Devlet Bahçeli’nin çağrısı ve Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısını müteakip PKK’nin feshiyle ilerleyen süreç, “Çerçeve Yasa” ile başka bir evreye geçmiş durumdadır.
Türkiye yeniden Kürt sorununu, silahlı çatışmanın sona ermesini ve barış ihtimalini tartışıyor. On yıllardır binlerce insanın yaşamına mal olan çatışmalı halin sona ermesi ve Kürt meselesinin siyasal zeminde tartışılması talebinin önünün açılması kuşkusuz önemlidir. Türkiye Sosyalist Partisi açısından da devletin Kürt meselesini güvenlik politikalarına hapsetmesi, inkâr ve asimilasyon çizgisinin devam etmesi savunulabilir değildir.
Ancak buradan mevcut sürecin yöntemine, sürdürülüş biçimine, siyasal sınırlarına, kamuoyuna yansıyan açıklamalara ve ortaya koyulan çözüm anlayışına koşulsuz destek verilmesi gerektiği sonucu çıkmaz.
Tam tersine, barış ihtimalinin gerçek olduğu ölçüde nasıl bir barıştan söz edildiğini daha fazla tartışmak gerekir. Eğer adına “Barış ve Demokratik Toplum” denilen bir süreç işletiliyorsa, burada eleştiri ve tartışmanın içeriğinin daralması değil mantıken genişlemesi beklenir. Ancak bu noktada yaşanan bir tezatlık hali varsa, bu da tam olarak ilgili eleştirel yaklaşımın odağa alması gereken hususlardan bir tanesidir.
Nihai olarak bir savaşın sona ermesini istemek ile o savaşın sona erdirilme biçiminin gerçek manada demokratik muhtevaya sahip olması gerektiğinden bahisle eleştirilmesi arasında hiçbir çelişki yoktur. Bir siyasal sürecin aktörlerini, yöntemini, demokratik niteliğini veya çözüm perspektifini tartışmak savaş istemek anlamına gelmez. Demokratik bir barış süreci siyasal eleştirinin alanını daraltmaz; genişletir. Toplumdan susmasını, beklemesini ve önceden belirlenmiş bir güzergâha destek vermesini beklemek yanlıştır; gerçek çözüm iradesi siyasal geleceğinin kuruluşuna daha fazla katılmasını ister. Barış ve toplumsallaşma arasındaki ilişki ve olgu tam olarak bu değilse nedir?
Bugün önümüzdeki temel sorun bu nedenle “barış mı, savaş mı?” ikilemi değildir. Eleştirinin mahiyeti de “o halde siz savaşın” ya da “sürece eleştiri, barış karşıtlığıdır” gibi determinist biçimlerde ele alınamaz. Soru ve aranan cevap, eleştirinin içeriğini net bir şekilde belirlemektedir.
Yol ayrımı, barışın siyasal içeriği üzerindedir.
a-) Barışın Depolitizasyonu
Barışın kendisini savunmak ile belirli bir barış siyasetini desteklemek aynı şey değildir. Nitekim sürdürülen her siyaset kendi içerisinde taktik, strateji, yöntem ve yönelim açısından farklı amaç ve araçlar gerektirmektedir. Bu amaç ve araçların bütünlüklü olarak sahiplenilmesi mantıken beklenemez; bu noktada ayrı yerlerde olduğumuza göre ayrı şeyler düşünüyor olduğumuz zaten açıktır. Bu bağlamda aradaki farkı iyi anlamak gerekmektedir.
İşaret ettiğimiz şey, son dönemde yürütülen tartışmalarda iki husus arasındaki ayrımın giderek silikleşmesidir. Sürecin yöntemi veya kapsamı sorgulandığında eleştirinin içeriğinden önce eleştirenin niyetinin tartışıldığı; kimi itirazların “sabotaj”, “provokasyon”, “süreç karşıtlığı” veya barışı istememekle ilişkilendirildiği bir siyasal atmosfer ortaya çıkmaktadır.
Bu yaklaşım yalnızca tartışmanın üslubuyla ilgili değildir. Daha esaslı bir siyasal probleme işaret etmektedir.
Barış, toplumun siyasal özne olmaktan çıkarıldığı ve kendisinden esas olarak yürütülen süreci desteklemesinin beklendiği bir yönetim tekniğine dönüşemez. “Tarihsel bir fırsat var, şimdi eleştirmenin zamanı değil”, “önce süreç başarıya ulaşsın, diğer meseleler sonra tartışılır” veya “eleştiriler barış karşıtlarının elini güçlendiriyor” biçimindeki her yaklaşım, iyi niyetle kurulsa dahi siyasetin alanını daraltır.
Oysa barışın meşruiyeti sadakatten doğmaz. Bu bağlamda sosyalistlerin tarihsel müdahale sorumluluğunu yerine getirmeye devam etmek zorundayız.
Barışın meşruiyeti katılımdan, açıklıktan, tartışılabilirlikten ve toplumun kendi siyasal geleceği üzerinde söz sahibi olmasından doğar.
Bu nedenle açıkça söylemek gerekir: Barış, siyasal eleştirinin askıya alındığı bir OHAL rejimi değildir.
Barış adına siyasetin askıya alınması gibi bir yöntem olamaz. Barış tam tersine siyasetin, örgütlenmenin, eleştirinin ve demokratik mücadelenin önündeki engellerin ortadan kalkması anlamına gelmelidir. Nitekim sürecin siyasal öznelerinin de açıkça söylediği şey budur. Bu bağlamda beklenen, söylenen ile pratikteki hamleler arasında çelişki değil doğru yönlü bir ilişki olmasıdır.
b-) Silahların susması ile Kürt meselesinin çözümü aynı şey değildir
Mevcut tartışmanın en temel kavramsal sorunu, Kürt meselesinin çözümü ile silahlı çatışmanın sona ermesinin zaman zaman birbirinin yerine geçirilmesidir.
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürt meselesine yaklaşımının en ağır sonuçlarından biri, meselenin siyasal ve tarihsel içeriğinin ortadan kaldırılarak bir “terör sorunu” biçiminde ele alınmasıydı. Meseleyi salt şiddet pratikleri üzerinden ele almanın kendisi de, şiddetin yeni biçimlerini – dilsel, kültürel, ekonomik, sosyal vb. – üretme tehlikesini barındırmaktadır.
Bu yaklaşım Kürt halkının varlığına, diline, kültürüne, siyasal taleplerine, yerel yönetim sorununa, yurttaşlık rejimine ve kolektif haklarına ilişkin bir meseleyi güvenlik problemine indirgedi. Bugün bu güvenlik paradigmasından uzaklaşılması kuşkusuz önemlidir.
Ancak eski indirgemeciliğin yerine yenisi konulmamalıdır.
Dün kurulan denklem “Kürt sorunu eşittir terör sorunu” idi. Bugün ise Kürt meselesinin çözümünün “PKK’nin feshi, silahsızlanması ve PKK’lilerin hukuki durumunun düzenlenmesi” toplamına indirgenmesi tehlikesi vardır.
Bunlar önemsiz meseleler değildir. Silahlı çatışmanın sona ermesi için gerekli hukuki ve siyasal düzenlemelerin yapılması gerekir. Silah bırakan insanların hukuki statüsünün belirsiz bırakılamayacağı da açıktır.
Fakat bütün bunlar Kürt meselesinin yalnızca bir bölümüdür. Nitekim Kürt hareketi de bir ilk adım, 1000 adımın ilki gibi kavramsallaştırmalarla bu durumu açıklamaktadır. Ancak söylem ile eylem arasındaki ilişkinin de, yukarıda izah olunduğu üzere burada da sorgulanması gerekmektedir.
Bir silahlı örgütün devletle ve hukuk düzeniyle ilişkisinin ne olacağını çözmek başka şeydir; Kürt meselesini çözmek başka şeydir. Birincisi ikincisinin parçası olabilir. İkincisinin yerine geçemez.
Silahlı bir örgütün geleceği ile bir halkın hakları aynı mesele değildir. PKK feshedilebilir. Silahlı faaliyet sona erebilir. Örgüt mensupları için birtakım hukuki geçiş mekanizmaları oluşturulabilir. Başka örgütlenme formatlarına geçilebilir.
Ancak bütün bunların sonunda şu soruları sormaya devam edeceğiz: Kürt halkının anadil hakkı ne olacaktır? Kürtçenin kamusal alandaki statüsü ne olacaktır? Kayyım rejimi ortadan kaldırılacak mıdır? Yerel demokrasi hangi güvencelere kavuşacaktır? Siyasal örgütlenme ve ifade özgürlüğünün sınırları genişletilecek midir? Kürt halkının kolektif varlığının anayasal ve hukuki karşılığı olacak mıdır? Kürtlerin kendi taleplerini farklı siyasal kanallar aracılığıyla ifade edebilmesinin önündeki engeller kaldırılacak mıdır?
Bu sorular cevapsız bırakılıyorsa, çatışmanın sona ermesi mümkün olsa bile Kürt meselesinin çözüldüğünü söylemek mümkün değildir. O yüzden demokrasi tartışmaları, tarafımızca gerçek demokratik talepler ekseninde tartışılmaya devam edilecektir.
c-) Kürt Hareketinden Gelen Açıklamalar Üzerine
Bu noktada ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Mevcut sürecin başlıca aktörleri de Kürt meselesinin yalnızca silahsızlanmadan ibaret olmadığını zaman zaman açık biçimde ifade etmektedir.
Mustafa Karasu, Temmuz sonunda sorunun yalnızca silahsızlanmaya indirgenmesinin yanlış olduğunu, düşünce, ifade ve örgütlenme alanının genişletilmesi gerektiğini söyledi.
Cemil Bayık da Eylül başındaki değerlendirmelerinde sürecin yalnızca silahsızlanmadan oluşmadığını, demokratikleşme adımları atılmadığında sürecin tıkanacağını ve Kürt sorununun bir halkın temel haklarının tanınması meselesi olduğunu ifade etti.
Bu tespitler önemlidir ve esas itibarıyla doğrudur. Fakat tam da bu nedenle başka bir sorunun sorulması gerekir:
Madem Kürt meselesi silahsızlanmaya indirgenemez, barış siyaseti neden devlet ile silahlı hareket arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesine ve diğer siyasal güçlerin bu sürece destek vermesine indirgensin?
Bu sorunun cevabı verilmeden “demokratik çözüm” kavramı eksik kalacaktır.
Üstelik Cemil Bayık’ın sosyalistlere ilişkin son sözleri, tartışmayı daha da önemli hale getirmiştir. Bayık, sosyalistlerin mevcut sürece yeterince güç vermemeleri halinde Türkiye’nin siyasal alanından kopabileceklerini ve etkisizleşebileceklerini söylemiş; sürece güç vermeyi sosyalistlerin “tarihsel sorumluluğu” olarak tarif etmiştir.Çalışma notlarında ayrıca Bayık’ın yalnızca eleştiriyi yetersiz gördüğü ve anlamlı eleştiriyi sürecin başarıya ulaşmasını hedefleyen bir destekle ilişkilendirdiği kaydedilmektedir.
Burada sosyalist hareket açısından kabul edilmesi mümkün olmayan bir sınır ortaya çıkmaktadır.
Türkiye sosyalistlerinin tarihsel sorumluluğu herhangi bir siyasal merkezin belirlediği sürece amasız – fakatsız biçimi en baştan kabul etmek suretiyle destek vermek değildir. Altını çizdiğimiz husus, amasız – fakatsız biçimin bir yöntem kabul edilmesidir; dayanışma ve desteğin kategorik reddi değildir.
Sosyalistlerin tarihsel sorumluluğu kendi programlarını, kendi demokrasi anlayışlarını, kendi sınıf siyasetlerini ve halkların eşitliğine ilişkin kendi taleplerini bağımsız biçimde savunmaktır.
Bir sürece destek vermeyen sosyalistin “etkisizleşeceğini” söylemek siyasal bir öngörü olarak ifade edilebilir. Fakat bunun demokratlığın veya barıştan yana olmanın ölçütü haline gelmesi başka bir meseledir.
Sosyalistler barışı destekler.
Ama barış üzerine düşünme ve barışın siyasal içeriğini tartışma hakkını hiçbir siyasal aktöre devretmez.
d-) “Barışı savaşanlar getirir” mi?
Duran Kalkan’ın geçtiğimiz aylarda kullandığı “Barışı savaşanlar getirir” ifadesi, mevcut yaklaşımın siyasal sınırlarını tartışmak açısından dikkat çekicidir.
Bu sözün bir yönüyle gerçeklik payı vardır. Savaşan taraflar ateşkes yapabilir. Silahlı çatışmayı sona erdirebilir. Silah bırakma mekanizmalarını belirleyebilir. Çatışmadan siyasal alana geçişin koşulları üzerine müzakere edebilir. Bunlar, şüphesiz müstakil olarak büyük bir halkın ve o halk hareketinin karar verebileceği – münhasıran onlara ait olduğu tartışmasız – bir durumdur.
Ancak ateşkes ile barış aynı şey değildir demenin kendisi kategorik olarak barış ve demokrasi karşıtlığı mıdır? Savaşanlar savaşı sona erdirebilir; barışı toplum kurar. Dolayısıyla barış ve toplumsallaşma ilişkisi yeniden karşımıza çıkar.
Çünkü barış yalnızca silahların kullanılmaması hali değildir.
Kalıcı bir barış yurttaşlık rejimini, hakları, özgürlükleri, dili, siyasal temsili, yerel demokrasiyi, örgütlenmeyi ve eşitliği yeniden düzenlemek zorundadır. Bugün Türkiye’deki neo – faşist saldırganlık ve rejim yönelimi, bu noktaya ve güce erişmiş bir müzakere noktasında olunmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla talep neyse tartışılacak çerçeve de o olur. Demokrasi kavramı bir talepse, bu talebe ulaşmak için gerekli tartışma kavram ekseninde sürdürülür. Bunlar iki silahlı tarafın münhasır siyasal alanı değildir.
Kürt halkının geleceği yalnızca devlet ile PKK arasındaki sürecin biçimleriyle sınırlı değerlendirilemeyecektir.
Türkiye toplumunun geleceği de siyasal aktörlerin müzakere başlıklarıyla sınırlandırılabilir değildir.
Elbette müzakere gereklidir. Silahlı çatışmanın tarafları birbirleriyle konuşmadan çatışmanın sona erdirilmesi düşünülemez. İtirazımız müzakereye değildir, olamaz da.
İtirazımız, müzakerenin toplumun yerine geçmesine ve müzakere eden aktörlerin demokratik çözümün tek siyasal merkezi haline gelmesine yöneliktir.
e-) Kim özne, kim destekçi?
Mevcut süreç açısından tartışılması gereken temel sorunlardan biri de siyasal katılımın niteliğidir. En çok söylenen ve işaret edilen başlık – entelektüel katkı katılımdan toplumsal katılıma kadar – bu meseleye dönüktür.
Demokratik bir sürecin katılımcılığı yalnızca kaç partiyle görüşüldüğü veya kaç toplumsal kesimden görüş alındığıyla ölçülemez.
Temel mesele şudur: Toplum sürecin öznesi midir, yoksa destekçisi midir? Pasif bir özne midir aktif bir katılımcı mıdır? Talep, eylemi belirler.
Kürt halkının farklı siyasal eğilimleri, sosyalistler, sendikalar, emek örgütleri, kadın hareketi, Aleviler, demokratik kitle örgütleri ve farklı toplumsal güçler kendi bağımsız programlarıyla bu sürecin içeriğini tartışabilecek midir?
Yoksa katılım ancak sürecin ana siyasal doğrultusunun kabul edilmesinden sonra mı mümkün olacaktır? Yoksa beklenen eleştirel katkı ya da dayanışma, sadece ana çerçevenin kabulü sonrasında “makbul görülen” bir biçim midir?
Bu ayrım hayatidir.
Çünkü sürece katılmanın ön koşulu sürece güç vermekse, ortada gerçek anlamıyla demokratik katılımdan ziyade, belirlenmiş bir siyasal hattın etrafında mobilizasyon talebi vardır. Bu da süreçteki taleplerin mantığı ve ruhu ile uyuşmamaktadır.
Bir demokratik çözüm farklı siyasal öznelerin yalnızca konuşma hakkını değil, itiraz etme hakkını da güvence altına almak zorundadır. Çalışma çerçevesindeki “sürece katılmak, süreci desteklemekle eş anlamlıysa ortada katılım mı vardır, mobilizasyon mu?” sorusu bu nedenle yazının ve kaygıların merkezinde durmaktadır.
f-) Bakırhan’ın sözlerinde görünen gerilim
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın son açıklamaları da bu tartışmanın bütün çelişkilerini birlikte göstermektedir.
Bakırhan bir taraftan son yasal düzenlemelerin Kürt meselesinin çözümü anlamına gelmediğini açık biçimde ifade etmektedir. Anadil, yerel demokrasi, kayyımlar, cezaevleri ve diğer başlıkların ortada durduğunu söylemesi önemlidir. Bu tespit doğrudur.
Silahsızlanmaya ilişkin hukuki bir düzenleme Kürt meselesinin bütünlüklü çözümüne eşit değildir. Ancak aynı siyasal söylem içerisinde kimi eleştirilerin “sabotaj” veya süreci istememek biçiminde tarif edilmesi ciddi bir çelişki yaratmaktadır.
Burada tartışılması gereken Bakırhan’ın herhangi bir polemiğinde kullandığı tekil bir kelime değildir. Daha temel soru şudur:
Bir siyasal aktör “eleştirin” derken, eleştiri sürecin temel varsayımlarına yöneldiği anda eleştirinin meşru sınırını kim belirleyecektir?
Sürecin yöntemini eleştirmek meşru mudur? Sürecin aktörlerinin tutum ve konumlarını tartışmak meşru mudur? Devletle yürütülen müzakerenin kapsamını ve şeffaflığını yetersiz bulmak meşru mudur? Kürt halkının kolektif haklarının belirsiz bir sonraki aşamaya bırakılmasına itiraz etmek meşru mudur? Sosyalistlerin kendi bağımsız programlarıyla sürece mesafe alması meşru mudur?
Eğer bunların cevabı “evet” ise, eleştiriye siyasal cevap verilmelidir.
Eleştirenin niyetini mahkûm etmek yerine eleştirinin içeriği tartışılmalıdır.
İdris-i Bitlis – Yavuz tartışmaları – ayrı bir yazıda ele alınacak – bir kenara bırakılırsa Bakırhan’ın Alevi Aydınlar Bildirgesi tartışmasındaki sözlerinden bir bölümünün ertesi gün kendisi tarafından maksadını aşan bir ifade olarak düzeltilmiş olması da not edilmelidir; eleştirimiz tek bir ifadeyi büyütmeye değil, daha genel siyasal probleme yönelmelidir.
Çünkü mesele kişiler değildir. Mesele siyasal alanın sınırlarının nasıl çizildiğidir.
g-) Sosyalistlerin kendi barış çizgisi olmalıdır
Sosyalistler açısından iki yanlış çizginin dışında bağımsız bir siyasal konum mümkündür ve gereklidir.
Birinci çizgi, devletin geleneksel güvenlikçi yaklaşımıdır. Bu yaklaşım Kürt meselesini bir halkın hakları meselesi olarak değil, yönetilmesi ve bastırılması gereken bir güvenlik problemi olarak görür. Terör parantezine kapatılmak istenen bir halk gerçeği vardır ve bu kabul edilemez.
Bunun açık şekilde karşısındayız.
İkinci çizgi ise mevcut sürecin siyasal mimarisini barışın kendisiyle özdeşleştirmek ve sosyalistlerden bu mimariye – sorgusuz – destek vermelerini beklemektir. Bu noktada beklenenin alınamadığı yerde ise sosyalist hareketin nicel açmazları üzerinden eleştiri ve taleplerini değersizleştirmek yanlışı mevcuttur.
Bunun da karşısındayız. Sosyalist hareket, meşruiyetini nicelikten ziyade emekçilerin kapısını çalabilmekteki niteliğinden ve tarihinden almaktadır.
Biz silahlı çatışmanın sona ermesini savunabiliriz. Devletin inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı çıkabiliriz. Kürt halkının kolektif demokratik haklarını savunabiliriz. Kayyım rejiminin sona ermesini, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün genişletilmesini, anadil hakkının güvenceye alınmasını isteyebiliriz.
Ve bütün bunları savunurken mevcut sürecin yöntemini eleştirebiliriz.
Bunda hiçbir çelişki yoktur.
Aksine sosyalist siyasal bağımsızlığın anlamı tam olarak budur. Türkiye sosyalistlerinin görevi herhangi bir siyasal merkezin barış politikasını topluma tercüme etmek değildir. Hiçbir zaman bununla sınırlı bir görevi yerine getirmeyeceğiz. Tam aksine Kürt halkı başta olmak üzere tüm ezilenler ve ötekilerin kolektif haklarını sınıfsal ve siyasal bir program içeriğiyle örgütleyerek mücadele edeceğiz.
Sosyalistlerin görevi kendi barış ve demokrasi programlarını kurmaktır. Bu programın yalnızca demokratik değil, sınıfsal bir içeriği de olmalıdır. Çünkü Türkiye’de barış sorunu emekçilerin sorunlarından bağımsız değildir.
Savaş politikalarının, militarizmin, baskının, milliyetçiliğin ve neo faşizmin bedelini en ağır biçimde emekçiler ödemektedir.
Aynı şekilde demokratikleşme yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi anlamına gelmez; işçinin, kadının, öğrencinin, Alevinin, Kürdün, ezilen bütün toplumsal kesimlerin örgütlenme ve siyaset yapma kapasitesinin genişletilmesi anlamına gelmelidir.
Barışın sınıfsal içeriği burada ortaya çıkar. Barış, yalnızca devletin güvenlik yükünün azalması değildir. Halkın siyasal iktidar karşısındaki hareket alanının genişlemesidir.
Sonuç: Yol Ayrımı Üzerine
Türkiye gerçekten bir yol ayrımındadır.
Fakat bu yol ayrımı bize sunulduğu gibi bir tarafta barış isteyenlerin, diğer tarafta savaş isteyenlerin bulunduğu basit bir ayrım değildir.
Bizim açımızdan savaşın sürdürülmesi bir seçenek değildir. Silahlı çatışmanın sona ermesini istiyoruz. Özneleri bunu talep ederken, başka bir ifadede bulunmak bizler açısından doğru da meşru da olmaz, olamaz. Bu durumun farkındayız.
Asıl yol ayrımı bundan sonra başlamaktadır.
Bir tarafta çatışmayı sona erdiren, silahsızlanmayı ve hukuki entegrasyonu düzenleyen, siyasal sürecin temel kararlarını sınırlı sayıdaki aktörün belirlediği ve toplumdan esas olarak bu sürece destek vermesinin beklendiği dar bir geçiş modeli vardır.
Diğer tarafta ise çatışmasızlığı yalnızca başlangıç kabul eden; Kürt halkının kolektif haklarını, demokratikleşmeyi, siyasal katılımı, örgütlenme özgürlüğünü ve halkın kendi geleceğine ilişkin kararların öznesi olmasını barışın asli içeriği haline getiren demokratik bir çözüm vardır.
Bizim tartışmak istediğimiz yol ayrımı budur. Barış, silahların susmasıyla başlar.
Ama orada tamamlanmaz.
Kalıcı barışın ölçüsü yalnızca kaç silahın bırakıldığı, kaç kişinin hukuki statüsünün düzenlendiği veya devlet ile bir örgüt arasındaki ilişkinin ne biçim aldığı değildir.
Barışın ölçüsü, halkların ne kadar özgürleştiğidir.
Kürt halkının kendi kimliği, dili ve kolektif haklarıyla ne ölçüde eşit hale geldiğidir.
Toplumun siyasal karar alma süreçlerine ne kadar katılabildiğidir.
Eleştirenin ne kadar özgür olduğudur.
Örgütlenmenin ne kadar mümkün olduğudur.
Devletin zor aygıtlarının toplum üzerindeki baskısının ne ölçüde geriletildiğidir.
Bu nedenle mevcut süreci eleştiren herkesi “barış karşıtı” ilan eden dile de, Kürt meselesini yeniden yalnızca silahsızlanma ve güvenlik başlıklarına hapseden yaklaşıma da itiraz ediyoruz.
Bizim yol ayrımımız savaş ile barış arasında değildir.
Savaşın karşısındayız.
Yol ayrımı, barışın siyasal içeriği üzerindedir.
Toplumun siyasetten çekildiği, eleştirinin ertelendiği ve sosyalistlerin bağımsız programlarından vazgeçerek mevcut sürecin destekçilerine dönüşmesinin beklendiği bir barış anlayışıyla; halkların haklarının, demokratik katılımın ve siyasal özgürlüğün maddi güvencelere bağlandığı bir barış anlayışı aynı değildir.
Biz ikincisini savunuyoruz.
Çünkü barış, siyasal eleştirinin askıya alındığı bir OHAL değildir.
Direnç Dergi

