Editörün Notu | Barış Süreçleri ve Çatışma Çözümü Dosyası
Türkiye’de Kürt meselesi ve Türkiye–PKK çatışmasının geleceğine ilişkin yeni bir siyasal dönem tartışılırken, Direnç Dergi olarak barış ve çatışma çözümü deneyimlerini farklı ülke örnekleri üzerinden ele alan bir dosya serisine başlıyoruz.
Bu dosyada Kuzey İrlanda’dan Kolombiya’ya, farklı tarihsel örneklerde müzakere süreçlerini; silahlı çatışmanın sona ermesi ile toplumsal barış arasındaki ilişkiyi, sınıfsal eşitsizlikleri, siyasal katılımı, demokratikleşmeyi, devletin dönüşümünü ve barış süreçlerinin ekonomi politiğini tartışan çalışmalara yer vereceğiz.
Çıkış noktamız açıktır: Barış, yalnızca silahların susmasına indirgenemeyeceği gibi siyasal eleştirinin, sınıf mücadelesinin ve demokratik taleplerin askıya alınmasını gerektiren bir mutabakat rejimi olarak da ele alınamaz. Çatışmanın sonlandırılması ile çatışmayı üreten siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Tam da bu nedenle farklı barış deneyimlerinin başarılarını, sınırlarını ve çelişkilerini eleştirel biçimde incelemeyi gerekli görüyoruz.
Dosya kapsamında yayımladığımız çeviriler, Türkiye’de devam eden tartışmaya hazır reçeteler sunmak amacıyla seçilmemektedir. Her ülkenin tarihsel ve toplumsal özgüllükleri bulunduğu gibi, yayımlanan metinlerde ileri sürülen bütün değerlendirmeler de Direnç Dergi yayın kurulunun görüşlerini zorunlu olarak yansıtmaz. Bu metinleri, farklı deneyimleri sosyalist bir perspektifle tartışmaya açacak düşünsel malzemeler olarak okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Dosyanın ilk metninde Colin Coulter, Kuzey İrlanda barış sürecini alışılmış etno-ulusal çerçevenin dışına çıkararak neoliberalizm, sınıf siyaseti ve “barış getirisi” üzerinden inceliyor. Coulter’ın temel sorusu, dosyamız açısından da önemli bir tartışmanın kapısını aralıyor: Bir çatışma sona ererken, toplumun emekçi ve yoksul kesimleri açısından gerçekte ne değişiyor?
Son dönemde çatışma çözümü stratejileri üzerine yürütülen uluslararası tartışmalarda en yaygın yaklaşımlardan biri, ilerlemenin anahtarının siyasal liberalizmden ziyade ekonomik liberalizm olduğunu ileri sürmektedir. Serbest piyasanın sorunları yatıştırıcı gücüne duyulan bu inanç, elbette onlarca yıldır küresel siyasal iktidarın kurumlarının öngördüğü ve dayattığı politikalara hâkim olmuştur. Gartzke’nin, “barışa yol açan demokrasi değil, kapitalizmdir” şeklindeki iddiası bu yaklaşımı özlü biçimde ifade etmektedir.¹
Neoliberal ekonomi politikalarının benimsenmesinin gerçek bir siyasal istikrarın önünü açacağı varsayımı, Kuzey İrlanda’daki “barış süreci”ne ilişkin ana akım söylemin de temel temalarından biri olmuştur. Ne var ki bu yorum, 1994’teki paramiliter ateşkeslerden bu yana geçen yirmi yıl boyunca bölgeyi belirleyen inatçı siyasal ve ekonomik gerçekliklerle sürekli olarak çelişmektedir. Nitekim Kuzey İrlanda barış sürecinin başarılı olduğu söylenebilecekse, bu başarı yerel ekonomideki gelişmeler sayesinde değil, onlara rağmen gerçekleşmiştir.
Küresel kapitalist genişlemenin uzun yılları boyunca dahi hiçbir zaman gerçek anlamda ortaya çıkmayan “barış getirisi”, ekonomik büyümenin yerini kriz ve daralmaya bıraktığı günümüzde artık çok daha uzak bir ihtimaldir. Bununla birlikte dünya çapındaki ekonomik krizin başlaması, Kuzey İrlanda’nın hem içinde hem de dışında iktidar kullanan çevreler nezdinde neoliberal politikaların cazibesini yalnızca daha da artırmıştır.
İlk ateşkeslerden yirmi yıl sonra, hemen her siyasal eğilimden politikacı, toplumsal sonuçları zaman içerisinde Kuzey İrlanda’daki siyasal uzlaşmanın niteliği ve istikrarı hakkında son derece temel soruların sorulmasına yol açabilecek bir serbest piyasa ekonomisi modelini ilerletmekte kararlıdır.
Umut Komplosu
Kuzey İrlanda’daki başlıca paramiliter örgütlerin 1994 yazının sonlarında ve sonbaharında ilan ettikleri ateşkeslerin, küresel kapitalizmin gelişiminin oldukça özgül bir uğrağında gerçekleştiğini hatırlamak gerekir.² Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nden, o zamana kadar büyük ölçüde kullanılmamış pazarlara yönelen bir sermaye dalgası ortaya çıktı ve son derece hızlı bir ekonomik büyüme dönemi başladı.
Washington’daki görmüş geçirmiş iktisatçılar ile Silikon Vadisi’nin tekno-ütopyacı gençleri, dünyanın dört bir yanına eşi görülmemiş ve sonsuz bir refah getirecek “yeni ekonomi”nin doğuşunu müjdelerken ortak bir zeminde buluştular.³ Ve elbette neredeyse yirmi yıl boyunca gerçekten de haklı olabilecekleri izlenimi oluştu.
1990’larda küresel ekonomi üzerine yürütülen tartışmaların büyük bölümüne hâkim olan bu derin iyimserlik duygusu, henüz oluşum aşamasındaki Kuzey İrlanda barış sürecinin çerçevelenme biçimine de neredeyse kaçınılmaz olarak yansıdı. En azından resmî çevrelerde, paramiliter ateşkeslerin kalıcı olması hâlinde bir siyasal istikrar döneminin zeminini hazırlayacağı; bu istikrarın da Kuzey İrlanda’nın yabancı yatırım çekmesini sağlayacağı ve böylelikle bölgenin nihayet sürekli bir ekonomik büyüme dönemine gireceği düşüncesi adeta tartışılmaz bir kabul hâline geldi.
Ana akım söylemde barış ile refah arasında kurulan bu yakın ilişki oldukça erken bir tarihte şekillendi. Cumhuriyetçi örgütlerin ardından sadıkçıların da askerî operasyonlarını sonlandırdıklarını ilan etmelerinden bir hafta sonra, dönemin Birleşik Krallık Başbakanı’nın yaptığı önemli bir konuşmada bu düşünce belirgin biçimde öne çıktı.
21 Ekim 1994’te John Major, Belfast’ta Institute of Directors tarafından düzenlenen bir toplantıda yakın dönemde yaşanan gelişmelerin önemini değerlendirdi.⁴ Muhafazakâr lider, ateşkeslerin başlamasının siyasal ilerleme ile ekonomik gelişmenin birbirini karşılıklı olarak güçlendireceği erdemli bir döngünün koşullarını yarattığını ileri sürüyordu:
“Barışın kendisi Kuzey İrlanda ekonomisine muazzam bir ivme kazandıracaktır. Aynı şekilde daha fazla refah, daha fazla iş ve aileler için daha fazla güvenlik ihtimali de barışın sürdürülmesi için en güçlü teşvik olmalıdır.”
Britanya Başbakanı’nın siyasal uzlaşmanın ekonomik potansiyeline duyduğu bu inanç, halefi tarafından da paylaşılacak; ancak çok daha belirgin biçimde evangelik, neredeyse vaazcı bir tonla dile getirilecekti. Mayıs 1998’de Tony Blair, Kuzey İrlanda’daki “barış süreci”nin temel mimari unsurlarından birinin kaderini belirleyecek olan yaklaşan referandumda kararsız seçmenleri desteğe ikna etmek amacıyla Belfast’a geldi. Yıllık Royal Agricultural Show’da konuşan İşçi Partili Başbakan, Belfast Anlaşması lehine hararetli bir çağrı yaptı ve yerel partilerin çoğu arasında varılan anlaşmaya “evet” oyu vermenin gerçekte “umuda, barışa, istikrara ve refaha evet” demek anlamına geleceğini ileri sürdü.⁵
Blair’e göre yeni siyasal düzenlemeye güçlü bir destek verilmesi, Kuzey İrlanda’nın çokuluslu sermayenin ilgisinden ve canlandırıcı gücünden yararlanacağı “barışçıl ve istikrarlı bir geleceğin” işareti olacaktı:
“Dışarıda, doğru fırsatı ve doğru koşulları bekleyen büyük bir ekonomik iyi niyet ve potansiyel dış yatırım kaynağı bulunduğundan hiç kuşkum yok. Gelin bu olasılığı gerçeğe dönüştürelim.”
Tony Blair’in Kuzey İrlanda barış sürecine yaklaşımını belirleyen iyimser ve zaman zaman mesiyanik tonun bir benzeri, elbette “Üçüncü Yol”daki yol arkadaşı Bill Clinton’ın tutumunda da görülecekti. Kasım 1995’te, ilk paramiliter ateşkeslerden yalnızca bir yıl kadar sonra, ABD Başkanı görevdeyken Kuzey İrlanda’ya resmî ziyarette bulunan ilk Amerikan başkanı oldu.
East Belfast Enterprise Park’ta düzenlenen bir toplantıda konuşan Clinton, siyasal ilerlemenin doğurduğu ekonomik faydaların ilk işaretlerini gördüğünü ileri sürdü.⁶ Ardından karşısında bulunan “girişimcilerin”, “serbest girişim sistemini kurmaya çalışan diğer pek çok ülke için de bir model” oluşturacağı yönündeki umudunu dile getirdi.
ABD Başkanı, Kuzey İrlanda’ya gerçekleştirdiği sonraki iki ziyarette de bu ilk değerlendirmesinin giderek daha geniş bir ekonomik veri kümesi tarafından doğrulandığını özellikle vurguladı. Görevden ayrılmadan önce bölgeye yaptığı son ziyaret sırasında Clinton, Odyssey Arena’da devasa bir kalabalığa hitap etti. Belfast’ın merkezindeki büyük bölümün artık “Laganside” olarak adlandırılan “yeniden canlandırılma” sürecinin simgelerinden biri olan bu mekânı, bölgenin çok daha kapsamlı olduğu varsayılan ekonomik yeniden doğuşunun elverişli bir metaforu olarak kullandı.⁷
Bill Clinton’ın Kuzey İrlanda’ya yaptığı çeşitli ziyaretlerin tamamının, bölgeye en azından belirli ölçülerde fayda sağlayan uzun bir küresel ekonomik büyüme dönemine denk geldiğini belirtmek gerekir. Bu nedenle ABD Başkanı’nın dizginlenemez iyimserliği, en azından çoğu gözlemci açısından, dönemin hâkim koşullarıyla bütünüyle uyumsuz görünmüyordu.
Ancak Beyaz Saray’da yaşayan bir başka Demokrat Kuzey İrlanda’dan geçtiğinde küresel ekonomik ortam köklü biçimde değişmiş olacaktı. Haziran 2013’te Barack Obama, County Fermanagh’ın pastoral çevresinde düzenlenen G8 Zirvesi’ne giderken Belfast’a uğradı. Kent merkezindeki gösterişli Waterfront Hall’da, neredeyse bütünüyle gençlerden oluşan bir topluluğa hitap etti.
Bu ziyaret, birkaç kuşaktır görülmemiş ölçekte bir dünya ekonomik krizinin arka planında gerçekleşiyordu. Buna rağmen Obama, yeni kemer sıkma çağının her yere yayılan karamsarlığını dağıtmayı amaçlayan bir konuşma yaptı.⁸ ABD Başkanı, barış sürecinin “cesur bir yol” olduğunu ve “bütünüyle modern bir Kuzey İrlanda”nın yaratılmasını mümkün kılan “toplumsal ve ekonomik faydalar” ürettiğini ileri sürdü.
Bekleneceği üzere konuşma yazarları ödevlerini yapmıştı. Metne, her sözü dikkatle dinlediği açıkça belli olan dinleyicilerin kendi yaşam deneyimleriyle kolayca bağ kurabilecekleri yerel ayrıntılar serpiştirmişlerdi:
“…Belfast artık farklı bir kent. Bir zamanlar terk edilmiş fabrikalar yeniden inşa edildi. Eski sanayi alanları yeniden hayat buldu. İnsanlar dünyanın dört bir yanından MAC’te⁹ bir sergi görmek, Lyric’te bir oyun izlemek ya da burada, Waterfront Hall’da bir konsere katılmak için geliyor. Aileler ‘trad’ dinlemek için Cathedral Quarter’daki publara doluşuyor. Öğrenciler kafelerde oturup birbirlerine, ‘What’s the craic?’ diye soruyor.”
Konuşmayı süsleyen bu tali ayrıntılar kuşkusuz oldukça anlamlıdır; üstelik Obama ekibinin muhtemelen hiç amaçlamadığı bir biçimde. Metinde anılan çeşitli mekânlar ve pratikler, Kuzey İrlanda’nın başkentini artık moda olmuş, “eğlenmeye hazır” bir kent olarak sunmaya çalışan çok sayıdaki parlak reklam kampanyasından zaten aşinadır.¹⁰ Ne var ki “yeni Belfast”a ilişkin bu temsiller, olsa olsa ancak kısmen doğru olan bir anlatı kurmaktadır.
MAC ve Waterfront bazıları için tüketimin, kültürel etkinliklerin ve kişisel gelişimin değerli mekânları olabilir; ancak kentin daha düşük gelirli sakinlerinin önemli bir bölümü açısından bu mekânlar hem maddi imkânlarının hem de kültürel dünyalarının dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bu mekânlar yalnızca barış sürecinin sağladığı kazanımların değil, aynı zamanda sürecin kimi bakımlardan gerçek bir ilerleme yaratamamış olmasının da simgeleri olarak okunabilir.
Başlıca cumhuriyetçi ve sadıkçı paramiliter örgütler 1994 yılında silah bırakmaya karar verdiklerinde Kuzey İrlanda, yoksulluk ve eşitsizliğin derin izlerini taşıyan bir toplumdu. Aşağıdaki tartışmanın da göstereceği üzere aradan geçen yirmi yıl, ne yazık ki bu sefil gerçekliği değiştirmek için pek az şey yapmıştır.
Barışın Ekonomi Politiği
Kuzey İrlanda’daki barış sürecini güvence altına almaya ve ilerletmeye çalışan başlıca siyasal aktörler, gördüğümüz üzere, siyasal ilerlemenin eşi görülmemiş bir fırsat ve refah dönemini başlatacağı varsayımına büyük ölçüde yaslandılar. Bölgede bir ölçüde “barış getirisi”nin ortaya çıktığını gösteren bazı veriler bulunsa da bunun faydaları ne toplumun tamamına ulaşmış ne de eşit biçimde dağılmıştır.
Barış sürecine ilişkin resmî söylemde en sık tekrarlanan vaat şuydu: Paramiliter örgütler ateşkeslerini sürdürürse, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nden gelecek çokuluslu sermaye Kuzey İrlanda’ya akacak ve bölgeyi adeta kalıcı hâle gelmiş azgelişmişlik durumundan çıkaracaktı.
Ateşkeslerin hemen ardından küresel sermayenin aktörlerinin bu iddialı vaadi gerçekten yerine getirebileceği izlenimi doğdu. 1994 ile 2000 yılları arasında yalnızca Amerikan çokuluslu şirketleri Kuzey İrlanda’ya yaklaşık 1,5 milyar dolaryatırım yaptı; bu yatırımlar bölgede zaten başlamış olan işsizlik oranındaki düşüş eğilimini hızlandırdı.¹¹
Ancak doğrudan yabancı yatırımlardaki bu ilk dalga, yüzyılın başından sonra sürdürülemedi. Çokuluslu şirketleri Kuzey İrlanda’da yatırım yapmaya teşvik etmek amacıyla kurulan resmî kurum, 2002’deki kuruluşundan bu yana şaşırtıcı derecede kötü bir performans sergiledi. Araştırmacı gazeteci Niall McCracken’ın aktardığına göre, Invest NI yalnızca ilk beş yılında yaklaşık 1 milyar sterlin harcadı; buna rağmen destek verilen şirketlerde yaratılan istihdamın yanı sıra kaybedilen işler de hesaba katıldığında, net olarak yalnızca 328 kalıcı istihdam yaratılmış oldu.¹²
Anlaşılan o ki Tony Blair’in Belfast Anlaşması referandumunun arifesinde Kuzey İrlanda’ya yönelik var olduğuna inandığı “ekonomik iyi niyet kaynağı” neredeyse tümüyle kurumuştur.
Çokuluslu sermayenin Kuzey İrlanda’nın yatırım potansiyeline yönelik görünür kayıtsızlığına rağmen bölge, yeni yüzyılın başlarında yine de belirli ölçüde ekonomik bir canlanma yaşadı. Ancak bu görünürdeki büyümenin başlıca kaynağı, altı kontluk bölgede konut fiyatlarını Birleşik Krallık’ın geleneksel olarak en düşük seviyelerinden Londra ve İngiltere’nin güneydoğusu dışındaki en yüksek seviyelere taşıyan bir emlak balonu oldu.
Özellikle inşaat sektöründeki istihdam olanakları hızla genişledi ve 2000’lerin ortalarına gelindiğinde çalışan her beş Kuzey İrlandalı erkekten biri bu sektörde istihdam ediliyordu.¹³
Altı konutluk bölgedeki konut fiyatlarının hızla yükselmesi, siyaset ve medya çevrelerinde elbette bölgenin yeniden kazandığı ekonomik canlılığın hem bir göstergesi hem de onu besleyen bir unsur olarak yorumlandı. Ancak O’Hearn’ün o dönemde belirttiği üzere, emlak sektörüne bağlı faaliyetlerin uzun vadede gerçek ekonomik kalkınma için sürdürülebilir bir temel oluşturması pek mümkün değildi; nitekim gelişmeler de onu haklı çıkardı.¹⁴
2000’lerin ortalarında kısa ve çılgınca bir dönem içinde Kuzey İrlanda’da konut fiyatlarının olağanüstü ölçüde yükselmiş olması, uluslararası emlak balonu patladığında altı kontluk bölgenin bundan özellikle ağır etkilenmesi anlamına geldi. 2013 baharında Kuzey İrlanda’daki hanelerin üçte birinin, evlerinin piyasa değerinin kalan konut kredisi borcunun altına düştüğü “negatif özkaynak” durumuna sıkışmış olduğu tahmin ediliyordu.¹⁵
Dolayısıyla barış sürecinin sözde ekonomik patlama yıllarının başlıca miraslarından biri, çatışmaların hâlâ sürdüğü dönemde hayal dahi edilemeyecek boyutlara ulaşan yaygın özel borçluluk olmuştur.
Kuzey İrlanda’nın çokuluslu yatırımları çekme konusundaki performansı genel olarak zayıf olsa da, özellikle yüksek ücretli ve yüksek katma değerli sektörlerde son derece kötü olmuştur. Nolan’a göre, Invest NI aracılığıyla bölgeye getirilen işlerin yaklaşık yüzde 60’ı “çağrı merkezlerinde” bulunmakta; bunların üçte ikisinde ise ücretler özel sektör genelindeki medyan ücretin altında kalmaktadır.¹⁶
Çokuluslu yatırımların bu özel biçiminin Kuzey İrlanda’ya çekilmesi, bölgenin düşük ücretli bir ekonomi olma niteliğini hem yansıtmakta hem de pekiştirmektedir. Kamu sektörünün evrenselci yapısı, altı kontluk bölgedeki kamu çalışanlarının —en azından Londra dışında— Birleşik Krallık’ın diğer bölgelerindeki meslektaşlarıyla aynı ücretleri almasını sağlarken, özel sektörde tablo oldukça farklıdır. Burada ücretler hâlihazırda Birleşik Krallık ortalamasının yüzde 17 altında seyretmektedir.¹⁷
Bir diğer kaygı verici eğilim ise, Kuzey İrlandalı çalışanların giderek daha büyük bir bölümünün gelir dağılımının alt basamaklarında yoğunlaşmasıdır. Joseph Rowntree Foundation’ın verilerine göre bölgede saatlik ücreti 7,50 sterlinin altında olanların sayısı, 2011’e kadar geçen on yıllık dönemde 170 binden 195 bine yükselmiştir.¹⁸
Ateşkeslerden sonraki döneme damgasını vuran ve görünüşte ilerici sayılabilecek gelişmelerden biri de Kuzey İrlanda’nın, Birleşik Krallık içinde en yüksek işsizlik oranına sahip bölge olma yönündeki uzun süreli konumunu kaybetmesiydi. Ancak bu bakımdan bölgenin ülke ortalamasına yaklaşması, gerçekte olduğundan daha olumlu bir tablo yaratıyor olabilir.
Kuzey İrlanda toplumunun bazı özellikleri —özellikle de okuldan mezun olan gençlerin yükseköğretime devam etme eğiliminin daha yüksek olması— altı kontluktaki resmî işsizlik oranının olduğundan düşük görünmesine yol açmaktadır. Odağımızı “işsizlik”ten “istihdam dışında olma” durumuna kaydırdığımızda ise Kuzey İrlanda emek piyasasının görünümü belirgin biçimde değişmektedir.
Hâlihazırda altı kontluk bölgede 16–64 yaş arasındaki insanların üçte biri herhangi bir işte çalışmamaktadır. Bu oran Birleşik Krallık ortalamasının oldukça üzerindedir ve yalnızca İngiltere’nin Kuzey Doğu bölgesinde daha yüksek bir seviyeye ulaşmaktadır.¹⁹
Kuzey İrlanda’daki istihdam dışında kalma oranlarının görece yüksekliği dikkate alındığında, bölge sakinlerinin sosyal yardım sistemine özellikle bağımlı olmaları şaşırtıcı değildir. Resmî istatistiklere göre 2011 yılında altı kontluktaki çalışma çağındaki nüfusun yaklaşık yüzde 23’ü en az bir temel sosyal yardım ödeneğinden yararlanırken, Birleşik Krallık’ın geri kalanında bu oran yüzde 15 düzeyindeydi.²⁰
Dolayısıyla Kuzey İrlanda, son yirmi yılda Londra ve Washington’daki güçlü aktörlerin bölge için başlangıçta öngördüklerinden keskin biçimde ayrışan bir rota izlemiştir. Yakın gelecekte ekonomik refahın geleceğine ilişkin iyimser tahminler; çok sayıda insanın iş bulmakta zorlandığı, iş bulabilenlerin de çoğu zaman düşük ücretlere mahkûm olduğu ve bunun sonucunda yaşamlarını sürdürebilmek için devlete önemli ölçüde bağımlı kaldığı bir toplumun sert gerçekleriyle karşılaştırıldığında son derece isabetsiz görünmektedir.
Kuzey İrlanda’da gerçek bir “barış getirisi”nden söz edilebilecekse, bu getirinin altı kontluktaki toplumun en yoksul kesimlerine değil, zaten önemli ayrıcalıklara sahip olanlara aktığı söylenebilir.
Küresel ekonominin 2008 sonbaharında resesyona sürüklenmesiyle sona eren yaklaşık çeyrek yüzyıllık hummalı kapitalist genişleme dönemi, bir yandan toplumların içindeki zaten ciddi maddi bölünmeleri daha da keskinleştirmiş, diğer yandan yeni bir küresel elitin elinde eşi görülmemiş bir servet yoğunlaşması yaratmıştır. Bu süreçlerin işleyişi, diğer pek çok toplumda olduğu kadar Kuzey İrlanda’da da açık biçimde görülebilmektedir.
Bölgede yaşayan insanların çoğunun gelirleri son yıllarda durağanlaşmış, hatta gerilemişken, mesleki hiyerarşinin tepesinde bulunanların kazançları düzenli biçimde artmıştır. Son on yılda gerçekleşen gelir artışlarının neredeyse yarısı, Kuzey İrlanda toplumunun en varlıklı yüzde 20’lik kesimine gitmiştir.
Bunun sonucunda Kuzey İrlanda toplumundaki derin maddi ayrımlar daha da belirginleşmiştir. En güncel istatistikler, en zengin yüzde 20’lik hane grubunun gelirlerinin en yoksul yüzde 20’lik grubun gelirlerinin 4,9 katı olduğunu göstermektedir.²¹
Sosyoekonomik hiyerarşinin tepesinde yer alan ve geniş anlamda “hâlinden memnun sınıflar” olarak adlandırılabilecek kesimlerin içinde, başka yerlerde olduğu gibi Kuzey İrlanda’da da şaşırtıcı düzeylerde kişisel servete sahip küçük bir grup bulunmaktadır.
The Guardian’ın verilerine göre Belfast, kişi başına düşen sayı bakımından, 30 milyon doların üzerinde servete sahip insan sayısında Londra ve Aberdeen dışındaki tüm Birleşik Krallık kentlerini geride bırakmaktadır.²² 2011 yılında Kuzey İrlanda’nın başkentinde bu türden tam 96 “multimilyoner” yaşamaktaydı.
Kuzey İrlanda’da son bir kuşak boyunca meydana gelen, çoğu zaman ilerici nitelikteki pek çok değişime rağmen varlığını sürdüren derin maddi eşitsizlikleri bundan daha çarpıcı biçimde ortaya koyan bir istatistik bulmak güçtür.
Örneğin Batı Belfast sakinleri Troubles sırasında en ağır bedeli ödeyen topluluklar arasında yer almalarına rağmen, çatışmanın fiilen sona ermesinden bu yana ekonomik açıdan çok az kazanım elde etmişlerdir.²³
Hatta ateşkeslerden önce bu seçim bölgesinde devlet destekli işlerin sayısı bugünkünden daha fazlaydı. Bu durum, Batı Belfast’ın bugün Birleşik Krallık’ın tamamındaki en yoksul ikinci topluluk olmasını kısmen açıklamaktadır.²⁴
Anlaşılan o ki “barış getirisi” başka bir yerde ortaya çıkmıştır; Kuzey İrlanda’daki multimilyonerlere ilişkin veriler de nereye bakmamız gerektiğine dair güçlü bir ipucu vermektedir.
Güney Belfast’ın —ve daha sınırlı ölçüde Doğu Belfast’ın— ağaçlıklı, varlıklı mahalleleri Troubles’ın yarattığı yıkımdan büyük ölçüde korunmuş olabilir. Buna karşılık ateşkeslerden bu yana en büyük mali kazanımları sağlayanların da tam olarak bu bölgelerde yaşadığı anlaşılmaktadır.
Gerçekten de kentin bu seçkin mahallelerinde yaşayan düzinelerce insanın, evlerini temizleyenlerin, bahçelerine bakanların ve çocuklarına göz kulak olanların hayatlarıyla arasındaki mesafe öylesine büyüktür ki bu mesafeyi çeşitli güçlü para birimleri cinsinden on milyonlarla ölçmek gerekir.
“Son Otuz Yılın Dünyası Artık Yok”²⁵
Öyleyse mevcut bulgular, barış sürecinin başlamasının, güçlü siyasal aktörlerin neredeyse kesin bir dille vaat ettikleri ekonomik refah çağını gerçekte hiçbir zaman yaratmadığını göstermektedir. Daha zengin, hatta belki daha adil bir toplum kurma hedefi küresel ekonomik genişlemenin uzun yılları boyunca dahi erişilmez kaldıysa, ekonomik patlamanın yerini krize bıraktığı günümüzde bu görevin kaçınılmaz olarak daha da güçleşeceği açıktır.
1970’ler, genel olarak “neoliberalizm” olarak adlandırılan felsefi ve siyasal bir projenin yükselişine tanıklık etti. Görünüşte neoliberal proje, serbest piyasanın hiçbir engelle karşılaşmadan işlemesinin mümkün olan en fazla sayıda bireye mümkün olan en yüksek düzeyde kişisel servet ve özgürlük sağlayacağı inancına dayanıyordu.
Ne var ki David Harvey’nin ileri sürdüğü üzere neoliberalizmin pratikteki hedefleri, bireyin ilerletilmesinden ziyade belirli bir sınıf iktidarı biçiminin yeniden tesis edilmesiyle ilgiliydi.²⁶ Neoliberal dönemi kapitalizmin önceki biçimlerinden belki de en fazla ayıran özellik, “her şeyin finansallaştırılması” yönündeki itkisiydi.²⁷
En azından birkaç on yıl boyunca paranın serbest dolaşımı ve ikincil finans piyasalarının yaratılması, sermayenin kendi sınırlarını aşmasını mümkün kılmış gibi göründü. Yüzyılın dönümüne gelindiğinde neoliberal devrim, bir yandan sayıca genişlemiş ama hâlâ küçük bir küresel elit için tasavvur edilemeyecek boyutlarda gerçek bir servet yaratmayı başarmış; diğer yandan özellikle ucuz kredi olanakları sayesinde Batı dünyasındaki geniş sıradan insan kesimleri için daha önce düşünülemeyecek bir zenginlik düzeyine ulaştıkları yanılsamasını üretmişti.²⁸
Dönemin iyimserliği elle tutulacak kadar güçlü ve her yere yayılmış durumdaydı. Tekno-ütopyacıların adeta kutsal kitabı hâline gelen Wired dergisinin okurlarına Temmuz 1997’de, “bütün dünya için 25 yıllık refah, özgürlük ve daha iyi bir çevre” getirecek “uzun büyüme dönemi”ne hazırlanmaları söyleniyordu.²⁹
Nobel ödüllü Robert Lucas ise 2003 yılında American Economics Association’ın yıllık toplantısında, görünüşe göre son derece ciddi bir ifadeyle, “ekonomik buhranları önleme meselesinin temel olarak çözüldüğünü” ilan etmişti. Dolayısıyla ona göre ekonomik yükselişin yeniden çöküşe dönüşmesi ihtimali artık basitçe ortadan kalkmıştı.³⁰
Elbette çok geçmeden yaşanacak gelişmeler, neoliberalizmin altın çağında çoğu zaman ekonomik düşüncenin yerine geçen bu kibri acımasızca teşhir edecekti.
2008 sonbaharında Lehman Brothers, Amerika Birleşik Devletleri tarihinde iflas eden en büyük şirket oldu. Bu çöküş, kısa sürede birbiri ardına gelen iflasları tetikleyerek 1930’lardan bu yana kapitalizmin yaşadığı en büyük krize dönüştü.
Kilit finans kuruluşlarında yeni çöküşlerin yaşanması ihtimalinden ürken birçok Batılı hükümet bankaları kurtarma kararı aldı ve böylece özel spekülasyonlardan doğmuş devasa borçları toplumsallaştırdı.
Küresel finans krizinin başlaması, neoliberalizmin üzerine inşa edildiği fikirlerin kendisini itibarsızlaştırmış görünüyordu.³¹ Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti gibi ülkelerde gerçekleştirilen banka kurtarmaları, şirketlerin ekonomileri yönetme konusunda hükümetlerden daha bilgili olduğu ve bu nedenle devletin piyasanın serbest işleyişine her türlü müdahaleden uzak durması gerektiği yönündeki temel neoliberal dogmaları bir anda geçersiz kılmıştı.
Ancak mevcut küresel durgunluğun başlaması neoliberalizm açısından bir entelektüel kriz yaratmış olsa da, sonuçta bunun bir siyasal krize dönüşmediği ortaya çıktı. Nitekim Colin Crouch’un haklı bir şaşkınlıkla belirttiği üzere neoliberal proje, bizzat kendisinin yarattığı kaostan “siyasal olarak her zamankinden daha güçlü” çıkmış görünmektedir.³²
Bununla birlikte günümüzde var olan neoliberalizm biçimi, Lehman Brothers’ın çöküşünden önce hegemonik konuma ulaşmış biçiminden radikal ölçüde farklıdır. Geçmişin pervasız iyimserliğinin yerini “kasvetli bir kötümserlik” almış; refah ve hazza ilişkin eski söylem, yerini kemer sıkma ve disiplin çağrılarına bırakmıştır.³³
Neoliberalizmin aldığı biçim değişmiş olsa da özü esasen aynı kalmıştır. Neoliberal projeyi ilerletmeye devam edenlerin temel hedefi, kâr üretimine elverişli koşulları yeniden yaratacak şekilde toplumsal güçler dengesini değiştirmektir.
Bu zorunluluk, en açık ifadesini neoliberalizmin başlangıçta tasfiye etmeyi hedeflediği savaş sonrası sosyal demokrat uzlaşmadan geriye kalanların da ortadan kaldırılması yönündeki girişimlerde bulmaktadır.
Mevcut küresel krizin başlamasından bu yana birçok Batı toplumunda yurttaşlar, hayati nitelikteki kamusal hizmetlerin aşındırılmasına maruz kalmıştır. “Kemer sıkma” gündeminin toplumsal olana yönelttiği bu saldırı, istisnasız biçimde tatsız ama kaçınılmaz bir zorunluluk —“başka alternatif yok”— olarak sunulmakta ve zamanla ortak yarara hizmet edeceği ileri sürülmektedir.³⁴ Oysa gerçekte bu politikalar esas olarak oldukça dar bir çıkar grubuna hizmet etmektedir.
Refah devletinin aşındırılması ve kamu sektörü ücretlerinin sert biçimde düşürülmesi sayısız insan için tarifsiz bir sefalet anlamına gelebilir.³⁵ Ancak aynı önlemler sermayeye, daha düşük ücretlerle çalışmaya razı olacak daha disiplinli bir işgücü yaratılması ve kârlar üzerindeki vergilerin daha da azaltılması gibi son derece cazip olanaklar sunmaktadır.
Mevcut resesyonun başlamasından bu yana küresel kapitalizmin kurumlarına çok sayıda eleştiri yöneltilmiş olabilir; ancak onların iyi bir krizin boşa gitmesine izin verdikleri kesinlikle söylenemez.
Bu ustaca yeniden biçimlendirilmiş ve yeniden güç kazanmış neoliberalizmin alametifarikası olan stratejiler, Kuzey İrlanda bağlamında da açık biçimde görülmektedir. Kuzey İrlanda deneyimi elbette resesyonun pençesindeki diğer ülkelerin deneyimleriyle birçok açıdan örtüşmektedir; bununla birlikte burada ayrıca belirtilmesi gereken bazı özgül özelliklere de sahiptir.
Bunlardan ilki, altı kontluk bölgede kırk yılı aşkın çatışma ve çatışmanın dönüştürülmesi sürecinin yarattığı son derece özgün ekonomi politik yapıdan kaynaklanmaktadır.
Neoliberalizmin ilk biçiminin 1980’lerde yükselişe geçtiği dönemde Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’ın diğer bölgelerinde yaşanan kamusal hizmetlerdeki dramatik gerilemeden büyük ölçüde korunmuştu.
Britanya hükümeti, Kuzey İrlanda ekonomisinin kırılganlığının ve siyasal kültürünün oynaklığının, altı kontluk bölgeyi Thatcher devriminin sözde “iyileştirici” güçlerine pek uygun hâle getirmediği sonucuna —makul biçimde— varmıştı.
Bu nedenle bölge, Birleşik Krallık ortalamasının oldukça üzerinde kamu harcaması ve kamu istihdamı düzeylerinden yararlanmaya devam etti.³⁶
İşte bu koşullarda Kuzey İrlanda’dan sorumlu Devlet Bakanı Jim Prior —kuşkusuz Muhafazakâr Parti’nin daha ılımlı, Britanya siyasetinde “wet” olarak adlandırılan kanadındaydı ama yine de bir Muhafazakârdı— şu gözlemde bulunma ihtiyacı hissetmişti:
“Burada hepimiz Keynesçiyiz.”³⁷
Kuzey İrlanda’daki kamusal hizmetlerin refah devleti anlayışına dayalı niteliği, Muhafazakâr Parti’nin yaklaşık yirmi yıllık iktidarı boyunca büyük ölçüde varlığını koruyacaktı. Neoliberal politikalara geçişin hız kazanması ise ancak bir İşçi Partisi başbakanının iktidara gelmesinden sonra mümkün oldu.
Devlet kurumlarının özel sektörün değerleri ve zorunluluklarıyla temas ettirilerek dönüştürülebileceğine ilişkin Blairci inanç, Kuzey İrlanda’da daha ihtiyatlı biçimde uygulandı; ancak zaman içerisinde bölgedeki resmî stratejiyi de şekillendirmeye başladı.³⁸ Örneğin Yeni İşçi Partisi hükümeti, 2003 yılında büyük altyapı projelerinin finansmanına ve gerçekleştirilmesine özel şirketleri dahil etmekle görevlendirilen Strategic Investment Board’u kurdu.
Devlet ile şirketler arasındaki bu tür iş birlikleri, Kuzey İrlanda’daki kamu tesislerinin inşasında giderek daha yaygın hâle geldi. 2013 yılına gelindiğinde bölgede, toplam bütçesi 1 milyar sterlini aşan projelerde faaliyet gösteren en az 37 Kamu-Özel Ortaklığı (PPP) bulunuyordu.³⁹
Yeni İşçi Partisi’nin alametifarikası hâline gelen şirketçi dogma Kuzey İrlanda’ya da ulaşmış olsa da bölge, başka yerlerde son derece yaygınlaşan neoliberal uygulamalardan görece korunmaya devam etti. Birleşik Krallık’ın diğer bölgelerinde devletin ekonomik rolü bir kuşak önce ciddi ölçüde geriletilmiş olabilir; ancak Kuzey İrlanda’da devlet hâlâ ekonominin mutlak merkezidir.
Kamu sektöründe çalışanların toplam işgücü içindeki oranı yüzde 30 ile Birleşik Krallık ortalamasının —yüzde 21— oldukça üzerindedir; ayrıca bölgedeki bütün ekonomik faaliyetin üçte ikisi kamu harcamalarından kaynaklanmaktadır.⁴⁰
Buna ek olarak, Britanya Hazinesi tarafından uzun yıllardır sağlanan ve oldukça büyük boyutlara ulaşan mali desteğin, Kuzey İrlanda toplumunun dokusunu bir arada tutan unsurlardan biri olduğu söylenebilir. 2012 yılında bu “mali transfer”, 10,5 milyar sterline ulaşmış; altı kontluk bölgedeki toplam 23,2 milyar sterlinlik kamu harcamasının neredeyse yarısını oluşturmuştur.⁴¹
Kuzey İrlanda’nın bu son derece özgün ekonomi politiği, bölgeyi yeni kemer sıkma çağı karşısında özellikle kırılgan hâle getirmektedir. Westminster’daki Muhafazakâr-Liberal Demokrat koalisyon hükümeti kamu harcamalarında şimdiden devasa kesintilere gitmiş durumdadır ve daha radikal kesintiler de yoldadır.
Kuzey İrlanda’nın devlet harcamalarına yüksek düzeyde bağımlı olduğu dikkate alındığında, Britanya Maliye Bakanı’nın uygulamaya koyduğu kemer sıkma önlemlerinin altı kontluk bölgede özellikle ağır sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemeldir.
Daha somut ifade etmek gerekirse, Kuzey İrlanda’da devlet yardımlarından yararlanan nüfusun oranının yüksek olması, sosyal yardım sistemindeki aşınmanın bölge açısından özellikle ağır sonuçlara yol açacağı anlamına gelmektedir.⁴²
Kemer sıkma politikalarının ortaya çıkışı, neoliberal uygulamalarla uzun zamandır karşı karşıya bulunan toplumlarda dahi yıkıcı sonuçlar yaratmıştır. Ancak Kuzey İrlanda gibi, siyasal zorunluluklar ve pragmatik gerekçelerle neoliberal projeden bugüne kadar büyük ölçüde korunmuş bir yerde yeni düzenin etkisi daha da ağır olacak; neredeyse bir şok terapisi görünümüne bürünecektir.
Burada altı çizilebilecek ikinci özgüllük ise, küresel finans krizinin başlangıcının Kuzey İrlanda’nın yönetim biçimindeki köklü değişikliklerle aynı döneme denk gelmiş olmasıdır.
Belfast Anlaşması’nda öngörülen konsosiyasyonel yetki devri deneyiminin hayata geçirilmesi, beklendiği üzere, başlangıçta varsayılandan bile daha güç oldu. Güç paylaşımını gerçekleştirmeye yönelik dört ayrı girişim başarısızlıkla sonuçlandı.
Görece istikrarlı bir yetki devri yönetiminin kurulabilmesi ancak 2007 yılında mümkün oldu. Bu yönetim, çok kısa süre öncesine kadar bütünüyle düşünülemez görünen, Demokratik Birlik Partisi (DUP) ile Sinn Féin arasındaki tarihsel iş birliğine dayanıyordu.
Daha önce birbirlerinin uzlaşmaz düşmanları olan bu iki partinin ağırlıkta olduğu bir yürütmenin kurulması, giderek genişleyen bir dizi yetkinin Stormont’a devredilmesini kolaylaştırdı.
Bunun sonucunda kırk yıl sonra ilk kez Kuzey İrlanda halkının yaşamını doğrudan etkileyen temel kararların önemli bir bölümü, seçimler yoluyla gerçekten hesap vermek zorunda olan siyasetçiler tarafından alınmaya başlandı.
Daha önce “aşırılıkçı” olarak görülen partiler arasında güç paylaşımına dayanan bu cesur deneyim, kaçınılmaz olarak bir dizi güçlükle karşılaştı ve son dönemde bütünüyle karaya oturabileceğine ilişkin kaygılar da artmaya başladı.
DUP ile Sinn Féin çoğu zaman Kuzey İrlanda’nın geleceğine ilişkin ortak bir tahayyül geliştiremiyor görünmektedir. Dahası, bayraklar ve tartışmalı geçit törenleri gibi, altı kontluk bölgede “ortak bir gelecek” ihtimalinin gerçekleşmesi açısından çözüme kavuşturulması hayati önem taşıyan meseleler üzerinde giderek daha fazla çekişmektedirler.⁴³
Ancak Brian Kelly’nin belirttiği üzere, Stormont yürütmesindeki başlıca partiler etno-ulusal haklar ve kimlik meselelerinde “sürekli birbirleriyle kavga ederken”, toplumsal ve ekonomik politika alanında “serbest piyasaya yönelik ortak tapınışlarında” giderek daha fazla “ekümenik” hâle gelmişlerdir.⁴⁴
Kuzey İrlanda yürütmesinin stratejisi, görece kısa ömrü içinde giderek daha açık biçimde neoliberal bir nitelik kazanmıştır. Birlikçi gelenek içindeki ana akım partiler, tarihsel olarak siyasal yelpazenin sağında konumlanmışlardır; dolayısıyla serbest piyasa doktrinlerini benimsemeleri zaten bütünüyle beklenebilir bir gelişmeydi.
Asıl daha şaşırtıcı olan ise Sinn Féin’in giderek belirginleşen neoliberal yönelimidir. Cumhuriyetçi hareket geleneksel olarak kendisini sosyalist bir hareket olarak sunmuş, siyasal kanadının manifestolarında eşitlik ve kamusal hizmetlerin savunulmasına genellikle merkezi bir yer verilmiştir. Ancak Sinn Féin iktidara girdikten sonra, en azından toplumsal ve ekonomik meselelerde, radikal söylemini büyük ölçüde terk etmiş ve neoliberal gündemin kimi temel unsurlarını benimsemeye başlamıştır.⁴⁵
Kuzey İrlanda yürütmesi içindeki bu ideolojik yakınlaşmanın en açık biçimde görüldüğü alan ise kurumlar vergisimeselesidir.
Hem Sinn Féin hem de DUP, altı kontluk bölgedeki şirketlerin kârları üzerinden ödedikleri verginin Birleşik Krallık genelinde uygulanan mevcut yüzde 23 oranından yüzde 12,5’e indirilerek İrlanda Cumhuriyeti’ndeki oranla eşitlenmesinin artık güçlü savunucuları hâline gelmiştir.
Her iki parti de daha avantajlı bir vergi rejiminin çokuluslu şirket yatırımlarını bölgeye çekeceği ve bu şirketlerin sermaye ve uzmanlığının Kuzey İrlanda ekonomisinin kaderini hızla değiştireceği görüşündedir.
Burada işleyen varsayım —Sinn Féin açısından son derece açık biçimde, Birlikçi muhatapları açısından ise daha alçak sesle ifade edilmek üzere— kurumlar vergisi doğru düzeye çekildiği takdirde “Kuzey İrlanda AŞ”nin⁴⁶, İrlanda Cumhuriyeti’nin doğrudan yabancı yatırım çekme konusundaki devasa başarısını taklit edebileceğidir. Bu başarı, 1990’ların başından itibaren yaklaşık on beş yıl süren olağanüstü bir ekonomik büyümenin temelini oluşturmuştu.⁴⁷
Ancak bu argümanın apaçık sorunu şudur: zaman değişmiştir ve bir zamanlar “Kelt Kaplanı”nı ortaya çıkaran temel koşulların neredeyse tamamı ortadan kalkmıştır.
1990’ların başında İrlanda Cumhuriyeti, yüksek eğitimli ancak görece düşük ücretli bir ekonomi olarak kendisini konumlandırmış ve henüz sınırları genişlememiş Avrupa Birliği’ne açılan bir kapı sunarak, küresel sermayenin daha önce görülmemiş büyüklükteki akışından yararlanabilmişti.
Aradan geçen yirmi yılın ardından ise Avrupa’daki ve aslında dünyanın geri kalanındaki ekonomik bağlam bütünüyle farklı görünmektedir.
Kuzey İrlanda’nın, finans krizinden bu yana ciddi biçimde daralmış çokuluslu yatırım akımlarından pay almaya çalışırken ve genişlemiş Avrupa içindeki, çok daha düşük ücretler ve —Stormont yürütmesinin istekleri gerçekleşse dahi— kimi durumlarda çok daha düşük kurumlar vergisi oranları sunabilen ekonomilerle rekabet ederken Kelt Kaplanı’nın başarısını nasıl yeniden üretebileceğini görmek oldukça güçtür.
Önerilen vergi rejimi kuşkusuz belirli miktarda yeni yatırım çekecektir. Özellikle de Kuzey İrlanda’yı bir vergi cenneti olarak yeniden kurgulamak ve gerçekte başka yerlerde yürütülen ekonomik faaliyetlerden doğan kârları “transfer fiyatlandırması” gibi yaratıcı muhasebe yöntemleriyle burada göstermek isteyen çokuluslu şirketlerin ilgisini çekmesi muhtemeldir.
Ancak büyük olasılıkla bu yatırımlar, kamu bütçesinde buna bağlı olarak oluşacak açığı kapatmaya hiçbir zaman yetmeyecektir.
İlk aşamada kurumlar vergisinin düşürülmesinin Stormont yürütmesinin bütçesinde her yıl yaklaşık 400 milyon sterlinlikbir kayba yol açacağı tahmin edilmektedir.⁴⁸
Kamu maliyesinde oluşacak bu açık, 2009 ile 2011 yılları arasında kamusal hizmetlerden zaten 813 milyon sterlinkesilmiş bir bölgede kaçınılmaz olarak daha fazla kemer sıkma önlemine yol açacaktır.⁴⁹
Çeşitli türden spekülatif sermaye sahipleri, gerçekte çoğu zaman başka yerlerde yürütülen faaliyetlerden elde edilen kârları Kuzey İrlanda’da beyan ederek büyük kazançlar sağlarken, bölgedeki toplumun en yoksul kesimleri daha da ağır koşullara katlanmak zorunda kalacaktır.
Dolayısıyla Stormont yürütmesini gerçekten heyecanlandırmış görünen tek büyük fikir —O’Hearn’ün kurumlar vergisinin sert biçimde düşürülmesine atfen kullandığı ifadeyle bu “sihirli mermi”⁵⁰— bölgede hâlihazırda ciddi bir sorun olan yoksulluk ve eşitsizliği daha da derinleştirmekten başka pek bir şey vaat etmemektedir.
Küresel kriz döneminde Kuzey İrlanda’daki iktidar partilerinin önündeki politika seçenekleri açıkça son derece sınırlıdır ve hem bu partiler hem de neredeyse toplumun geri kalanının tamamı açısından çok çeşitli tehlikeler barındırmaktadır.
Bu tehlikeler, ana akım cumhuriyetçi hareket bakımından belki de özellikle keskindir.
Örneğin Sinn Féin liderlerinin kendilerini bir zamanlar küresel devrimin aktörleri olarak sunduklarını sevgiyle hatırlayanların, parti hiyerarşisinin artık kendisini küresel sermayenin hizmetkârları olarak sunduğu yeni gerçeklikle uzlaşması pek kolay olmasa gerektir.
Cumhuriyetçi liderlik, kurumlar vergisinin düşürülmesi yönündeki dönüşümüne yönelik eleştirileri, bu politikayı bütün İrlanda’yı kapsayan bütünleşik bir ekonomi yaratmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak sunarak savuşturmaya çalışmıştır.
Ne var ki böyle bir stratejinin cazibesi, gerçekten var olan kapitalizmin dünyasındaki somut gelişmeler sonucunda önemli ölçüde azalmıştır.
İki İrlanda arasındaki ekonomik bütünleşmeye giden bir köprü olarak kurumlar vergisi oranlarını eşitleme fikri daha önce ne kadar cazip görünmüş olursa olsun, Kelt Kaplanı’nın çöküşüyle birlikte bu cazibenin önemli bölümü ortadan kalkmıştır.⁵¹
Bir zamanların “küreselleşmenin örnek çocuğu” artık “borç batağındaki Avrupa’nın ‘örnek çocuğu’” hâline gelmişken, adada tek bir ekonomi kurulması fikrinin en ateşli cumhuriyetçiyi bile bugün fazlasıyla ikna ettiğini düşünmek güçtür.⁵²
Sinn Féin liderliğinin özünde basitçe neoliberal politikalardan ibaret olan bu yönelimin üzerini örtmek için kullandığı cumhuriyetçi incir yaprakları, zaman içinde gerçek niteliğini gizlemekte yetersiz kalabilir.
Cumhuriyetçiler hükümette şimdiden son derece tatsız bazı kararlar almak zorunda kalmışlardır ve gelecekte bundan çok daha fazlasını almak durumunda kalacaklardır.
Kuzey İrlanda toplumunda neoliberal gündemden en ağır biçimde etkilenen ve etkilenmeye devam edecek kesimler, orantısız ölçüde Sinn Féin’in destek tabanını oluşturan gruplardır.
Sosyal yardım bütçesindeki sert kesintiler, partinin geleneksel olarak güçlü olduğu Katolik işçi sınıfı bölgelerini özellikle ağır biçimde vuracaktır. Kamu hizmetlerinin daraltılması ve özelleştirilmesi yönündeki girişimler ise çoğu zaman devlette çalışan ve son yıllarda Sinn Féin’e oy vermeye başlayan Katolik orta sınıfları dezavantajlı hâle getirecektir.⁵³
Elbette giderek ağırlaşan kemer sıkma önlemlerinden nihai olarak Britanya Hazinesi’nin sorumlu olduğu ileri sürülmeye çalışılacaktır.
Ancak sıradan cumhuriyetçilerin yaşamlarını olumsuz etkileyen kararların, gerçekte başka cumhuriyetçiler tarafından alındığı yönündeki kaçınılmaz gerçeklik belirginleştikçe bu savunma giderek daha az ikna edici olacaktır.
Genel olarak Sinn Féin, barış sürecine katılmayı cumhuriyetçi ilkelerin ihaneti olarak gören çeşitli muhalif sesleri marjinalleştirme konusunda son derece başarılı olmuştur.⁵⁴
Bununla birlikte partinin yakın dönemde açıkça neoliberal bir gündeme yönelmesi, onu çok daha farklı ve daha az geleneksel bir muhalefet biçimine karşı savunmasız bırakabilir.
Sinn Féin’li bakanların giderek daha ağır kemer sıkma politikalarını uygulaması ya da onaylaması durumunda, bu yalnızca cumhuriyetçilerin Kuzey İrlanda’daki Britanya yönetimini idare ettikleri anlamına gelmeyecek; aynı zamanda bunu kendi geleneksel destek tabanlarına en fazla zarar verecek biçimde yaptıkları anlamına da gelecektir.
Bu neoliberal dönüşümün farkına varılması giderek yaygınlaştıkça, artan hoşnutsuzluk Sinn Féin’in temsil ettiği toplumsal taban içinde yeni bölünme hatlarını besleyebilir.
Bu da, cumhuriyetçiler üzerindeki yükselişi ve hegemonyası Kuzey İrlanda barış sürecinin bütün anlatısının merkezinde yer alan bir partinin konumunu tehdit edebilir.
Belki de tam o noktada, bütünüyle farklı bir siyasal öncelikler dizisinin ortaya çıkabileceği yeni bir alan açılmaya başlayacaktır.
Böyle bir gelişmenin altı kontluk bölgede siyasal ilerleme amacına gerçekten hizmet edip etmeyeceği ise elbette şimdilik yalnızca spekülasyon konusu olabilir.
“Şeytanın Yaptığı En Büyük Numara”
Bu makalede geliştirilen tartışma bizi kaçınılmaz olarak son derece basit tek bir sonuca götürmektedir: Kuzey İrlanda, sınıflı bir toplumun alametifarikası olan bütün adaletsizlikleri bünyesinde taşımaktadır.
Bu önermeyi doğrulayacak kanıtlar ezici ölçüde güçlü görünmesine rağmen, Kuzey İrlanda yaşamını inceleyen pek çok gözlemci, toplumsal sınıfın bölgede oynadığı kritik role karşı hâlâ şaşırtıcı biçimde kayıtsızdır.
Bu kaçınmaya eşlik eden sessizlik, makalenin temel meselelerinden biri olan belirli bir ideolojik girişimin ne ölçüde başarılı olduğunun göstergesi olarak okunabilir.
Hollywood’un baş döndürücü derecede karmaşık polisiye filmi The Usual Suspects’ta dikkat çekici bir sahne vardır. Bir polis sorgusunun ortasında filmin merkezî karakteri Roger “Verbal” Kint, kendi şeytani öteki-benliği Keyser Söze’nin gerçekten var olup olmadığını düşünürken Baudelaire’e gönderme yapar ve şu unutulmaz cümleyi söyler:
“Şeytanın yaptığı en büyük numara, dünyayı kendisinin var olmadığına inandırmaktı.”⁵⁵
Neoliberalizmin son otuz yıl boyunca aşağı yukarı korumayı başardığı hegemonik konum düşünüldüğünde bu özdeyişi hatırlamamak güçtür.
David Harvey’nin ortaya koyduğu üzere, neoliberal projenin başlangıcından itibaren temel hedeflerinden biri, toplumsal sınıfı “anlamsız ya da en azından çoktan geçerliliğini yitirmiş bir kategori” olarak sunmaktı.⁵⁶
Ulusal ve küresel ölçekte servet ve gelir eşitsizlikleri daha önce hayal dahi edilemeyecek düzeylere ulaşırken, yorumcular ezici miktardaki ampirik kanıt gibi küçük bir ayrıntıyı bir kenara bırakarak “sınıfın ölümü”nü ilan ettiler.⁵⁷
Bu neoliberal aksiyomun ikna gücü, son yirmi yılda Kuzey İrlanda’daki toplumsal ve siyasal yaşama ilişkin hâkim akademik anlatılara baktığımızda hemen görünür hâle gelmektedir.
Barış sürecinin başlangıcında siyaset bilimciler John McGarry ve Brendan O’Leary, altı kontluktaki çatışmanın materyalist analizlerine, neredeyse sağlıksız bir takıntıya işaret edecek sıklıkta saldırdıkları etkili bir çalışma yayımladılar.⁵⁸
Aradan yaklaşık yirmi yıl geçmesine rağmen sınıf temelli analizlerin bu şekilde dışlanması, Kuzey İrlanda’daki siyasal öznelliğe ilişkin akademik çalışmalarda hâlâ adeta bir doxa, yani sorgulanmadan kabul edilen yerleşik bir kanaat niteliğindedir.⁵⁹
Britanyalı akademisyenler arasında toplumsal sınıf meselesine yönelik son dönemde yeniden canlanan ilgi bile, Kuzey İrlanda toplumunu etno-ulusal kimliğin dışındaki kategoriler üzerinden ele almanın değerine çok az araştırmacıyı ikna etmiş görünmektedir.⁶⁰ ⁶¹
Sınıf meselelerinin Kuzey İrlanda’ya ilişkin akademik çözümlemelerde bu kadar az karşılık bulması, daha da önemlisi, siyasal kültür ve pratik düzeyinde de yankısını bulmaktadır.
Kuzey İrlanda toplumunun nasıl yapılandığına daha yakından baktığımızda, bölgedeki temel maddi yarılma hattının bugün her zamankinden daha açık biçimde toplumsal sınıf tarafından belirlendiği görülmektedir.
Örneğin ağır yoksulluk koşullarında yaşayan işçi sınıfından milliyetçiler, bu yoksulluğu milliyetçi oldukları için değil, işçi sınıfına mensup oldukları için yaşamaktadırlar.
Dolayısıyla sınıf meselelerinin Kuzey İrlanda’nın siyasal kültürü üzerinde neredeyse hiçbir etkisi yokmuş gibi görünmesi oldukça tuhaftır.
Bölgedeki siyasal söylem, kamuoyu araştırmalarına inanılacaksa milliyetçi topluluk içinde çoğu zaman varsayıldığından daha az cazibe taşıyan İrlanda’nın birleşmesi ihtimaline yönelik tutumların çevresinde dönmeye devam etmektedir.⁶²
Troubles’ın en yoğun döneminde hiciv karikatüristi Martyn Turner, Kuzey İrlanda siyasal hayatına hâkim olduğunu düşündüğü absürt öncelikleri yakalamaya çalışmıştı.
Söz konusu karikatürde, elinde not defteri bulunan bir sosyal araştırmacı yoksul bir kent mahallesinde kamuoyu yoklaması yapmakta ve boş vakti bol olduğu anlaşılan yerel bir adama şu ölümsüz soruyu yöneltmektedir:
“Hangi anayasal düzen altında işsiz kalmayı tercih ederdiniz?”
İşsiz adamın yüzündeki mutlak şaşkınlık, etno-ulusal aidiyetin çoğu zaman kültürel nitelikteki önceliklerini, sınıfsal konumun esasen maddi meselelerinin tekrar tekrar önüne geçiren bir siyasal kültürün tuhaflığıyla karşılaşan bir insanın bütünüyle makul tepkisidir.⁶³
Aradan birkaç on yıl geçtikten sonra Martyn Turner’ın bu karikatürünün hâlâ ne kadar güncel olduğunu görmek son derece moral bozucudur.
Elbette Kuzey İrlanda’daki siyasal tartışmanın çerçevesinin nihayet değişmeye başlayabileceğini ummak için bazı nedenler vardır.
Birlikçiler ve cumhuriyetçiler tarafından birlikte uygulanacak giderek daha ağır kemer sıkma önlemleri, belki de sonunda farklı önceliklere sahip başka bir siyaset biçimi için alan açabilir.
Ancak tarihsel deneyim, sonucun büyük olasılıkla bunun aksi yönde olacağını düşündürmektedir.
İlk paramiliter ateşkeslerin yarattığı iyimserliğin üzerinden yirmi yıl geçmişken Kuzey İrlanda hâlâ, sıradan insanlara giderek yalnızca şu sorunun farklı biçimlerini sorabilen bir siyasal kültürün içine saplanmış durumdadır:
Hangi anayasal düzen altında işsiz, eksik istihdam edilmiş, düşük ücretli, sıfır saatli sözleşmelere ya da bölünmüş vardiyalara mahkûm, yeterli çocuk bakımından yoksun ve benzeri koşullarda yaşamayı tercih edersiniz?
Notes
- Cited in John Nagle, “‘Nostrum or Palliative?’ Contesting the Capitalist Peace in Violently Divided Societies,” Civil Wars 12(3) (September 2010), p. 219.
- Conor McCabe, The Double Transition: The Economic and Political Transition of Peace (Dublin: Irish Congress of Trade Unions, 2013).
- Doug Henwood, After the New Economy: The Binge… And the Hangover That Won’t Go Away (New York: The New Press, 2005).
- Speech available at http://www.johnmajor.co.uk/page1961.html (accessed 15 May 2013).
- Speech available at http://cain.ulst.ac.uk/events/peace/docs/tb14598.htm (accessed 15 May 2013).
- Speech available at http://cain.ulst.ac.uk/events/peace/docs/pres4.htm (accessed 15 May 2013).
- Speech available at http://cain.ulst.ac.uk/events/peace/docs/bc131200.htm (accessed 15 May 2013).
- Speech available at http://iipdigital.usembassy.gov/st/english/texttrans/2013/06/20130617276442.html#axzz2YAH8CMJU (accessed 23 June 2013).
- The Metropolitan Arts Centre (MAC) is an impressive facility located in central Belfast intended to “select, create and mix up music, theatre, dance and art.” Built at a cost of £18 million, the MAC was opened in the spring of 2012. See http://themaclive.com (accessed 12 June 2013).
- Peter Shirlow, “Belfast: A Segregated City,” in Colin Coulter and Michael Murray, eds., Northern Ireland After the Troubles: A Society in Transition (Manchester University Press, 2008), p. 73; Peter Shirlow and Brendan Murtagh, Belfast: Segregation, Violence and the City (Manchester: Manchester University Press, 2006).
- The Portland Trust, Economics in Peacemaking: Lessons from Northern Ireland (London: The Portland Trust, 2007), p. 23.
- Neil McCracken, “Going to Plan? How Invest NI’s Strategy is Really Working Out,” The Detail 5 October 2012. Available at http://www.thedetail.tv/issues/128/invest-ni/going-to-plan-how-invest-nis-strategy-is-really-working-out (accessed 23 June 2013).
- Denis O’Hearn, “How has Peace Changed the Northern Irish Political Economy?” Ethnopolitics 7(1) (2008), p. 106.
- Ibid., p. 109.
- Claire McNeilly, “35% of Northern Ireland Households Locked into a Negative Equity Nightmare,” Belfast Telegraph 15 March 2013. Available at http://www.belfasttelegraph.co.uk/news/local-national/northern-ireland/35-of-northern-ireland-households-locked-into-a-negative-equity-nightmare-29106563.html (accessed 14 June 2013).
- Paul Nolan, Northern Ireland Peace Monitoring Report Number Two (Belfast: Community Relations Council, 2013), p. 25.
- Department of Finance and Personnel (Northern Ireland), Monthly Labour Market Report (June 2013), p. 15.
- Joseph Rowntree Foundation, Monitoring Poverty and Social Exclusion in Northern Ireland 2012 (York: Joseph Rowntree Foundation, 2012), p. 22.
- Ibid., p. 2.
- Ibid., p. 31.
- Department of Social Development (Northern Ireland), Households Below Average Income Report 2010–2011(Belfast: DSDNI, 2013).
- John Burn-Murdoch, “UK Multi-Millionaires Mapped: Where Do the Wealthy Live?,” Guardian 13 September 2012. Available at http://www.guardian.co.uk/news/datablog/interactive/2012/sep/13/money-uk-multi-millionaires-regional-breakdown (accessed 25 May 2013).
- Goretti Horgan, “Devolution, Direct Rule and Neo-Liberal Reconstruction in Northern Ireland,” Critical Social Policy 26(3) (2006), pp. 656–666, at 658–659.
- O’Hearn, “How has Peace Changed the Northern Irish Political Economy?,” pp. 110–111.
- Martin Wolf, “The Seeds of Its Own Destruction,” Financial Times 8 March 2009.
- David Harvey, A Brief History of Neoliberalism (Oxford University Press, 2005), pp. 16, 31.
- Ibid., p. 33.
- Göran Therborn, “Class in the 21st Century,” New Left Review 2(78) (November–December 2012), p. 13.
- Peter Schwartz and Peter Leyden, “The Long Boom: A History of the Future,” 1980–2020, Wired 5(7) (July 1997).
- David McNally, Global Slump: The Economics and Politics of Crisis and Resistance (Oakland: PM Press, 2011), p. 15.
- Jodi Dean, The Communist Horizon (London: Verso, 2013), p. 21; Mark Fisher, Capitalist Realism: Is There No Alternative? (Winchester: Zero Books, 2009), p. 78.
- Colin Crouch, The Strange Non-Death of Neoliberalism (Cambridge: Polity, 2011), p. vii.
- McNally, Global Slump, p. 187.
- Fisher, Capitalist Realism, p. 2.
- David Stuckler and Sanjay Basu, The Body Economic: Why Austerity Kills (London: Allen Lane, 2013).
- Derk Birrell, Direct Rule and the Governance of Northern Ireland (Manchester: Manchester University Press, 2009), p. 155; Sean Byrne, Economic Assistance and Conflict Transformation (London: Routledge, 2011), pp. 63–64.
- Frank Gaffikin and Mike Morrissey, Northern Ireland: The Thatcher Years (London: Zed Books, 1990), p. 87.
- Ethnopolitics 8(2) (June 2009), p. 177.
- John Nagle, “Potemkin Village: Neo-Liberalism and Peace-Building in Northern Ireland?,” Conor McCabe, The Double Transition, p. 12; John Nagle, “Nostrum or Palliative?,” p. 223.
- O’Hearn, “How has Peace Changed the Northern Irish Political Economy?,” p. 108.
- Nolan, Peace Monitoring Report, pp. 28–29.
- Joseph Rowntree Foundation, Monitoring Poverty and Social Exclusion, p. 34.
- Katy Hayward, “Negative Silence: The Unspoken Future of Northern Ireland,” Nordic Irish Studies 11(2) (2012), pp. 21–38.
- Brian Kelly, “Neoliberal Belfast: Disaster Ahead?,” Irish Marxist Review 1(2) (2012), p. 45.
- Brendan Murtagh and Peter Shirlow, “Devolution and the Politics of Development in Northern Ireland,” Environment and Planning C: Government and Policy 30 (2012), p. 51; John Nagle, “The Repositioning of Irish Nationalism in Northern Ireland: An Examination of Consociationalism and Devolution in Identity Change,” Ethnopolitics Papers 21 (November 2012), pp. 21–22.
- John Nagle, “Potemkin Village,” p. 177.
- Goretti Horgan and Anne Marie Gray, “Devolution in Northern Ireland: A Lost Opportunity?,” Critical Social Policy 32(2) (2012), p. 475.
- Ibid.
- Murtagh and Shirlow, “Devolution and the Politics of Development,” p. 51.
- O’Hearn, “How has Peace Changed the Northern Irish Political Economy?,” p. 112.
- Conor McCabe, Sins of the Father: Tracing the Decisions That Shaped the Irish Economy (Dublin: The History Press, 2011).
- Louise Armitstead, “Davos 2012: Ireland is the ‘Poster Child’ for Debt-Stricken Europe,” Daily Telegraph 26 January 2013.
- Jocelyn Evans and Jonathan Tonge, “Social Class and Party Choice in Northern Ireland’s Ethnic Blocs,” West European Politics 32(5) (September 2009).
- Anthony McIntyre, Good Friday: The Death of Irish Republicanism (New York: Ausubo Press, 2008).
- The Usual Suspects, directed by Bryan Singer (1995). The scene referred to can be viewed here: http://www.youtube.com/watch?v=KnGo6Qm0Wt8 (accessed 4 July 2013).
- Harvey, A Brief History of Neoliberalism, p. 202. This strategy of erasure also represents a recurrent theme in Owen Jones’s timely study Chavs: The Demonization of the Working Class (London: Verso, 2011), pp. 45–48, 248.
- Jan Pakulski and Malcolm Waters, The Death of Class (London: Sage, 1996).
- John McGarry and Brendan O’Leary, Explaining Northern Ireland: Broken Images (London: Blackwell, 1995), pp. 152, 154, 157, 162, 164, 167, 336–337.
- Jim Smyth and Andreas Cebulla, “The Glaciar Moves? Economic Change and Class Structure,” in Colin Coulter and Michael Murray, eds., Northern Ireland After the Troubles: A Society in Transition (Manchester: Manchester University Press, 2008); Colin Coulter, “The Absence of Class Politics in Northern Ireland,” Capital and Class 69 (1999), pp. 77–100.
- Mike Savage, Fiona Devine, Niall Cunningham, Mark Taylor, Yaojun Li, Johs Hjellbrekke, Brigitte Le Roux, Sam Friedman, and Andrew Miles, “A New Model of Social Class? Findings from the BBC’s Great British Class Survey Experiment,” Sociology 47(2) (2013), pp. 219–250.
- Perhaps the most important exception to this rule is a recent major report on the future of Northern Irish schools that challenges the liberal orthodoxy that the segregation of children along ethno-religious lines represents the principal challenge to educationalists and foregrounds instead the massive disparity in the academic performance of children from different class backgrounds. Paul Connolly, Dawn Purvis, and P. J. O’Grady, Advancing Shared Education (Belfast, March 2013).
- See http://www.ark.ac.uk/nilt/2012/PoliticalAttitudes/NIRELND2.html (accessed 4 July 2013).
- The cartoon is second in the carousel of images collated here: http://www.irishtimes.com/blogs/gallery/2011/06/11/a-rogues-gallery-40-years-of-martyn-turner-cartoons/(accessed 5 July 2013).

