Genel

Gelecek – Tricontinental Institute for Social Research – Bölüm 1: Kopuş

Gelecek, takvimde yarın gelecek olan zaman değildir. Gelecek, insanlığın yolculuğunun kapitalist gerçekçilikten koptuğu ve insanlığın sorunlarını bütünüyle çözmemize imkân veren bir düzene girdiği andır.

Tricontinental: Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’ndeki ekibimiz, geride kalan yüz ay boyunca her ay bir dosya araştırdı, kaleme aldı ve tasarladı. Emperyalizm ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihinden ekonomi politikalarına, egemenliğe, savaşa ve değişen dünya düzenine kadar uzanan bu dosyalar; İngilizce, Hintçe ve Portekizceden Arapça, Tayca ve İspanyolcaya dek çok sayıda dilde dünya çapında dolaşıma girdi.[1] Bu, yüzüncü dosyamız. Bu nedenle bir an durup enstitümüz açısından temel önemdeki bir kavramın tarihsel-materyalist açıklamasını yapmaya karar verdik: gelecek.

Enstitümüz 2015 yılında tasarlanırken önümüzde üç temel araştırma doğrultusu bulunuyordu:

  1. Günümüz kapitalizmini ve onu biçimlendiren sınıf mücadelesinin niteliğini daha iyi anlamak.
  2. “Özel türden aşırı sağ” olarak adlandırdığımız olgunun yükselişini daha iyi anlamak.[2]
  3. Geleceği, yani bundan sonra neyin geleceğini daha iyi anlamak.

Üçüncü araştırma doğrultusu, tarihsel süreci materyalist biçimde kavramamızdan doğdu. Bu kavrayış, bugünü sonsuza kadar sürecek bir gerçeklik olarak değil, dönüşüme açık bir durum olarak görür. Başka bir ifadeyle bugün, farklı nitelikte bir geleceğe dönüştürülebilir. İçinde yaşadığımız kapitalist sistem kalıcı değildir: Sınıf mücadelesi ve üretici güçlerin gelişmesi yoluyla sosyalist bir sisteme dönüştürülebilir.

Burada ilk kez geleceğe ilişkin felsefi ve siyasal bir değerlendirme sunuyoruz. Ulusal kurtuluş Marksizmi geleneğinden hareketle, bu geleceğin yalnızca ulaşılacak hedef anlamında sosyalizm olarak değil, böyle bir geleceğe yönelen duyarlılık anlamında umut olarak da adlandırılması gerektiğini savunuyoruz.[3]

Bu dosyayı önceki doksan dokuz dosyayı okuduğunuz gibi okuyacağınıza; okuma gruplarında ve diğer siyasal çalışma alanlarında paylaşacağınıza, kolektif biçimde tartışıp değerlendireceğinize inanıyoruz. Görüş ve eleştirilerinize her zaman açığız.

Dünyadaki her dilde, bugünden sonra gelecek zamanı ifade eden bir “gelecek” sözcüğü vardır. Örneğin dünyanın en çok konuşulan dillerinden bazılarında gelecek için şu sözcükler kullanılır:

  • İngilizce: future — henüz gerçekleşmemiş zaman.
  • Mandarin Çincesi: wèilái (未来) — henüz gelmemiş olan.
  • Hintçe: bhavishya (भविष्य) — olacak ya da oluşacak olan.
  • İspanyolca: futuro — henüz gelmemiş zaman.
  • Fransızca: avenir — gelecek olan.
  • Arapça: mustaqbal (مستقبل) — karşılanacak, yüzleşilecek olan.
  • Bengalce: bhobishyot (ভবিষ্যৎ) — henüz olacak veya oluşacak olan.
  • Portekizce: futuro — henüz gelmemiş zaman.
  • Rusça: buduşçeye (будущее) — olacak olan.
  • Urduca: mustaqbil (مستقبل) — karşılanacak veya yüzleşilecek olan.

Bu sözcüklerin hepsi aynı anlama gelmez; değişime ilişkin farklı kültürel yönelimler taşırlar. Bazıları yalnızca boş bir takvime, bugün nasıl varsa yarının da öyle var olacağı düşüncesine işaret eder. Bazılarıysa gerçekleşecek ve yüzleşilmesi gerekecek karşılaşmaları anlatır.

Şunu kabul etmek önemlidir: Bir dilde yazılıp çeşitli dillere çevrilen böyle bir metni okurken bile “gelecek” sözcüğü, bir dilden diğerine bütünüyle aktarılamayacak kadar geniş bir anlamlar dizisi taşır. Bu sözcüklerin bundan sonra gelecek olana ilişkin yönelimleri farklı olsa da kapitalist uygarlığın konuştuğu her dilde şu soruları sorabiliriz: Gelecek gerçekten var mı, yoksa kapitalist gerçekçiliğin kalıcı olduğuna bizi inandırdığı bir şimdiki zamanın içinde mi yaşıyoruz?[4] Bugünden gerçekten farklı olabilecek bir yarın var mı?

İklim felaketini ve iklim apartheidını, sürekli savaşı ve sonu gelmeyen soykırımları, finans kapital diktatörlüğünü ve kemer sıkma politikalarının normalleştirilmesini anlamlandırmaya çalıştığımız günümüzde bu sorular hayati önemdedir.[5] On yıllardır süren kapitalist gerçekçilik bilincimizi sisle kapladı ve küresel felaketin ötesinde herhangi bir şey tahayyül etmemizi engelledi.

Bir gelecek var mı?

Elbette var.

Onu kurmak için mücadele ediyoruz ve onu şimdiden inşa ediyoruz.

I. Bölüm: Kopuş

İktidarın egemen dilinde gelecek, bugünün tarafsız bir uzantısı olarak sunulur. Takvimlerle ölçülür, büyüme eğrileriyle öngörülür ve tahminler aracılığıyla yönetilir. Bu bakış açısından gelecek, uğruna mücadele edilecek değil, beklenilecek bir şeydir. Bir muhasebe defterinin sonraki sayfası gibi kendiliğinden gelir.

Bu gelecek anlayışı son derece muhafazakârdır. Bugünü tanımlayan sömürü, hiyerarşi ve tahakküm yapılarının ortadan kaldırılmak yerine yalnızca daha verimli hâle getirileceğini varsayar. Bu gelecek tasavvuru; medya, okullar, üniversiteler, düşünce kuruluşları ve hayırsever vakıflar gibi kapitalist toplumun bütün büyük kurumları tarafından yeniden üretilir. Bu kurumlar değişim hakkında içi boş sloganlarda ısrar ederken, gerçekte bizi boğan kapitalist sistemin “alternatifsiz” olduğu dogmasını vaaz eder.

Bizim açımızdan gelecek, takvim üzerindeki bir tarih değildir. Mevcut düzenden kopuş; toplumsal ilişkilerin, siyasal iktidarın ve insani imkânların yapısal dönüşümüdür. Gelecekten bu şekilde söz etmek, kendimizi bir fanteziye kaptırmak değil; siyasetin bilinçli biçimde bastırılmış bir boyutunu yeniden sahiplenmektir: İçinde yaşadığımız dünyadan köklü biçimde farklı bir dünyayı tahayyül etme ve kurma kapasitesini.

Yirminci ve yirmi birinci yüzyılın sosyalist ve ulusal kurtuluş projeleri böyle bir dünyayı kurmaya çalışmış ve eşitsiz, kesintili biçimlerde de olsa onu hayata geçirmeye başlamıştır. Bu gelecek anlayışı, hem yönetilen süreklilik fikrini, yani reformizmi, hem de plansız çöküş fikrini, yani felaketçiliği reddeder. Egemen sınıf bir dizi sahte gelecek üretir: girişimcilik, yeşil kapitalizm ve askerîleştirilmiş güvenlik mitleri. Ancak bunların hiçbirinde özgürleştirici bir içerik bulunmaz.

Bu gelecek anlayışının düşünsel zemini, Marksist filozof Ernst Bloch tarafından “Henüz-Değil” (Noch-Nicht) kavramıyla geliştirildi.[6] Doğrudan Marx’ın yazılarından hareket eden Bloch’a göre gelecek, yarına ertelenmiş soyut bir şey değil; bugünün içinde yer alan ve onun sınırlarından sıyrılarak ortaya çıkmaya çalışan etkin bir güçtür.

Bloch açısından gerçeklik tamamlanmamıştır. Bu yaklaşım, onu dünyayı kapalı, sonuçlanmış veya bütünüyle açıklanmış kabul eden felsefi akımlarla karşı karşıya getirir. Bloch, bugünün kendisinin ötesine işaret eden eğilimler, arzular ve çelişkilerle dolu olduğunda ısrar eder. Henüz-Değil, tarihin üzerinde süzülen bir ütopya değil; maddi koşulların ve kolektif mücadelenin içinde barınan örtük bir imkândır.

Bu Henüz-Değil; sömürgecilik karşıtı mücadelelerin düşlerinde ve bu düşlerin Bandung Konferansı’nın 1955 tarihli sonuç bildirgesinde, Bağlantısızlar Hareketi’nin 1961 Belgrad Bildirgesi’nde, 1966 Trikontinental Konferansı kararlarında ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1974’te kabul ettiği Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen Bildirgesi’nde kazandığı programatik ifadede kavranabilir.

Aynı imkân, Ekim Devrimi’nin 1917’de, Vietnam Devrimi’nin 1945’te, Çin Devrimi’nin 1949’da ve Küba Devrimi’nin 1959’da açtığı devrimci süreçlerde de görülebilir.[7]

Bu Marksist gelenekte gelecek kaçınılmaz değildir. Bu anlayış, kapitalist sistemin çelişkilerinden doğan iki materyalist önermeye dayanır.

İlk olarak, tarihin gerçek hareketi üretici güçleri geliştirir ve toplumsal artığı büyütür. Ancak bu gelişmeler özel mülkiyetin sınırları içinde kaldığı için, aynı zamanda toplumun büyük çoğunluğu açısından eşitsizliği ve toplumsal acıyı da derinleştirir.

Bugün üretici güçlerin fabrika ve makinelerle sınırlı olmadığını kabul etmek önemlidir. Bakım emeği, dijital altyapılar ve küresel tedarik zincirleri de üretici güçlerin parçasıdır; bunların tümü giderek daha toplumsallaşmış bir emek aracılığıyla örgütlenmektedir.

Kapitalizmin bu güçleri hem geliştirdiğini hem de onların gerçek potansiyelini sabote ettiğini görmek de aynı ölçüde önemlidir. Kapitalizm; özel mülkiyet, Uber tipi platform tekelleri, sendika düşmanlığı, kemer sıkma politikaları, askerîleşme ve diğer denetim biçimleri aracılığıyla bu güçleri dizginler.

kinci olarak, kapitalizmin doğasında bulunan toplumsal acı; aşağılanma ve öfke üretir, bunlar da kendiliğinden başkaldırılara dönüşebilir. Ancak bu mücadeleler kendiliğinden özgürleştirici bir doğrultuda ilerlemez. Halkın somut taleplerini ileri taşıyan siyasal güçler tarafından sosyalizme yöneltilebilecekleri gibi, bu talepleri çarpıtan ve zehirli, toplum karşıtı bir program aracılığıyla insanları birbirine düşüren güçler tarafından sosyalizmin karşısına da sürüklenebilirler.[8]

Dolayısıyla gelecek, başımıza gelecek bir şey değil; bizim kurmak zorunda olduğumuz bir şeydir. Onu ancak acıyı üreten ve yeniden üreten yapılardan koparak kurabiliriz. Bu anlayış kadercilikten ve kaçınılmazlık düşüncesinden kopar; tarihin önünün açık olduğunu ve bugünün, mücadele aracılığıyla harekete geçirilebilecek henüz gerçekleşmemiş imkânlar taşıdığını bize hatırlatır.

Bu gelenekte umut, iyimserlik ya da edilgen bir bekleyiş değildir; dünyanın tamamlanmamış niteliğine yönelen militan bir tutumdur. Yoksullaşmadan, baskıdan ve mülksüzleştirmeden; sefaletin kader olarak kabul edilmesini reddetmekten doğar. Enstitümüzün çalışmalarına yön veren Küresel Güney hareketleri açısından umut hiçbir zaman bir lüks olmamıştır. Umut, köylülerin, işçilerin ve kadınların öncülük ettiği; insan onurunu ilerletmek için yürütülen kolektif çabalar niteliğindeki çok çeşitli hareket ve örgütlerin içinde dövülmüştür.[9]

Bu hareketler, bugünün biraz daha iyi bir biçimi için değil, bütünüyle farklı bir toplumsal düzen için mücadele eder. Onların geleceği takvimsel değil, yapısal dönüşüme dayalıdır. Umut etmek; bugünün tahammül edilemez ve geçici olduğunu, sömürü ve baskı koşullarının ne doğal ne de nihai olduğunu kabul etmektir. Bu umut egemen sınıf için tehlikelidir; çünkü bilinci dönüştüren, insanları bugüne katlanmaktan çıkarıp gelecek için harekete geçiren maddi bir güçtür.

Bu kopuş geleneğinde gelecek bireysel bir yaratım değildir; kolektif bir karakter taşır. Kapitalist kültür bizi bir kariyer, bir ev, bireysel güvence ve sonu gelmeyen bir “kendini geliştirme” projesi gibi kişisel gelecekler tahayyül etmeye teşvik ederken kolektif ufukları kapatır. Bu kültür, kolektif sorumluluğun ya da toplumsal dönüşümün değil, bireysel kaygının kültürüdür.

Kapitalizm altında takvimsel gelecek, yönetilebilir bir alan olarak ele alınır: Tahmin edilecek, programlanacak, fiyatlandırılacak, güvenceye alınacak ve kendilerini tarafsızmış gibi sunan kurumlarca idare edilecek bir şey olarak. Bu kurumların kararları siyasal tercihler değil, teknik zorunluluklarmış gibi gösterilir; uzmanlar, piyasalar, devletler ve güvenlik aygıtları tarafından bizim adımıza düzenlenmesi gereken meseleler olarak sunulur. Bu kurumların sunduğu şey özgürleştirici bir ufuk değil, felaketin yönetilerek sürdürülmesidir.

“Özel türden aşırı sağ”, dışlama, hiyerarşi ve şiddete dayanan mitik bir gelecek önermek üzere tam da bu zeminde ortaya çıkar. Bu aşırı sağ, kapitalizmin olumlu bir gelecek üretememesinin belirtisidir.[10] Gelecek bu aşırı sağ tarafından kurulamaz; halk egemenliğinin alanı olarak yeniden kazanılmalıdır.

Ne felaket ne de özgürleşme kaçınılmazdır. Birincisine karşı mücadele edilmeli, ikincisi için mücadele edilmelidir. Kopuşun, yani yapısal dönüşümün perspektifinden bakıldığında gerekli araç bireysel ilerleme değil; siyasal partiler, sendikalar ve toplumsal hareketler gibi yerleşik iktidarla karşı karşıya gelebilecek örgütlü güçlerdir. Bu güçler olmadan Henüz-Değil, kendisine ulaşacak yolu bulunmayan bir düş olarak kalacaktır. Umut; yapı, disiplin ve süreklilik gerektirir.

Gelecek, insanlık tarihinin dışında bir yerde bulunmaz. Başka bir dünyanın habercisi olan parçalar, davranışlar ve mücadeleler içinde şimdiden mevcuttur. Kolektif emek biçimleri, bakım pratikleri, halk demokrasisi deneyimleri ve Çin ile Küba gibi ülkelerde sosyalizmin inşasına yönelik henüz tamamlanmamış ve tartışmalı süreçler bunlar arasındadır.[11]

Bunlar kenarda kalmış ilginç örneklerden ibaret değildir; farklı bir toplumsal mantığın ön belirtileridir. Bunların haritasını çıkarmak, onları romantikleştirmek değil; taşıdıkları anlamı ve içlerinde barındırdıkları örtük potansiyeli kavramaktır. İnşa etmeye çalıştığımız dünyanın soyut bir ufuk değil, somut bir imkân olduğunu bize hatırlatırlar.

Bir Marksistin görevi geleceği tahmin etmek değil, onu örgütlemektir. Bugünden kopmak; berraklık, cesaret ve kolektif disiplin gerektirir. Gelecek ancak bir kopuşu zorladığımızda ortaya çıkabilir. Bu nedenle gelecek, bir mücadele alanıdır. Onun için mücadele etmek, önünü kapatmaya çalışan güçleri teşhis etmemizi gerektirir.

Geleceğin Düşmanları

Gelecek, insanlığın özlemleriyle doldurulmayı bekleyen boş bir ufuk değildir. Mevcut tahakküm ilişkilerini yeniden üretmek isteyen güçlü odaklar tarafından etkin biçimde planlanır, yapılandırılır ve sınırlandırılır. Geleceğin düşmanları soyut eğilimlerden ibaret değildir; bugünkü düzeni geleceğe taşımaya kararlı somut güçlerdir.[12] Aşağıda geleceğin dört temel düşmanını ele alıyoruz: finans kapital, platform sermayesi, ekstraktivizm ve militarizm. Bu güçler yalnızca bugünün toplumsal ilişkilerini savunmakla kalmaz; geleceği daha şimdiden sömürgeleştirmeye çalışır.

Finans kapital, bu güçler bütününün merkezinde yer alır. Sömürgecilik ve yeni sömürgecilikten elde edilen kaynaklar, yatırım akışları, spekülasyonun sihri ve borcun gücü üzerindeki denetimi aracılığıyla devletleri ve toplumları disipline eder; onların önündeki muhtemel geleceklerin sınırlarını daraltır.[13] Çoğunlukla Küresel Kuzey’de bulunan kredi derecelendirme kuruluşları, çok taraflı kredi kurumları ve özel finans kuruluşları, Kuzey’in egemen sınıfı adına geleceğin planlayıcıları olarak hareket eder. Yarının, insanların gelişimine değil sermaye birikimine elverişli kalmasını güvence altına alırlar. Uluslararası Para Fonu’nun, Dünya Bankası’nın, Dünya Ticaret Örgütü’nün ve sayısız başka kurumun buyrukları; borç batağındaki, geçmişte sömürgeleştirilmiş pek çok ülke için maddi bir gerçekliğe dönüşür.[14]

Platform sermayesi. Kapitalist teknoloji tekelleri, yenilik ve verimlilik imkânlarını verilerin gasp edilmesine, emeğin yeniden düzenlenmesine ve toplumsal hayatın parçalanmasına yöneltir. Algoritmalar zamanı, dikkati ve arzuları yönetirken platform emeği işçileri istikrardan ve kolektif güçten yoksun bırakır.[15]

Ekstraktivizm. Ekolojik felakete ilişkin ezici bilimsel kanıtlara rağmen petrol, doğal gaz, kömür, madencilik ve tarım tekelleri enerji sistemlerini, emek piyasalarını ve devlet politikalarını şekillendirmeyi sürdürür. Planlama ufukları acımasızca kısadır: çıkar, kâr et, terk et. Örneğin iklim krizi, öngörü eksikliğinin değil; gezegenin yıkımını sermaye birikiminin kabul edilebilir bir maliyeti sayan kapitalist şirketlerin bilinçli kararlarının sonucudur.[16]

Militarizm. Kapitalist sistemin ürettiği ve ağırlaştırdığı savaş, zorla yerinden edilme ve iklim felaketi gibi krizler, toplumsal ve siyasal çözümlerle değil; siyasal sorunlara askerî çözümler dayatan sürekli bir savaş ekonomisiyle karşılanır. Emperyalist merkezlerde militarizm; silahlanmanın büyütülmesi, sınır rejimleri, gözetim sistemleri ve olağanüstü yönetimin normalleştirilmesi biçiminde ortaya çıkar. Küresel Güney’de ise emperyalist saldırganlık, vekâlet savaşları, işgal ve zaten kıt olan kamu kaynaklarının ordulara ve güvenlik altyapılarına zorla aktarılması biçimini alır. Bütün bunlar daima silah sanayisinin yararına işler.

Militarizm siyasal ufku daraltır: Olağanüstü durumlar otoriter önlemleri meşrulaştırır, muhalefeti bastırır ve korkuyu olağanlaştırır. İnsanlığın geniş kesimleri, özellikle de Küresel Güney halkları için gelecek bir vaat olarak değil; kalıcı istikrarsızlık, yerinden edilme ve ölüm olarak görünür. Savaş, kapitalizmin bizzat ürettiği krizleri yönetmenin bir mekanizmasına dönüşür.[17]

Geleceğin bu düşmanları yalnızca toplumsal dönüşümün önünü kesmez. Ayrıcalıkları küçük bir azınlık için güvence altına alırken çoğunluğu tükenmişliğe, güvencesizliğe ve umutsuzluğa mahkûm eden bir geleceği etkin biçimde üretirler. Onların iktidarıyla doğrudan karşı karşıya gelmeden gelecek yeniden kazanılamaz.

Kopuşu Gerçekleştirebilecek Toplumsal Güçler

Mülk sahibi sınıflar bugünün sonsuza kadar sürmesinde ısrar ettiğine göre gelecek ancak kitlesel ve kolektif mücadele yoluyla geri kazanılabilir. Mevcut düzenden kopuşu gerçekleştirebilecek toplumsal güçler hâlihazırda vardır; ancak parçalı, eşitsiz ve çoğu zaman görünmez kılınmış durumdadır.

Bu güçler arasında kayıtlı ve kayıt dışı ekonomide çalışan işçiler, köylüler ve topraksız tarım işçileri, kadınlar, gençler, ezilen topluluklar ve Marx’ın “artık nüfus” adını verdiği kesimler bulunur. Bunlar kapitalist birikim döngülerinin dışına itilen veya kıyısında tutulan; fakat hem yedek emek ordusunun hem de toplumsal yeniden üretim güçlerinin bir parçası olarak kapitalizm açısından vazgeçilmez olmaya devam eden insanlardır.[18]

“Post-Marksizm” ve parçalanmış siyasal özneler üzerine geliştirilen yeni teoriler hakkındaki bütün söylemlere rağmen, bileşimi önemli ölçüde değişmiş olsa da hem kentteki hem kırdaki işçi sınıfı merkezî konumunu korumaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü ve Dünya Bankası’nın çeşitli raporları, dünya çapındaki toplam işgücünün —çalışanlarla aktif olarak iş arayanlar birlikte hesaplandığında— yaklaşık 4 milyar kişiden oluştuğunu göstermektedir.

Küresel istihdamın başlıca sektörlere göre yaklaşık dağılımı şöyledir:

SektörÇalışan sayısı
Tarım923 milyon
Sanayi800 milyon
Hizmetler1,8 milyar
Ulaştırma ve lojistik230 milyon
Platform işçileri154–435 milyon

Sanayi işçileri; hizmet, ulaştırma, depo, bakım, teslimat ve platform —ya da Uberleştirilmiş— işçileriyle birlikte varlık göstermektedir. Küresel Güney’in büyük bölümünde kayıt dışı emek istisna değil, kuraldır. Fabrikada, tarlada veya depoda çalışan bu işçiler aşırı güvencesizlikle, zayıf ya da tamamen yok sayılan hukuki korumayla ve sürekli işsizlik tehdidiyle karşı karşıyadır.

Bununla birlikte sendikal örgütlülük oranlarındaki aşınmaya rağmen bu işçiler stratejik bir güce sahiptir. Malları üretir ve taşırlar; toprağı işler, yeraltı kaynaklarını çıkarır, bakım emeğini üstlenir, kentleri inşa eder ve gündelik hayatın sürmesini sağlarlar.

Lojistik merkezlerindeki grevlerden topraksız işçilerin kitlesel başkaldırılarına, ev işçilerinin işi bırakma eylemlerine kadar uzanan mücadeleleri, sermaye ile emek arasındaki karşıtlığın varlığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.

Mücadeleler her zaman emeğin sermayeye karşı bilinçli biçimde örgütlenmesi şeklinde açıkça ortaya çıkmaz. Çoğu zaman ataerki ve kast ya da ırk gibi toplumsal hiyerarşiler başta olmak üzere başka baskı yapıları üzerinden görünür hâle gelir; kimi zaman da kuşakların ortak deneyimleri ve farklı toplumsal oluşumlar tarafından harekete geçirilir.

Örneğin kadın hareketleri, ekonomik sistemlerin bedenlerin ve zamanın tüketilmesine nasıl dayandığını açığa çıkarmıştır. Bu durum genel olarak kadınlar, özel olarak ise Siyah, göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfı kadınları açısından çok daha ağırdır. Benzer biçimde toplumsal onur mücadeleleri, kendileri doğrudan sınıfsal olmayan kimlikler üzerinden biçimlenir; ancak bu mücadeleler kapitalizmin eski hiyerarşileri kendi birikim stratejileri doğrultusunda nasıl yeniden harekete geçirdiğini gösterir. Örneğin kast ve ırk, kapitalist sistem tarafından sermaye birikiminin hizmetine koşulur. Bu nedenle onur mücadelesi veren hareketler aynı zamanda sosyalist mücadelenin zeminini de oluşturur.

Göçmenlerden, işsizlerden, topraksız köylülerden ve kent yoksullarından oluşan artık nüfus çoğu zaman siyasal bakımdan önemsizmiş gibi görülür. Oysa bu kesimler kapitalist sistemi en çıplak hâliyle deneyimler. Konut, kamu hizmetleri ve insan onuru için verdikleri mücadeleler, hayatın yeniden üretilebilmesi için verilen mücadelelerdir. Bütün bu mücadeleler, işçi sınıfının kapitalizme karşı tarihsel bir blok oluşturmak ve gelecek uğruna mücadele etmek için taşıdığı enerjiyi ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte kentlerimizi ve kırlarımızı sarsan protestoların önemli bir bölümü; küçük örgütlerin şekillendirdiği ya da sosyal medya üzerinden bireylere yapılan çağrılarla harekete geçen büyük seferberlikler biçiminde ortaya çıkar. Sermaye bölünmelerden beslenir: kayıtlı emeğe karşı kayıt dışı emek, kente karşı kır, erkeğe karşı kadın ve toplumsal cinsiyet normlarına uymayanlar, yurttaşa karşı göçmen.[20]

Bugün sınıf yapısının ve toplumsal örgütlenmenin parçalanmış hâli, siyasal örgütlenme ve ilkeli eylem birliği açısından büyük güçlükler yaratmaktadır. Harekete geçmiş öfkenin gerici güçler tarafından ele geçirildiği ya da umutsuzluk içinde dağılıp gittiği çok sayıda örnek bulunmaktadır.

Bir kopuş; farklılıkları ortadan kaldırmadan birlik kurmayı, ortak çıkarlarla ortak ufukları bir araya getirebilecek siyasal projeler oluşturmayı gerektirir. Böyle bir örgütlenme olmadan toplumsal güçler yalnızca gelişmelere tepki veren unsurlar olarak kalır. Örgütlendiklerinde ise geleceği kendi ellerine alabilecek tarihsel öznelere dönüşürler.

Dünya genelinde solun karşı karşıya olduğu gerçek örgütsel soru şudur: Halkın yaşadığı nesnel acı ve hayatta kalma koşullarından hareketle mücadelenin öznel zeminleri nasıl inşa edilebilir?

Zaman

Kapitalizm toplumlara kendi zaman anlayışını dayatır: yönü olmayan bir aciliyet, amacı olmayan bir hız ve çözümü olmayan bir kriz duygusu. Toplumsal hayatı kuşatan bu hummalı tempo, günümüz üzerinde denetim kurma imkânımızı ortadan kaldırır ve boş zamanımızı kemiren bir düzensizlik yaratır.

Boş zaman olmadan topluluk inşa etmek için gerekli zamanı bulmak kolay değildir. Bununla birlikte devlet düzeyindeki sosyal politikaların çözülmesi, işçi sınıfı kadınlarını toplumsal yeniden üretimi sağlayacak dayanışma zeminleri kurmaya zorlamıştır. Bu zeminler, kadınların günümüzde işçi sınıfının pek çok protesto hareketinde oynadığı hayati rolün dayanaklarından biri olmuştur.

Zaman olmadan işyerlerinde, mahallelerde ve topluluklarda örgütlü güç oluşturmak mümkün değildir.

Kapitalizmin çelişkileri, çoğunlukla düşük ücretler ve kötü çalışma koşulları tarafından tetiklenen kendiliğinden mücadeleler üretir. Ancak bu mücadeleler suya, kamusal alanlara, uygun fiyatlı gıdaya ve yakıta erişim gibi toplumsal yeniden üretim koşullarından da doğabilir.

Bu mücadeleler kimi zaman zaman içinde kurulmuş toplumsal ağlara ve ilişkilere dayanır. Kimi zaman ise çalışma ve yaşam standartlarının hızla kötüleşmesi, kendisine özgü kitlesel bir duygu yaratarak mücadeleyi doğrudan ortaya çıkarır.

Bu kendiliğinden ayaklanmalar çoğu zaman kahramanca olsa da yeterli değildir. Disiplinli bir örgütlenme olmadan bugünün işleyişini sekteye uğratabilirler; ancak geleceği nadiren yeniden şekillendirebilirler. Büyük devrimlerin tarihi, dünyayı altüst eden büyük yükselişlere toplulukları mücadele içinde hazırlayan, uzun yıllara yayılan dirençli devrimci faaliyetlerin tarihidir.

Kendiliğinden mücadeleler gerçek bir öfkeyi ve haklı yakınmaları yansıtır. Sokakları işgal edebilir, umut yaratabilir ve hükümetleri devirebilirler. Ancak tarihsel deneyim —2011 Mısır örneğinde olduğu gibi— örgütsel süreklilik ve güç bulunmadığında bu anların baskıya, düzen tarafından soğurulmaya ve tükenmeye açık olduğunu göstermektedir.

Mülk sahibi sınıflar zamanı stratejik biçimde kavrar. Çoğu zaman onlarca yıllık planlar yaparlar. Yalnızca protestonun dolaysızlığı içinde hareket eden toplumsal hareketler ise uzun vadeli mücadele alanını düşmanlarına terk eder.

Örgüt

Dolaysız anın ötesine geçebilmek örgütlenmeyi gerektirir. Örgütlenme, sınırları daha belirsiz toplumsal hareketlerden demokratik merkeziyetçi Leninist partilere kadar pek çok farklı biçim alabilir. Bu iki biçim arasındaki tartışma, bu dosyanın temel konusu değildir.

Burada vurguladığımız nokta, çeşitli biçimleriyle siyasal örgütün zamanı özgürleştirici amaçlar doğrultusunda yapılandıran bir araç olmasıdır. Partiler, cepheler, sendikalar, köylü örgütleri, kadın örgütleri ve gençlik hareketleri birbirinden farklı fakat birbiriyle bağlantılı roller üstlenir.

Leninist tipte partiler uzun vadeli programlar oluşturabilir ve devlet iktidarı için mücadele edebilir. Kitle örgütleri mücadeleleri gündelik hayatın içinde kökleştirebilir ve topluluklara süreklilik kazandırabilir. Cepheler ise ideolojik birörneklik talep etmeden farklı güçlerin birliğini mümkün kılabilir.

Örgütlenme, parçalanmış ve sürekli baskı altında tutulan işçi sınıfının elinde kalan zamanı ortaklaştırmasına ve kendisinden çalınmış olan toplumsallığı yeniden kurmasına imkân verir.

Disiplin

Leninist partinin avantajı, bu gelenekte disipline merkezî bir yer verilmesidir. Disiplin, itaat ya da bürokratik katılık anlamına gelmez; her ne kadar kolaycı biçimde sıklıkla bunlara indirgenebilse de.

Disiplin şu unsurları içerir:

Siyasal olarak eğitilmiş ve parti biçiminin gerekliliğini kavrayan kadroların yetiştirilmesi; ortak bir siyasal anlayış ve program oluşturmak için gerekli kolektif usullerin kurulması; parti içinde temsile dayalı önderliğin zorunlu yapılarının oluşturulması ve ortak hedeflere, stratejilere ve hesap verebilirlik biçimlerine kesin bir bağlılık gösterilmesi.

Disiplin, örgütlerin enerjilerini korumasını, deneyimlerinden öğrenmesini ve kriz anlarının ötesinde varlığını sürdürmesini sağlar. Başkaldırıyı bir projeye dönüştürür.

Bu sürecin merkezinde, yeni aydınlar olarak adlandırdığımız kesimler bulunur: İşçi sınıfından, köylülükten ve halk hareketlerinden çıkan, bir siyasal projenin sürekli ikna edicileri.[21]

Onların görevi açıklığa kavuşturmak, farklı deneyimleri sentezlemek ve bunları aktarabilmektir; yaşanmış deneyimi siyasal stratejiye çevirmektir. Hareketlerin yalnızca neye karşı mücadele ettiklerini değil, geleceğin neleri içermesi gerektiğini de kavramalarına yardımcı olurlar.

Enternasyonalizm

Kapitalizmden kopuş, yalnızca ulusal sınırlar içinde sürdürülemez. Sermaye; finans, ticaret, askerî bloklar, tedarik zincirleri ve ideolojik kurumlar aracılığıyla kendisini uluslararası ölçekte örgütler. Geleceği kurmaya çalışan güçler de aynı ölçekte örgütlenmek zorundadır.

Enternasyonalizm, mücadeleye sonradan eklenen ahlaki bir unsur ya da duygusal bir dayanışma jesti değildir. Dünya ekonomisinin yapısından ve ezilenlerin ortak koşullarından doğan pratik bir zorunluluktur. Ülkeler ve mücadeleler arasında bağlar kurmak; devrimci süreçlerin deneyimlerinden öğrenmek; emperyalizme karşı egemenliği savunmak; siyasal eğitim çalışmalarını, kampanyaları ve maddi dayanışma biçimlerini eşgüdüm içinde yürütmek anlamına gelir.

Enternasyonalizm olmadan kazanımlar yalıtılmış ve saldırıya açık kalır. Enternasyonalizm sayesinde yerel, ulusal ve bölgesel düzeylerdeki mücadeleler, küresel bir sistemle karşı karşıya gelebilmek için gerekli ölçeğe ulaşmaya başlar.

Gelecek tek bir anda ele geçirilemez. Sabırla, kolektif biçimde ve bilinçli olarak inşa edilmelidir.

Zaman, mücadele için gerekli alanı yaratır.
Örgüt, mücadeleye biçim kazandırır.
Disiplin, ona süreklilik sağlar.
Enternasyonalizm ise mücadeleyi gerekli ölçeğe taşır.

Bu araçlar, egemen sınıfın sömürü ve dışlanma üzerine planladığı geleceğe karşı ezilenlerin kendi geleceklerini planlamalarını mümkün kılar: insan onuruna, eşitliğe ve yaşamın kendisine dayanan bir gelecek.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...