tarih, bir toplumun gelişimini karakterize eden dengesizliklerin ve çatışmaların — ekonomik, siyasal ve toplumsal çatışmaların — niteliğini ve kapsamını bilmemizi sağlar. Kültür ise, toplum bilincinin bu çatışmaları çözmek için her gelişim aşamasında hayatta kalma ve ilerleme arayışı içinde geliştirdiği ve yerleştirdiği dinamik sentezleri bilmemizi sağlar.
Tıpkı bitkide çiçeğin taşıdığı işlev gibi, kültürün içinde de tarihin sürekliliğini güvence altına alacak filizi oluşturma ve besleme kapasitesi — ya da sorumluluğu — bulunur. Kültür aynı zamanda söz konusu toplumun gelişme ve ilerleme imkânlarını da güvence altına alır.
Bu nedenle emperyalist egemenliğin, egemenlik altındaki halkın tarihsel gelişimini inkâr ederken zorunlu olarak onun kültürel gelişimini de inkâr ettiği anlaşılır. Yine bu nedenle emperyalist egemenliğin, bütün diğer yabancı egemenlik biçimleri gibi, kendi güvenliği için kültürel baskıya ihtiyaç duyduğu ve egemenlik altındaki halkın kültürünün temel unsurlarını doğrudan ya da dolaylı biçimde tasfiye etmeye çalıştığı da anlaşılır.
Ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihi incelendiğinde, genellikle bu mücadelelerden önce kültürel ifade biçimlerinde bir artış yaşandığı görülür. Bu kültürel ifadeler, zamanla egemenlik altındaki halkın kültürel kişiliğini ortaya koymaya yönelik başarılı bir çabaya dönüşür. Bu çaba, ezenin kültürünü reddetmenin bir aracı haline gelir.
Bir halkın yabancı egemenlik altına alınma koşulları ne olursa olsun; bu egemenliğin uygulanmasında ekonomik, siyasal ve toplumsal etkenlerin ağırlığı ne düzeyde bulunursa bulunsun, muhalefetin tohumu genellikle kültürün içinde bulunur. Kurtuluş hareketinin biçimlenmesine ve gelişmesine yol açan şey de çoğu zaman bu tohumdur.
Bize göre ulusal kurtuluşun temeli, uluslararası hukuk düzeyinde hangi formüller benimsenirse benimsensin, her halkın kendi tarihine sahip olma yönündeki devredilemez hakkına dayanır.
Dolayısıyla ulusal kurtuluşun amacı, emperyalist egemenlik tarafından gasp edilmiş olan bu hakkın yeniden kazanılmasıdır. Başka bir ifadeyle ulusal kurtuluş, ulusal üretici güçlerin gelişim sürecinin özgürleştirilmesidir.
Bu nedenle ulusal kurtuluş, ancak ve ancak ulusal üretici güçler her türlü yabancı egemenlikten tamamen kurtulduğunda gerçekleşir. Üretici güçlerin özgürleşmesi ve buna bağlı olarak özgürleşmiş halkın gelişimine en uygun üretim tarzını belirleme kapasitesinin kazanılması, söz konusu toplumun kültürel gelişimi için zorunlu olarak yeni imkânlar açar. Çünkü bu süreç, topluma ilerleme yaratma kapasitesini yeniden kazandırır.
Kendisini yabancı egemenlikten kurtaran bir halk, kültürel bakımdan ancak belirli koşullar altında gerçekten özgür olabilir: Aşağılık kompleksine kapılmadan, ezenin kültüründen ya da başka kültürlerden gelebilecek olumlu katkıların önemini küçümsemeden, kendi kültürünün yükselen yollarına geri dönmelidir. Bu kültür, kendi çevresinin canlı gerçekliğinden beslenmeli; zararlı etkileri ve yabancı kültürlere her türlü bağımlılığı reddetmelidir.
Böylece açıkça görülür ki, emperyalist egemenlik kültürel baskı uygulamaya yaşamsal ölçüde ihtiyaç duyuyorsa, ulusal kurtuluş da zorunlu olarak bir kültür eylemidir.
Buraya kadar söylenenlerden hareketle, ulusal kurtuluş hareketini, mücadeleyi yürüten halkın kültürünün örgütlü siyasal ifadesi olarak değerlendirebiliriz.
Bu nedenle hareketin önderleri, mücadele çerçevesinde kültürün taşıdığı değere ilişkin açık bir fikre sahip olmalı ve halkın ekonomik gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, onun kültürünü derinlemesine tanımalıdır.
Günümüzde bütün halkların bir kültüre sahip olduğunu söylemek yaygın ve olağan hale gelmiştir. Halklar üzerindeki egemenliği sürdürmek amacıyla kültürün yalnızca ayrıcalıklı halklara ya da uluslara ait bir nitelik olarak görüldüğü; cehalet ya da kötü niyet nedeniyle kültürün teknik güçle, hatta deri rengiyle ya da göz biçimiyle karıştırıldığı dönem artık geride kalmıştır.
Halkın kültürünün temsilcisi ve savunucusu olarak kurtuluş hareketi, temsil ettiği toplumun maddi koşulları ne olursa olsun, bu toplumun kültür taşıyıcısı ve kültür yaratıcısı olduğunun bilincinde olmalıdır. Bunun yanında kurtuluş hareketi, kültürün kitlesel ve halkçı karakterini de somutlaştırmalıdır. Çünkü kültür, toplumun bir kesiminin ya da birkaç kesiminin ayrıcalığı değildir ve hiçbir zaman böyle olamaz.
Her kurtuluş hareketi, mücadelenin zorunlulukları bakımından temsil ettiği toplumun toplumsal yapısını derinlemesine çözümleyebilmelidir. Bu çözümlemede toplumdaki her grubun kültürel özellikleri birincil öneme sahiptir. Çünkü kültür kitlesel bir karakter taşısa da tekbiçimli değildir; toplumun bütün kesimlerinde aynı düzeyde gelişmiş değildir.
Her toplumsal grubun kurtuluş mücadelesi karşısındaki tutumu, ekonomik çıkarları tarafından belirlenir; fakat aynı zamanda kültürü tarafından da derinden etkilenir. Hatta aynı sosyo-ekonomik gruba mensup bireylerin kurtuluş hareketi karşısında farklı davranışlar sergilemesini, kültürel düzeylerindeki farklılıklarla açıklamak mümkündür.
Kültürün her birey için tam anlamını kazandığı nokta da burasıdır: bireyin kendi çevresini anlaması ve onunla bütünleşmesi; toplumun temel sorunları ve özlemleriyle özdeşleşmesi; ilerleme yönündeki değişim imkânını kabul etmesi.
Bizim ülkemizin özel koşullarında — ve diyebiliriz ki Afrika’nın koşullarında — kültür düzeylerinin yatay ve dikey dağılımı oldukça karmaşıktır. Gerçekten de köylerden kentlere, bir etnik gruptan diğerine, bir yaş grubundan diğerine, köylüden işçiye ya da az çok asimile olmuş yerli aydına kadar; hatta daha önce belirttiğimiz gibi aynı toplumsal grup içindeki bireyler arasında bile kültürün nicel ve nitel düzeyi önemli farklılıklar gösterir. Kurtuluş hareketinin bu olguları dikkate alması birincil önemdedir.
Örneğin Balante toplumu gibi yatay toplumsal yapıya sahip toplumlarda kültür düzeylerinin dağılımı az çok eşittir; farklılıklar yalnızca bireylerin ya da yaş gruplarının özellikleriyle bağlantılıdır. Buna karşılık Fula toplumu gibi dikey yapıya sahip toplumlarda, toplumsal piramidin tepesinden tabanına doğru önemli farklılıklar bulunur.
Toplumsal yapıdaki bu farklılıklar, kültür ile ekonomi arasındaki yakın ilişkiyi bir kez daha gösterir. Aynı zamanda bu iki etnik grubun kurtuluş hareketi karşısındaki genel ya da kesimsel davranış farklılıklerini de açıklar.
Toplumsal ve etnik grupların çeşitliliğinin, kültürün kurtuluş hareketindeki rolünü belirleme çabasını karmaşıklaştırdığı doğrudur. Fakat sınıf yapısı henüz embriyonik bir gelişme aşamasında olsa ya da öyle görünse bile, kurtuluş mücadelesinin gelişiminde kültürün sınıfsal karakterinin belirleyici önemini gözden kaçırmamak yaşamsaldır.
Sömürgeci egemenliğin deneyimi göstermektedir ki sömürgeci, sömürüyü kalıcı hale getirme çabasında yalnızca sömürgeleştirilen halkın kültürel yaşamını bastıracak bir sistem kurmakla yetinmez. Aynı zamanda, ya yerli halkların sözde asimilasyonu yoluyla ya da yerli seçkinler ile halk kitleleri arasında toplumsal bir uçurum yaratarak, nüfusun bir kesiminde kültürel yabancılaşmayı da kışkırtır ve geliştirir.
Toplumu bölme ya da toplumdaki bölünmeleri derinleştirme sürecinin sonucu olarak nüfusun önemli bir kesimi, özellikle de kentli ya da köylü “küçük burjuvazi”, sömürgecinin zihniyetini benimser. Kendisini kendi halkından kültürel olarak üstün görür; halkının kültürel değerlerini ya görmezden gelir ya da küçümser. Sömürgeleştirilmiş aydınların çoğunluğunun karakteristik özelliği olan bu durum, asimile olmuş ya da yabancılaşmış grubun toplumsal ayrıcalıklarının artmasıyla daha da pekişir. Bunun da bu gruba mensup bireylerin kurtuluş hareketi karşısındaki davranışları üzerinde doğrudan sonuçları vardır.
Bu nedenle insanların kurtuluş hareketine gerçek anlamda katılabilmesi için zihinlerin, düşünme kalıplarının yeniden dönüştürülmesi zorunludur. Bizim durumumuzda bu yeniden dönüşüm, yeniden Afrikalılaşmadır. Bu süreç mücadeleden önce başlayabilir; fakat ancak mücadelenin seyri içinde, halk kitleleriyle günlük temas ve mücadelenin gerektirdiği ortak fedakârlık içinde tamamlanabilir.
Bununla birlikte, siyasal bağımsızlık ihtimali karşısında, kurtuluş hareketinin genellikle maruz kaldığı hırs ve fırsatçılığın, dönüşmemiş bireyleri de mücadelenin içine çekebileceğini hesaba katmak gerekir. Bu kişiler eğitim düzeyleri, bilimsel ya da teknik bilgileri sayesinde, toplumsal sınıf önyargılarından hiçbir şey kaybetmeden kurtuluş hareketi içinde en yüksek mevkilere kadar yükselebilirler.
Bu nedenle kültürel düzlemde de siyasal düzlemde de uyanıklık zorunludur. Çünkü kurtuluş hareketinde de başka her yerde olduğu gibi, parlayan her şey altın değildir. Siyasal önderler — hatta en ünlüleri bile — kültürel olarak yabancılaşmış kişiler olabilir.
Kültürün toplumsal sınıf karakteri, kırsal alanlardaki ayrıcalıklı grupların davranışlarında daha da açık biçimde görülür. Bu özellikle, dikey toplumsal yapıya sahip etnik gruplar için geçerlidir; üstelik buralarda asimilasyon ya da kültürel yabancılaşma etkileri hiç yoktur ya da neredeyse hiç yoktur. Örneğin Fula egemen sınıfı böyledir.
Sömürgeci egemenlik altında bu sınıfın siyasal otoritesi — geleneksel şefler, soylu aileler, dinî liderler — yalnızca görünüştedir. Halk kitleleri gerçek otoritenin sömürgeci yöneticilerde olduğunu ve onlar tarafından kullanıldığını bilir. Bununla birlikte egemen sınıf, kitleler üzerindeki temel kültürel otoritesini özünde korur. Bunun çok önemli siyasal sonuçları vardır.
Bu gerçekliği fark eden sömürgeci, toplumsal piramidin tabanındaki kitlelerin önemli kültürel faaliyetlerini bastırırken ya da engellerken, piramidin tepesindeki egemen sınıfın prestijini ve kültürel etkisini güçlendirir ve korur. Sömürgeci kendisini destekleyen ve kitleler tarafından bir ölçüde kabul edilen şefler atar. Bu şeflere, büyük çocuklarının eğitimi gibi maddi ayrıcalıklar tanır. Daha önce var olmayan yerlerde şeflikler yaratır. Dinî liderlerle sıcak ilişkiler geliştirir, camiler inşa eder, Mekke yolculukları düzenler vb.
Hepsinden önemlisi, sömürge yönetiminin baskı aygıtları aracılığıyla, egemen sınıfın kitlelerle ilişkilerinde sahip olduğu ekonomik ve toplumsal ayrıcalıkları güvence altına alır.
Bütün bunlar, bu egemen sınıflar içinden bazı bireylerin ya da birey gruplarının kurtuluş hareketine katılmasını imkânsız kılmaz. Ancak bu durum, asimile olmuş “küçük burjuvazi”ye kıyasla daha seyrek görülür. Bazı geleneksel ve dinî liderler mücadelenin başında ya da gelişimi sırasında kurtuluş davasına katılır ve coşkulu katkılarda bulunurlar.
Fakat burada da uyanıklık zorunludur. Çünkü bu kategoriye mensup bireyler, sınıflarının kültürel önyargılarını derinlerde koruyarak, kurtuluş hareketini çoğu zaman yalnızca kendi sınıfları üzerindeki sömürgeci baskıyı ortadan kaldırmanın ve böylece halk üzerindeki tam siyasal ve kültürel egemenliklerini yeniden kurmanın geçerli bir aracı olarak görürler. Bunu da kitlelerin fedakârlıklarını kullanarak yapmaya çalışırlar.
Sömürgeci emperyalist egemenliğe karşı mücadelenin genel çerçevesinde ve sözünü ettiğimiz somut durumda, ezenin en sadık müttefikleri arasında bazı yüksek memurlar, serbest meslek sahibi aydınlar, asimile olmuş kişiler ve kırsal alanlardaki egemen sınıf temsilcilerinin önemli bir bölümü yer alır.
Bu olgu, kurtuluş hareketiyle karşı karşıya kalındığında siyasal tercih sorununda kültürün ve kültürel önyargıların olumlu ya da olumsuz etkisinin boyutunu gösterir. Aynı zamanda bu etkinin sınırlarını ve farklı toplumsal grupların davranışında sınıf faktörünün üstünlüğünü de ortaya koyar.
Tam bir kültürel yabancılaşmayla karakterize edilen yüksek memur ya da asimile olmuş aydın, siyasal tercihi bakımından, kayda değer bir yabancı kültür etkisi yaşamamış olan geleneksel ya da dinî liderle aynı noktada buluşur.
Çünkü bu iki insan kategorisi de kültürel nitelikteki bütün ilkelerin ya da taleplerin üzerinde — ve halkın özlemlerine karşı — kendi ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarını, kendi sınıf çıkarlarını koyar.
Bu, kurtuluş hareketinin göz ardı etmeyi göze alamayacağı bir hakikattir. Aksi halde mücadelenin ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel hedeflerine ihanet etme riski doğar. Ayrıcalıklı sınıfların mücadeleye sunabileceği olumlu katkıları küçümsemeksizin, kurtuluş hareketi, siyasal düzlemde olduğu gibi kültürel düzlemde de eylemini halk kültürüne dayandırmalıdır. Ülkedeki kültür düzeyleri ne kadar çeşitli olursa olsun, bu temel değişmez.
Sömürgeci egemenliğe karşı kültürel mücadele — ki bu, kurtuluş hareketinin ilk aşamasıdır — ancak kırsal ve kentsel emekçi kitlelerin kültürü temelinde etkili biçimde planlanabilir. Buna, yeniden Afrikalılaşmış ya da kültürel dönüşüme hazır olan milliyetçi, yani devrimci “küçük burjuvazi” de dahildir.
Bu temel kültürel manzara ne kadar karmaşık olursa olsun, kurtuluş hareketi onun içinde asli olan ile ikincil olanı, olumlu olan ile olumsuz olanı, ilerici olan ile gerici olanı ayırt edebilmelidir. Ancak bu ayrımlar yapıldığında, giderek bir ulusal kültürü tanımlayacak ana çizgi belirlenebilir.
Kültürün kurtuluş hareketi çerçevesinde kendisine düşen önemli rolü oynayabilmesi için hareket, her açık biçimde tanımlanmış toplumsal grubun ve her kategorinin olumlu kültürel değerlerini koruyabilmelidir. Bununla da yetinmeyip, bu değerlerin mücadele hizmetinde birleşmesini sağlamalı ve onlara yeni bir boyut kazandırmalıdır: ulusal boyut.
Böyle bir zorunluluk karşısında kurtuluş mücadelesi, her şeyden önce halkın kültürel değerlerinin korunması ve yaşatılması için verilen bir mücadeledir. Aynı zamanda bu değerlerin ulusal bir çerçeve içinde uyumlaştırılması ve geliştirilmesi için verilen bir mücadeledir.
Kurtuluş hareketinin ve temsil edip yönlendirdiği halkın siyasal ve ahlaki birliği, kurtuluş mücadelesi bakımından kilit öneme sahip toplumsal grupların kültürel birliğinin sağlanmasını gerektirir. Bu birlik, bir yandan çevresel gerçeklikle ve halkın temel sorunları ve özlemleriyle tam bir özdeşleşme yoluyla; diğer yandan ise mücadeleye katılan çeşitli toplumsal grupların giderek gelişen kültürel özdeşleşmesi yoluyla kurulur.
Kurtuluş mücadelesi ilerledikçe farklı çıkarları uyumlu hale getirmeli, çelişkileri çözmeli ve özgürlük ile ilerleme arayışı içinde ortak hedefler belirlemelidir. Bu hedeflerin halkın geniş kesimleri tarafından içselleştirilmesi ve bunun zorluklar ve fedakârlıklar karşısında gösterilen kararlılıkta ifadesini bulması, büyük bir siyasal ve ahlaki zaferdir. Aynı zamanda kurtuluş hareketinin sonraki gelişimi ve başarısı açısından belirleyici öneme sahip kültürel bir kazanımdır.
Egemenlik altındaki halkın kültürü ile ezenin kültürü arasındaki farklar ne kadar büyükse, böyle bir zaferin gerçekleşmesi de o kadar mümkün hale gelir. Tarih, kültürü fatihin kültürüne benzeyen ya da ona yakın olan bir halkı egemenlik altına almanın ve egemenlik altında tutmayı sürdürmenin çok daha az zor olduğunu kanıtlamaktadır.
Napolyon’un başarısızlığının, fetih savaşlarının ekonomik ve siyasal nedenleri ne olursa olsun, bu ilkeyi bilmemesinden ya da hırsını kültürü Fransa’nın kültürüne az çok benzeyen halklar üzerindeki egemenlikle sınırlayamamasından kaynaklandığı ileri sürülebilir. Aynı şey eski, modern ya da çağdaş başka imparatorluklar için de söylenebilir.
Sömürgeci güçlerin Afrika’da işlediği en ciddi hatalardan biri — belki de en ciddisi — Afrika halklarının kültürel gücünü görmezden gelmeleri ya da küçümsemeleri olmuştur. Bu tutum, Portekiz sömürgeci egemenliği örneğinde özellikle açık biçimde görülür. Portekiz sömürgeciliği, Afrikalıların kültürel değerlerinin ve toplumsal konumunun varlığını mutlak biçimde inkâr etmekle yetinmemiş; Afrikalıların her türlü siyasal faaliyetini yasaklamakta da ısrar etmiştir.
Portekiz halkı, Portekiz sömürgeciliğinin Afrika halklarından gasp ettiği zenginlikten doğrudan yararlanmamış olsa da, büyük çoğunluğu ülkenin egemen sınıflarının emperyal zihniyetini benimsemiştir. Bugün Portekiz halkı, bizim kültürel gerçekliğimizi küçümseme hatasının bedelini üç sömürge savaşında çok ağır biçimde ödemektedir.
Portekiz sömürgelerindeki halkların siyasal ve silahlı direnişi, Afrika’nın başka ülkelerinde ve bölgelerinde olduğu gibi, emperyalist fatihin teknik üstünlüğü tarafından ezildi. Bu süreçte bazı yerli egemen sınıfların işbirliği ya da ihaneti de belirleyici oldu. Halkın tarihine ve kültürüne sadık kalan seçkinler yok edildi. Bütün nüfuslar katliamdan geçirildi. Sömürge krallığı, kendisini karakterize eden bütün suçları ve sömürüyü beraberinde getirerek kuruldu.
Fakat Afrika halklarının kültürel direnişi yok edilemedi.
Bastırılan, kovuşturulan, sömürgecilerle ittifak halindeki bazı toplumsal gruplar tarafından ihanete uğratılan Afrika kültürü, bütün fırtınalardan sağ çıktı. Köylere, ormanlara ve sömürgeciliğin kurbanı olan kuşakların ruhuna sığındı.
Türün varlığını ve gelişimini güvence altına almak için filizlenmeye uygun koşulları uzun süre bekleyen bir tohum gibi, Afrika halklarının kültürü de bugün kıta boyunca ulusal kurtuluş mücadeleleri içinde yeniden çiçek açmaktadır.
Bu mücadelelerin biçimleri, başarıları ya da başarısızlıkları ve gelişim süreçlerinin uzunluğu ne olursa olsun, onlar kıta tarihinde yeni bir çağın başlangıcını işaret etmektedir. Hem biçimleri hem de içerikleri bakımından, Afrika halklarının yaşamındaki en önemli kültürel unsur haline gelmişlerdir.
Afrika halklarının özgürlük mücadelesi, kültürel canlılığın hem ürünü hem de kanıtıdır. Aynı zamanda, ilerlemenin hizmetinde kültürün gelişimi için yeni ufuklar açmaktadır.
Afrika halklarının kültürel olgunluğunu kanıtlamak için artık argüman aramanın gerekli olduğu dönem geride kalmıştır. Gobineau ya da Lévy-Bruhl gibi isimlerin ırkçı “teorileri”nin akıl dışılığı, ırkçılardan başka kimseyi ne ilgilendirmekte ne de ikna etmektedir.
Sömürgeci egemenliğe rağmen — hatta belki de bu egemenlik nedeniyle — Afrika kendi kültürel değerlerine saygı duyulmasını sağlamayı başarmıştır. Hatta kültürel değerler bakımından dünyanın en zengin kıtalarından biri olduğunu göstermiştir.
Kartaca’dan Giza’ya, Zimbabve’den Meroe’ye, Benin’den Ife’ye, Sahra’dan Timbuktu’ya, Kilwa’ya kadar; kıtanın doğal koşullarındaki uçsuz bucaksız çeşitlilik içinde Afrika halklarının kültürü inkâr edilemez bir gerçekliktir. Bu gerçeklik sanat eserlerinde olduğu kadar sözlü ve yazılı geleneklerde; kozmolojik tasavvurlarda olduğu kadar müzik ve dansta; dinlerde ve inançlarda olduğu kadar, Afrikalı insanın yarattığı ekonomik, siyasal ve toplumsal yapıların dinamik dengesinde de kendini gösterir.
Afrika kültürünün evrensel değeri bugün artık tartışma götürmez bir olgudur. Bununla birlikte, şairin dediği gibi “dünyanın temellerine taşları yerleştiren” Afrikalı insanın, kültürünü çoğu zaman — hatta neredeyse sürekli olarak — elverişsiz koşullar altında geliştirdiği unutulmamalıdır.
Çöllerden ekvator ormanlarına, kıyı bataklıklarından sık sık taşkınlara maruz kalan büyük nehirlerin kıyılarına kadar; bitkileri, hayvanları ve insanları yok eden salgınlar da dâhil olmak üzere her türlü zorluğa rağmen Afrika halkları kültürlerini yaratmış ve geliştirmiştir.
Basil Davidson ve Afrika tarihi ile kültürü üzerine çalışan başka araştırmacılarla birlikte şunu söyleyebiliriz: Çevrenin elverişsiz niteliğine rağmen Afrikalı dehanın ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda ortaya koyduğu başarılar destansıdır; insanın büyüklüğüne dair tarihteki en önemli örneklerle kıyaslanabilir niteliktedir.
Elbette bu gerçeklik, Afrika halklarının kurtuluşu ve ilerlemesi için mücadele edenler bakımından bir gurur nedeni ve güçlü bir teşviktir. Fakat hiçbir kültürün kusursuz, tamamlanmış ve bitmiş bir bütün olmadığını gözden kaçırmamak gerekir.
Kültür, tıpkı tarih gibi, genişleyen ve gelişen bir olgudur.
Daha da önemlisi, kültürün temel özelliğinin, içinde doğduğu çevrenin toplumsal ve ekonomik gerçekliğiyle; üretici güçlerin düzeyiyle ve onu yaratan toplumun üretim tarzıyla kurduğu son derece bağımlı ve karşılıklı ilişkiler olduğunu hesaba katmak gerekir.
Tarihin ürünü olan kültür, her anda toplumun maddi ve manevi gerçekliğini yansıtır. Birey olarak insanın ve toplumsal varlık olarak insanın, doğayla ve ortak yaşamın zorunluluklarıyla karşı karşıya geldiği çatışmalar içindeki gerçekliğini ifade eder.
Buradan şunu görürüz: Her kültür asli ve ikincil unsurlardan, güçlü ve zayıf yanlardan, erdemlerden ve eksikliklerden, olumlu ve olumsuz yönlerden, ilerleme etkenlerinden ve durgunluk ya da gerileme etkenlerinden oluşur.
Yine buradan şunu da görürüz: Kültür, toplumun yarattığı bir şeydir. Toplumun kendi tarihinin her aşamasını karakterize eden çatışmaları çözmek için ürettiği dengelerin ve çözümlerin sentezidir. Bu nedenle kültür, insanların iradesinden, deri renginden ya da gözlerinin biçiminden bağımsız bir toplumsal gerçekliktir.
Kültürel gerçekliğin derinlemesine analizi, kıtasal ya da ırksal kültürlerin var olduğunu ileri sürmeye izin vermez. Çünkü tıpkı tarih gibi, kültürün gelişimi de ister bir kıta, ister bir “ırk”, isterse tek bir toplum düzeyinde ele alınsın, eşitsiz biçimde ilerler. Gelişen her olguda olduğu gibi kültürün koordinatları da mekâna ve zamana göre değişir; bu koordinatlar ister maddi, yani fiziksel olsun, ister insani, yani biyolojik olsun.
Afrika halklarının kültürlerinde, deri renklerinden bağımsız olarak, ortak ve özgül özelliklerin varlığını kabul etmek; kıtada tek ve yalnızca tek bir kültür bulunduğu anlamına gelmez. Ekonomik ve siyasal bakımdan birden fazla Afrika’dan söz edebildiğimiz gibi, kültürel bakımdan da birçok Afrika kültürü vardır.
Hiç kuşkusuz, ırkçı duygulara ve Afrikalıların yabancı sömürüsünü sürdürme amacına dayanan Afrika halklarının kültürel değerlerini küçümseme tutumu, Afrika’ya büyük zarar vermiştir. Ancak ilerleme yönündeki yaşamsal ihtiyaç karşısında, aşağıdaki tutum ve davranışlar da Afrika’ya bundan daha az zarar vermeyecektir: ayrım gözetmeksizin övgüler düzmek; kusurları mahkûm etmeksizin erdemleri sistematik biçimde yüceltmek; kültürel değerleri, bugün ya da potansiyel olarak geriletici unsurlar içerip içermediğini dikkate almaksızın körü körüne kabul etmek; nesnel ve maddi bir tarihsel gerçekliğin ifadesi olan şey ile zihnin ürünü ya da özel bir mizacın sonucu gibi görünen şeyi birbirine karıştırmak; iyi ya da kötü olsun sanatsal yaratımları sözde ırksal özelliklerle saçma biçimde ilişkilendirmek; ve nihayet kültürel olguya bilimsel olmayan ya da bilim dışı bir eleştirel değerlendirmeyle yaklaşmak.
Bu nedenle önemli olan, Afrika kültürel değerlerinin özgül ya da özgül olmayan özellikleri üzerine az çok boş tartışmalarla zaman kaybetmek değildir. Önemli olan, bu değerleri insanlığın küçük bir parçasının, insanlığın ortak mirasına kazandırdığı katkılar olarak görmektir. Bu katkılar, insanlığın gelişiminin bir ya da birkaç aşamasında elde edilmiştir.
Asıl önemli olan, Afrika tarihinin bu yeni aşamasıyla karşı karşıya kalındığında, Afrika kültürlerini kurtuluş hareketi ve ilerlemenin zorunlulukları bakımından eleştirel biçimde çözümlemektir. Afrika kültürlerinin evrensel uygarlık çerçevesindeki değerinin bilincinde olmak önemlidir. Fakat bu değeri başka kültürlerin değeriyle karşılaştırırken amaç üstünlük ya da aşağılık kararı vermek olmamalıdır. Amaç, ilerleme mücadelesinin genel çerçevesi içinde Afrika kültürünün ne tür katkılar sunduğunu ve sunabileceğini, ayrıca başka yerlerden hangi katkıları alabileceğini ya da alması gerektiğini belirlemek olmalıdır.
Daha önce de söylediğimiz gibi, kurtuluş hareketi kendi eylemini halkın kültürüne dair derin bir bilgi üzerine kurmalıdır. Bu kültürün unsurlarını ve her toplumsal grup içinde ulaştığı farklı düzeyleri gerçek değerleriyle değerlendirebilmelidir.
Hareket aynı zamanda halkın bütün kültürel değerleri içinde asli olan ile ikincil olanı, olumlu olan ile olumsuz olanı, ilerici olan ile gerici olanı, güçlü yanlar ile zayıf yanları ayırt edebilmelidir.
Bütün bunlar mücadelenin gerekleri bakımından zorunludur. Çünkü ancak bu şekilde, ikincil olanı unutmadan asli olana yoğunlaşmak; olumlu ve ilerici unsurların gelişimini teşvik etmek; olumsuz ve gerici unsurlarla esnek ama kararlı biçimde mücadele etmek; güçlü yanlardan etkili biçimde yararlanmak ve zayıflıkları ortadan kaldırmak ya da onları güçlü yanlara dönüştürmek mümkün olur.
Kurtuluş hareketinin temel hedefinin yalnızca siyasal bağımsızlığın kazanılmasının ötesine geçtiği; asıl olarak üretici güçlerin tam anlamıyla özgürleştirilmesi ve halkın ekonomik, toplumsal ve kültürel ilerlemesinin inşa edilmesi olduğu ne kadar iyi kavranırsa, kurtuluş mücadelesi çerçevesinde kültürel değerlerin seçici bir çözümlemeye tabi tutulması gereği de o kadar açık hale gelir.
Çünkü kültürün olumsuz değerleri, genellikle mücadelenin gelişimi ve bu ilerlemenin inşası önünde bir engel oluşturur. Kültürel değerlerin bu türden bir çözümlemeye tabi tutulması ihtiyacı, kurtuluş hareketinin sömürgeci şiddetle yüzleşmek için halkı güçlü ve disiplinli bir siyasal örgütün önderliğinde seferber etmek ve örgütlemek zorunda kaldığı koşullarda daha da yakıcı hale gelir. Çünkü bu koşullarda halk, özgürlük davası uğruna şiddete, yani ulusal kurtuluş için silahlı mücadeleye başvurmak zorundadır.
Bu perspektiften bakıldığında, kurtuluş hareketi yukarıda söz edilen çözümlemenin ötesine geçebilmelidir. Siyasal eylemi geliştikçe, mücadeleye katılabilecek farklı toplumsal grupların kültür düzeylerini yavaş yavaş ama kararlı biçimde birleştirebilmelidir. Hareket, bu farklı kültürel düzeyleri silahlı mücadelenin gelişimini destekleyen ve koşullandıran ulusal bir kültürel güce dönüştürmek zorundadır.
Şunu da belirtmek gerekir ki kültürel gerçekliğin çözümlemesi, halkın mücadelenin gerekleri karşısındaki güçlü ve zayıf yanlarını daha baştan görme imkânı sağlar. Bu nedenle, hem siyasal hem de askerî düzlemde izlenecek strateji ve taktikler bakımından değerli bir katkı sunar.
Ancak kültürel sorunların bütün karmaşıklığı, yalnızca siyasal ve ahlaki birlik bakımından yeterli bir temelden hareketle başlatılan mücadelenin içinde tüm boyutlarıyla ortaya çıkar. Bu durum çoğu zaman, strateji ve taktiklerin yalnızca mücadelenin açığa çıkarabileceği gerçekliklere göre art arda uyarlanmasını gerektirir.
Mücadele deneyimi şunu göstermektedir: Başka halkların kendi kurtuluş mücadeleleri sırasında geliştirdikleri eylem planlarını, yerel gerçekliği — özellikle de kültürel gerçekliği — dikkate almadan uygulamaya kalkmak ve onların karşılaştıkları sorunlara buldukları çözümleri olduğu gibi aktarmak ütopyacı ve saçma bir tutumdur.
Şunu söylemek mümkündür: Mücadelenin başlangıcında, ön hazırlık ne kadar kapsamlı yapılmış olursa olsun, hem kurtuluş hareketinin önderliği hem de militanlar ve halk kitleleri, kültürel değerlerin mücadelenin gelişimi üzerindeki güçlü etkisinin tam olarak bilincinde değildir. Kültürün yarattığı imkânları, koyduğu sınırları ve her şeyden önemlisi halk için nasıl ve ne ölçüde tükenmez bir cesaret, maddi ve moral destek, fiziksel ve ruhsal enerji kaynağı olduğunu mücadele içinde öğrenirler. Bu enerji, halkın fedakârlıkları kabul etmesini, hatta “mucizeler” gerçekleştirmesini mümkün kılar.
Fakat aynı zamanda kültür, bazı açılardan engellerin ve güçlüklerin de kaynağıdır. Gerçekliğe ilişkin yanlış kavrayışların, görevin yerine getirilmesinde sapmaların ve siyasal, teknik ve bilimsel gerekleri olan bir savaş karşısında mücadelenin temposunu ve etkinliğini sınırlayan tutumların kaynağı olabilir.
Sömürgeci zalime karşı başlatılan silahlı kurtuluş mücadelesi, bu nedenle acı verici fakat etkili bir araç olarak ortaya çıkar. Hem kurtuluş hareketinin önder kadrolarının hem de mücadeleye katılan çeşitli toplumsal grupların kültürel düzeyini geliştiren bir araçtır.
Genellikle “küçük burjuvazi”den — aydınlar, memurlar — ya da kentli emekçi sınıflardan — işçiler, şoförler, genel olarak ücretliler — gelen kurtuluş hareketi önderleri, kırsal nüfusun kalbinde çeşitli köylü gruplarıyla günbegün yaşamak zorunda kaldıklarında halkı daha iyi tanımaya başlarlar.
Tabanda, halkın kültürel değerlerinin — felsefi, siyasal, sanatsal, toplumsal ve ahlaki değerlerinin — zenginliğini keşfederler. Ülkenin ekonomik gerçekliklerini, halk kitlelerinin sorunlarını, acılarını ve umutlarını daha açık biçimde kavrarlar.
Önderler, dün daha yeni unutulmuş, hatta küçümsenmiş; sömürgeci ve hatta bazı yerli unsurlar tarafından yetersiz görülmüş halk kesimlerinde, belli bir şaşkınlıkla, ruhsal zenginliği, akla dayalı tartışma yürütme ve fikirleri açık biçimde ifade etme kapasitesini, kavramları anlama ve özümseme yeteneğini görürler.
Böylece önderler kendi kültürlerini de zenginleştirirler. Kişisel olarak gelişir, komplekslerinden kurtulur ve halka hizmet eden hareketin hizmetinde bulunma kapasitelerini güçlendirirler.
Öte yandan emekçi kitleler ve özellikle çoğu zaman okuma yazma bilmeyen, köyünün ya da bölgesinin sınırlarının dışına hiç çıkmamış köylüler, başka gruplarla temas içinde, diğer etnik ve toplumsal gruplarla ilişkilerinde kendilerini sınırlayan komplekslerden kurtulurlar.
Mücadeledeki belirleyici rollerinin farkına varırlar. Köy evreninin bağlarını kırarak giderek ülkeye ve dünyaya katılırlar. Mücadelenin çerçevesi içinde hem bugünkü hem de gelecekteki faaliyetleri bakımından yararlı olacak sayısız yeni bilgi edinirler. Mücadelenin ortaya koyduğu ulusal ve toplumsal devrim ilkelerini özümseyerek siyasal bilinçlerini güçlendirirler.
Böylece kurtuluş hareketinin temel gücünü oluşturma yönündeki belirleyici rollerini yerine getirmeye daha hazır hale gelirler.
Bildiğimiz gibi silahlı kurtuluş mücadelesi, nüfusun önemli çoğunluğunun seferber edilmesini ve örgütlenmesini gerektirir. Çeşitli toplumsal sınıfların siyasal ve ahlaki birliğini, modern silahların ve diğer savaş araçlarının etkili kullanımını, kabileci zihniyet kalıntılarının giderek tasfiye edilmesini ve mücadelenin gelişimini engelleyen toplumsal ve dinsel kurallar ile tabuların reddedilmesini gerektirir. Bunlara yaşlılar egemenliği, nepotizm, kadınların toplumsal bakımdan aşağı konumda görülmesi, mücadelenin akılcı ve ulusal karakteriyle bağdaşmayan ayin ve pratikler dahildir.
Mücadele, halkların yaşamında başka derin değişiklikler de yaratır.
Bu nedenle silahlı kurtuluş mücadelesi, kültürel ilerleme yolunda gerçek bir zorunlu yürüyüş anlamına gelir.
Silahlı kurtuluş mücadelesinin doğasında bulunan şu özellikleri düşünelim: demokrasi pratiği, eleştiri ve özeleştiri, halkların kendi yaşamlarının yönetiminde giderek daha fazla sorumluluk üstlenmesi, okuma yazma çalışmaları, okulların ve sağlık hizmetlerinin kurulması, köylü ve işçi kökenli kadroların yetiştirilmesi ve daha birçok kazanım.
Bu özellikleri dikkate aldığımızda, silahlı kurtuluş mücadelesinin yalnızca kültürün bir ürünü olmadığını, aynı zamanda kültürü belirleyen bir etken olduğunu görürüz.
Hiç kuşkusuz bu, savaşın gerektirdiği çaba ve fedakârlıklar karşısında halk için en büyük karşılıktır.
Bu perspektiften bakıldığında, kurtuluş hareketinin kültürel direnişin hedeflerini mücadelenin ayrılmaz ve belirleyici bir parçası olarak açık biçimde tanımlaması gerekir.
Buraya kadar söylenenlerden şu sonuç çıkarılabilir: Ulusal bağımsızlığın kazanılması çerçevesinde ve halkın ekonomik ve toplumsal ilerlemesini geliştirme perspektifi içinde, bu hedefler en azından şunlar olmalıdır:
Halkçı bir kültürün ve bütün olumlu yerli kültürel değerlerin geliştirilmesi;
mücadelenin kendi tarihi ve kazanımları temelinde ulusal bir kültürün geliştirilmesi;
halkın — bütün toplumsal grupların — siyasal ve ahlaki bilincinin, yurtseverliğin, fedakârlık ruhunun, bağımsızlık, adalet ve ilerleme davasına bağlılığın sürekli olarak yükseltilmesi;
ilerlemenin gerekleriyle uyumlu teknik, teknolojik ve bilimsel bir kültürün geliştirilmesi;
sanat, bilim, edebiyat vb. alanlarda insanlığın kazanımlarının eleştirel biçimde özümsenmesi temelinde, çağdaş dünyaya ve onun gelişim perspektiflerine tam olarak katılmayı sağlayacak evrensel bir kültürün geliştirilmesi;
hümanizm, dayanışma, saygı ve insanlara karşı çıkarsız bağlılık duygularının sürekli ve genel biçimde geliştirilmesi.
Bu hedeflere ulaşmak gerçekten mümkündür. Çünkü Afrika halklarının somut yaşam koşullarında, emperyalist meydan okumayla karşı karşıya bulunan silahlı kurtuluş mücadelesi, tarihe ekilen bir tohumdur; kültürümüzün ve Afrikalılığımızın en büyük ifadesidir.
Zafer anında bu mücadelenin, kendisini özgürleştiren halkın kültüründe ileriye doğru büyük bir sıçramaya dönüşmesi gerekir.
Eğer bu gerçekleşmezse, mücadele boyunca kabul edilen bütün çabalar ve fedakârlıklar boşa gitmiş olacaktır. Mücadele kendi hedeflerine ulaşamamış olacak ve halk, tarihin genel akışı içinde ilerleme için yakaladığı bir fırsatı kaçırmış olacaktır.
Kapanış Konuşması
Hanımefendiler, beyefendiler,
Dr. Eduardo Mondlane’in anısını bu törenle yaşatırken, bir siyasetçiye, bir özgürlük savaşçısına ve özellikle de bir kültür insanına saygımızı sunuyoruz.
Bu kültür, yalnızca onun kişisel yaşamı boyunca ya da üniversite salonlarında edindiği bir kültür değildi. Esas olarak kendi halkının içinde, halkının kurtuluş mücadelesi sırasında edindiği bir kültürdü.
Şunu söylemek mümkündür: Eduardo Mondlane, halkının kültürüyle ve onun en derin özlemleriyle özdeşleşmeyi başardığı için barbarca katledildi. Afrika’ya ve Mozambik’e ait kişiliğini yabancılaştırmaya dönük bütün girişimlere ve bütün ayartmalara rağmen bunu başardığı için öldürüldü.
Kurtuluş mücadelesi içinde kendisi için yeni bir kültür yarattığı için bir savaşçı olarak düştü.
Eduardo Mondlane’e, Mozambik halkına ve Afrika’ya karşı işlenen bu iğrenç suç nedeniyle Portekiz sömürgecilerini ve onların müttefikleri olan emperyalizm ajanlarını suçlamak elbette kolaydır. Onu korkakça katledenler onlardır.
Fakat bütün kültür insanları, özgürlük için mücadele eden herkes, barış ve ilerleme için yanan bütün ruhlar, sömürgeciliğin ve ırkçılığın bütün düşmanları, bu trajik ölümde kendi sorumluluk paylarını üstlenme cesaretini de göstermelidir.
Çünkü Portekiz sömürgeciliği ve emperyalizmin ajanları, Dr. Eduardo Mondlane gibi bir insanı hâlâ cezasız biçimde ortadan kaldırabiliyorsa, bunun nedeni insanlığın kalbinde çürümüş bir şeyin hâlâ var olmasıdır:
Emperyalist egemenlik.
Bunun nedeni, iyi niyetli insanların ve halkların kültürünü savunanların bu gezegendeki görevlerini henüz yerine getirmemiş olmalarıdır.
Bize göre, ezilen halkların kurtuluş hareketleri karşısında, bu kültür tapınağında bizi dinleyenlerin sorumluluğunun ölçüsü budur.

