Genel

DERLEME | Ulusal Sorundan Sermaye Devletinin Yeniden Yapılandırılmasına: Suriye, Kürt Hareketi ve Sosyalist Hareketin Önündeki Sınavlar – İlhan Yiğit (sendika.org)

İlgili metin Eylül 2026’da sendika.org üzerinden yayımlanmış olup https://sendika.org/2026/09/ulusal-sorundan-sermaye-devletinin-yeniden-yapilandirilmasina-suriye-kurt-hareketi-ve-sosyalist-hareketin-onundeki-sinavlar-752899 linki üzerinden erişim sağlanabilir.

Giriş: Yeniden yapılandırılan emperyalist düzen ve sınıf siyasetinin yakıcılığı

Ortadoğu, son on beş yılda yalnızca rejimlerin yıkıldığı değil; devlet biçimlerinin, askeri mimarinin, sınırların, enerji alanlarının ve mülkiyet ilişkilerinin emperyalist ve bölgesel güç mücadeleleri içerisinde yeniden düzenlendiği tarihsel bir dönem yaşamaktadır. Suriye’de Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesi, bölgesel güç dengelerinin sarsılması ve yeni güvenlik düzenlemelerinin gündeme gelmesi bu dönüşümün en önemli göstergelerinden biridir.[1]

Bu süreçte liberal-sol ve sol-liberal düşüncenin farklı biçimlerde savunduğu “ulus-devletin sönümlendiği”, sınırların giderek anlamsızlaştığı veya devlet dışı ve merkezsiz komünal yapıların devletin yerini alabileceği yönündeki tezler, kapitalizmin ve emperyalist rekabetin güncel gerçekliği karşısında yeniden sınanmaktadır. Ortadoğu’daki gelişmeler, devletin ortadan kalkmasından çok; devlet aygıtlarının sermaye birikimi, güvenlik, enerji kaynaklarının denetimi, hukuki düzenleme ve toplumsal emeğin yeniden disipline edilmesi doğrultusunda yeniden örgütlendiğini göstermektedir.[2]

Türkiye’de 2026 yılında kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun da bu yeni dönemin hukuki araçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.[3] Aynı dönemde Adalet Bakanlığı tarafından 81 ildeki ağır ceza Cumhuriyet başsavcılıkları bünyesinde müstakil Terör Suçları Soruşturma Büroları oluşturulmasının istenmesi, güvenlik ve yargı aygıtlarında uzmanlaşma ve koordinasyonun artırıldığını göstermektedir.[4] CHP’li belediyelere yönelik soruşturma, tutuklama ve görevden uzaklaştırmalar ise siyasal alan üzerindeki baskı ve yargı-siyaset ilişkisi tartışmalarını başka bir boyuta taşımaktadır.[5]

Dolayısıyla mesele yalnızca Kürt hareketinin geleceği değildir. Türkiye’de devletin siyasal alanı, yerel yönetimleri, toplumsal muhalefeti ve örgütlü emek hareketini hangi yöntemlerle yeniden düzenleyeceği sorusuyla karşı karşıyayız.

Bu koşullarda sosyalistlerin ve işçi sınıfı hareketinin öncü unsurlarının görevi, bir yandan şovenist reflekslerle Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarına sırt çevirmek, diğer yandan Kürt hareketinin siyasal stratejisini eleştirel bir değerlendirmeden geçirmeden onun arkasına takılmak değildir. Görev; tarlada, madende, fabrikada, tersanede, lojistik merkezlerinde ve hizmet sektöründe ortaya çıkan mücadeleleri ortaklaştıracak bağımsız, antikapitalist ve antiemperyalist bir sınıf hattı geliştirmektir.

Ulusal sorun, bölgesel savaşlar ve devletin yeniden yapılanması, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal perspektifinden koparılamaz.

1. Ulusal hakların savunusu ve Leninist ayrım: Sınıfsal kurtuluşun sınırları

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, ezilen ulusun siyasal statüsünü belirleme hakkını içeren demokratik bir ilkedir. Lenin’in ulusal sorun konusundaki yaklaşımının temel ayrımlarından biri, ezilen ulusun ayrılma hakkını tanımak ile belirli bir ulusal hareketin bütün siyasal hedeflerini koşulsuz biçimde desteklemek arasındaki farktır.[6]

Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü işçi sınıfının ulusal sorundaki görevi, egemen ulusun şovenizmine karşı ezilen ulusun demokratik haklarını savunmakla birlikte, kendi sınıfsal bağımsızlığını herhangi bir burjuva, küçük burjuva ya da milliyetçi siyasal hareketin programına terk etmemektir.[7]

Kürt halkının uzun yıllar boyunca inkâr, asimilasyon, siyasal baskı ve şiddet politikalarıyla karşı karşıya kalması, Türkiye’deki Kürt sorununun tarihsel arka planının temel unsurlarından biridir. Dilin kamusal kullanımına yönelik sınırlamalar, siyasal örgütlenme üzerindeki baskılar ve güvenlikçi politikalar, sorunun yalnızca güncel güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını göstermektedir.[8]

Dolayısıyla Kürt halkının dil, kültür, siyasal temsil, örgütlenme, yerel demokrasi ve demokratik siyasal katılım haklarının savunulması sosyalistler açısından tali bir mesele değildir.

Ancak burada ikinci bir ayrım zorunludur: Ezilen ulusun haklarını savunmak ile ulusal hareketin bütün siyasal tercihlerine destek vermek aynı şey değildir.

Leninist yöntemin güncelliği tam da burada ortaya çıkar. İşçi sınıfı, egemen ulusun baskıcı politikalarına karşı çıkarken aynı zamanda ulusal hareketin burjuva, küçük burjuva veya emperyalist güçlerle kurduğu ilişkileri de eleştirebilir ve eleştirmelidir.

Bu nedenle “ulusal eşitlik” ile “sınıfsal eşitlik” kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Kapitalizm koşullarında ulusal eşitlik; dil, kültür, siyasal temsil, yurttaşlık ve demokratik hakların eşitliği biçiminde somut kazanımlara dönüşebilir. Fakat sınıflar arasındaki ekonomik ve toplumsal eşitsizlik, kapitalist üretim ilişkileri sürdüğü sürece ortadan kalkmaz.

Gerçek toplumsal eşitlik sorunu, üretim araçlarının mülkiyeti ve sınıf ilişkileri sorunudur.

Bu nedenle Kürt sorununun demokratik çözümü ile kapitalizmin aşılması birbirinin alternatifi değildir. Bunlar birbirini dışlamayan, fakat farklı düzlemlerde ele alınması gereken iki mücadele alanıdır.

2. Kürt hareketinin teorik iddiaları ve gerçeklik: Öcalan’ın tezlerinin eleştirel analizi

Kürt siyasal hareketiyle ciddi, gerçekçi ve dönüştürücü bir ilişki kurmanın yolu, onun ideolojik metinlerini görmezden gelmek değil; bu metinleri tarihsel ve sınıfsal açıdan eleştirel biçimde incelemektir.

Abdullah Öcalan’ın özellikle Demokratik Uygarlık Manifestosu külliyatında geliştirdiği yaklaşım; kapitalist modernite eleştirisi, demokratik ulus, demokratik toplum, ekolojik toplum ve demokratik konfederalizm kavramları etrafında şekillenmektedir.[9]

Bu yaklaşımın önemli iddialarından biri, klasik ulus-devlet merkezli kurtuluş stratejisinin aşılması ve devlet iktidarını ele geçirmeyi hedeflemeyen, tabandan örgütlenen toplumsal-demokratik yapıların geliştirilmesidir.[10] “Demokratik ulus” ve “demokratik konfederalizm” kavramları, ulusal sorunun klasik bir ulus-devlet kuruluşundan farklı bir zeminde çözülmesini amaçlamaktadır.[11]

Bu yaklaşımın demokratik ve çoğulcu yönleri, özellikle tekçi ulus-devlet anlayışına yönelttiği eleştiri bakımından dikkate değerdir. Bununla birlikte sosyalist hareket açısından temel teorik sorun şurada ortaya çıkmaktadır:

Devlet iktidarını ele geçirmeyi reddetmek ile devletin sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmak aynı şey değildir.

Devlet yalnızca merkezi bir idari yapı değildir. Modern kapitalist toplumda devlet; mülkiyet ilişkilerini, hukuki düzeni, güvenlik aygıtlarını ve sınıf egemenliğinin kurumsal biçimlerini yeniden üreten bir toplumsal ilişkiler alanıdır.[12]

Bu nedenle “devlet dışı toplum” fikrinin kapitalist mülkiyet ilişkilerinin ve emperyalist güç dengelerinin varlığıyla nasıl başa çıkacağı sorusu yanıtlanmak zorundadır.

Devleti hedeflemeyen anlayışın sınırları

Suriye deneyimi bu tartışma açısından özellikle önemlidir. 10 Mart 2025 tarihinde Suriye geçiş hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri arasında imzalanan anlaşma, SDG’nin askeri ve sivil kurumlarının Suriye devlet kurumlarıyla bütünleştirilmesini öngörmüştür. Anlaşmada sınır kapıları, havaalanları ve enerji kaynakları gibi stratejik alanların merkezi devlet yapısıyla bütünleştirilmesi de öngörülmüştür.[13]

2026 yılına gelindiğinde ise SDG’nin kurumsal yapısının Suriye’nin yeni devlet yapı dâhil edilmesine yönelik daha ileri adımların atıldığı görülmektedir. Reuters’ın 2 Eylül 2026 tarihli haberinde SDG’nin dağıtıldığı ve bazı liderlik kadrolarının Suriye Savunma Bakanlığı yapısı içerisine yerleştirildiği bildirilmektedir.[14]

Bu gelişme, devletin ortadan kalktığını değil, devlet egemenliğinin yeni koşullarda yeniden kurulabildiğini göstermektedir.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, Kürt hareketinin tarihsel olarak elde ettiği toplumsal ve siyasal mevzilerin değersiz olduğu değildir. Tam tersine, bu deneyim siyasal kazanımların kalıcılaşabilmesi için anayasal, hukuki ve toplumsal güvencelerin önemini ortaya koymaktadır.

Bir hareketin belirli bir tarihsel momentte askeri veya siyasal güç elde etmesi ile bu gücün kalıcı demokratik haklara dönüşmesi aynı şey değildir.

Sermaye birikimi ve mülkiyet ilişkileri

Demokratik konfederalizm ve komünal örgütlenme düşüncesinin en önemli sınavlarından biri mülkiyet sorunudur.

Kapitalist üretim ilişkileri; enerji kaynaklarının, toprağın, finansın ve üretim araçlarının özel ya da devlet mülkiyeti altında yoğunlaşmasına dayanırken yalnızca siyasal-idari biçimin değiştirilmesi sınıf ilişkilerini ortadan kaldırmaz.

Petrol ve enerji kaynaklarının kimin denetiminde olduğu, toprağın mülkiyet yapısı, emekçilerin üretim sürecindeki konumu, bölgesel ticaretin kimlerin çıkarına işlediği ve uluslararası sermayenin bölgeyle kurduğu ilişkiler yanıtlanmadan “komünal ekonomi” kavramı tek başına sınıfsal bir çözüm oluşturmaz.

Dolayısıyla Kürt hareketinin teorik yaklaşımına yönelik sosyalist eleştiri, onun demokratik ve ulusal hak taleplerini reddetmek üzerinden değil; sınıf ve mülkiyet sorununu teorik ve pratik olarak ikincilleştiren yönlerini tartışmak üzerinden kurulmalıdır.

Bürokratik entegrasyon sınıfsal kurtuluş değildir

Kürt siyasal kadrolarının devlet kurumlarında siyasi veya idari pozisyonlar elde etmesi, tek başına Kürt halkının kolektif demokratik haklarının güvence altına alınması anlamına gelmez.

Bir ulusal hareketin devlet bürokrasisiyle bütünleşmesi; anayasal yurttaşlık hakları, dil hakları, yerel demokrasi, siyasal temsil ve emekçilerin ekonomik hakları bakımından kalıcı güvenceler yaratmıyorsa, ulusal sorunun çözümünden çok devlet aygıtının yeniden düzenlenmesi sonucunu doğurabilir.

Bu nedenle sosyalistler açısından temel ölçüt şudur:

Bir siyasal düzenleme Kürt halkının ve diğer ezilenlerin haklarını genişletiyor mu; işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele kapasitesini artırıyor mu; yoksa mevcut devlet aygıtının yeni bir toplumsal meşruiyet kazanmasına mı hizmet ediyor?

Bu soru, Kürt hareketinin güncel siyasal çizgisini değerlendirmede temel ölçütlerden biri olmalıdır.

3. Bölgesel güvenlik yapılandırılması: Filistin, Kürt sorunu ve yeni fay hatları

Ortadoğu’da kurulmakta olan yeni güvenlik mimarisi tarihsel sorunları ortadan kaldırmamaktadır. Aksine Filistin, Kürt sorunu, mezhep çatışmaları ve emperyalist rekabet yeni biçimler altında devam etmektedir.

İsrail’in güvenliği ve Filistin

ABD’nin Ortadoğu politikasında İsrail’in bölgesel güvenliği merkezi bir konumda bulunmaktadır. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile bazı Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik diplomatik bir çerçeve oluşturmuş; bu süreç ekonomik, ticari ve güvenlik işbirliği arayışlarıyla birlikte ilerlemiştir.

Ancak Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu’da kalıcı bir istikrar kurulabileceği iddiası gerçekçi değildir.

Gazze’deki savaş bağlamında Güney Afrika’nın İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı dava kapsamında Divan 2024 yılında geçici tedbirler uygulanmasına karar vermiş ve 24 Mayıs 2024 tarihinde Refah’a yönelik askeri operasyon konusunda yeni tedbirler açıklamıştır.[15]

Burada hukuki bir ayrımı korumak gerekir: Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici tedbir kararları, İsrail’in nihai olarak soykırım suçunu işlediğine dair kesin hüküm anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte Divan’ın Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde geçici tedbirler uygulaması, Gazze’deki durumun uluslararası hukuk bakımından son derece ağır bir risk ve tehdit olarak değerlendirildiğini göstermektedir.[16]

Filistin sorununun bölgesel güvenlik yapısının dışında bırakılması Ortadoğu’da istikrar yaratmayacak; tersine yeni çatışma ve gerilim alanlarının oluşmasına zemin hazırlayacaktır.

Kürt sorununda “uyumlulaştırma” ve tasfiye

Kürt sorununda da benzer bir dönüşüm görülmektedir.

Kürt hareketinin silahlı yapılarının tasfiyesi veya devlet kurumlarına entegrasyonu, eğer Kürt halkının demokratik, kültürel ve siyasal haklarıyla birlikte ele alınmıyorsa, yalnızca çatışmanın askeri boyutunun sona erdirilmesi anlamına gelir.

2026 yılında Türkiye’de kabul edilen Çerçeve Yasa’nın hukuki ağırlık merkezi; PKK/KCK’nin fiili varlığının sona ermesi ve silahların teslim edilmesi koşuluna bağlı olarak belirli soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin hukuki sonuçların düzenlenmesidir.[17]

Bu nedenle sosyalistlerin temel sorusu “silahlar sustu mu?” ile sınırlı kalamaz.

Asıl soru şudur:

Silahlı çatışmanın sona ermesinden sonra ortaya çıkacak siyasal ve toplumsal düzen, Kürt halkının demokratik haklarını mı genişletecek, yoksa mevcut devlet yapısının daha güçlü bir biçimde yeniden kurulmasına mı hizmet edecektir?

4. Kürt hareketinin bölgesel ve uluslararası konumlanışı

Kürt sorunu artık yalnızca Türkiye Cumhuriyeti ile Kürt hareketi arasındaki ikili bir mesele olarak ele alınamaz. Suriye, Irak Kürdistanı, İran, Türkiye ve bölgesel güçler arasındaki ilişkiler Kürt sorununu Ortadoğu’nun daha geniş güç dengelerinin parçası haline getirmiştir.

Kürt hareketinin özellikle Suriye savaşı sonrasında bölgesel bir aktör olarak ortaya çıkması, uluslararası ilişkiler bakımından yeni olanaklar kadar yeni bağımlılık ilişkilerini de beraberinde getirmiştir.

Bu nedenle Kürt hareketinin ABD, Rusya veya bölgesel devletlerle kurduğu ilişkileri tek bir kavramla açıklamak mümkün değildir. “Emperyalizmin aracı” gibi indirgemeci yaklaşımlar, Kürt hareketinin kendi siyasal iradesini ve bölgesel aktörlüğünü gözden kaçırabilir. Buna karşılık bu ilişkileri yalnızca “Kürtlerin kazanımı” olarak değerlendirmek de emperyalist güç dengelerinin yarattığı bağımlılık risklerini görmezden gelmek olur.

ABD’nin Suriye’de SDG ile kurduğu askeri ilişki, IŞİD’e karşı mücadele bağlamında şekillenmiş olmakla birlikte Washington’ın bölgesel güvenlik stratejisinin de bir parçası olmuştur. Bu nedenle sosyalistlerin görevi, Kürt hareketinin ABD ile ilişkilerini ne romantikleştirmek ne de Kürt halkının meşru taleplerini bu ilişkiler nedeniyle reddetmektir.[18]

Burada temel ayrım şudur:

Kürt halkının demokratik ve ulusal hakları ile Kürt hareketinin belirli bir uluslararası ittifak siyaseti aynı şey değildir.

Kürt halkının haklarını savunmak, herhangi bir devletin veya emperyalist gücün bölgesel stratejisini desteklemeyi gerektirmez.

Aynı şekilde emperyalizme karşı çıkmak da Kürt halkının demokratik taleplerinin reddedilmesini gerektirmez.

Bu iki yanlış seçenek arasında bağımsız bir sosyalist politika kurulmalıdır.

Kürt hareketinin Suriye, Irak, İran ve uluslararası güçlerle kurduğu ilişkiler; bu ilişkilerin Kürt halkının demokratik iradesini, halkların eşitliğini ve emekçilerin ortak mücadelesini güçlendirip güçlendirmediği üzerinden değerlendirilmelidir.

5. ABD-İran gerilimi ve emperyalist rekabet

ABD, İsrail, İran, Türkiye, Rusya ve Körfez monarşileri arasındaki rekabet Ortadoğu’nun siyasal geleceğini etkileyen temel unsurlardan biridir.

Ancak bu aktörlerin hiçbirinin bölge halklarının demokratik ve sınıfsal kurtuluşunu kendiliğinden hedefleyen siyasal özneler olarak görülmesi mümkün değildir.

Emperyalist ve bölgesel güçler açısından Kürt meselesi zaman zaman askeri, diplomatik veya güvenlik politikalarının bir unsuru haline gelebilmektedir. Aynı biçimde Kürt hareketi de uluslararası sistemde kendi hareket alanını genişletmek için farklı güçlerle ilişkiler kurabilmektedir.

Buradaki sorun, bir hareketin uluslararası ilişkiler kurması değildir. Sorun, bu ilişkilerin zaman içinde bağımsız siyasal iradeyi aşındıracak stratejik bağımlılıklar yaratıp yaratmadığıdır.

Sosyalist hareket açısından temel ilke, herhangi bir emperyalist veya bölgesel gücün bölge halklarının kurtuluşunun taşıyıcısı olarak görülmemesidir.

ABD’nin, Rusya’nın, İran’ın, Türkiye’nin veya başka bir bölgesel gücün politikaları; halkların bağımsız siyasal iradesi, demokratik hakları ve emekçilerin sınıfsal çıkarları açısından eleştirel biçimde değerlendirilmelidir.

6. Kürt sorununun bölgeselleşmesi, devletin yeni stratejisi ve toplumsal fay hatları

Kürt sorununun bölgeselleşmesi, meselenin yalnızca Türkiye’nin iç güvenlik politikası olmaktan çıkıp Suriye, Irak, İran ve bölgesel güç ilişkileriyle doğrudan bağlantılı hale gelmesi anlamına gelmektedir.[19]

Bu durum aynı zamanda Kürt hareketinin kendi siyasal kararlarını bölgesel güç dengelerinden bağımsız olarak belirlemesini zorlaştıran yeni bir stratejik ortam yaratmaktadır.

Dolayısıyla Kürt sorununun silahlı çatışma boyutunun gerilemesi, siyasal çatışmaların sona ermesi anlamına gelmez.

Tam tersine, silahlı çatışmanın sona ermesi devletin, sermayenin, farklı siyasal hareketlerin, dini ve etnik kimlik örgütlenmelerinin ve uluslararası aktörlerin yeni bir siyasal alan üzerinde mücadele etmelerine yol açabilir.

Burada kritik kavram “boşluk” kavramıdır.

Bir siyasal hareketin geri çekilmesi ya da silahlı örgütlenmenin sona ermesi, ortaya çıkan alanın kendiliğinden demokratikleşeceği anlamına gelmez. Bu alanı kimin dolduracağı; devletin güvenlik politikaları, sermayenin siyasal projeleri, farklı kimlik hareketleri, dini yapılar, milliyetçi güçler, liberal aktörler ve sosyalistlerin örgütlenme kapasitesi tarafından belirlenecektir.

Bu nedenle Kürt sorununun çözümü olarak sunulan her düzenlemenin ardından şu soru sorulmalıdır:

Ortaya çıkan yeni siyasal alan halkların ve emekçilerin siyasal iradesini mi büyütecek, yoksa devletin yeniden yapılandırılmış egemenliğini mi güçlendirecek?

7. “PKK’nın boşluğu ve Aleviler”: Yeni fay hatları

4 Eylül 2026 tarihinde Yeni Şafak’ta yayımlanan Aydın Ünal’ın “PKK’nın boşluğu ve Aleviler” başlıklı yazısı, “PKK sonrası” dönemde ortaya çıkabilecek siyasal alanın hangi toplumsal kesimler üzerinden tartışılmaya başlandığını göstermesi bakımından dikkate değerdir.[20]

Bu yazı, elbette tek başına Türkiye devletinin gelecekteki politikasının kanıtı olarak görülemez. Ancak yazının “boşluk”, Aleviler, radikal sol, dış güçler ve yeni güvenlik tehditleri arasında kurduğu ilişki, önümüzdeki dönem açısından oldukça “manidar”.

Burada önemli olan yalnızca yazarın ne düşündüğü değildir. Daha önemli olan, “PKK sonrası” dönemin hangi toplumsal kesimlerin siyasal alanının yeniden tanımlanacağı, hangi grupların potansiyel “tehdit” kategorilerine yerleştirileceği ve devletin hangi toplumsal ittifaklar üzerinden kendisini yeniden meşrulaştıracağı sorularının tartışmaya açılmış olmasıdır.

Bu nedenle söz konusu yazıyı bir kanıt olarak değil, belirli bir siyasal yaklaşımın işareti olarak okumak gerekir.

Bu yaklaşımın önemi, Kürt sorununun çözümünün ardından yeni bir “iç tehdit” kategorisinin oluşturulup oluşturulmayacağı tartışması bakımından oldukça önemlidir.

Sosyalistlerin burada dikkat etmesi gereken nokta açıktır: Kürt halkının demokratik taleplerinin bastırılması ile Alevi toplumunun demokratik taleplerinin bastırılması arasında mekanik bir özdeşlik kurmak doğru değildir. Fakat devletin güvenlikçi siyaseti farklı toplumsal kesimleri dönemsel olarak farklı biçimlerde hedefleştirebilir.

Bu nedenle herhangi bir kimliği potansiyel “iç tehdit” olarak kodlayan siyasal yaklaşıma karşı çıkılmalıdır.

Aynı zamanda Alevi toplumunu da Kürt hareketinin doğal uzantısı veya otomatik müttefiki olarak görmek doğru değildir. Alevi toplumu kendi içerisinde siyasal, sınıfsal, kültürel ve örgütsel farklılıklar taşıyan heterojen bir toplumsal alandır.

Kürt hareketi Kürt halkının tamamının siyasal temsilcisi olarak kabul edilemeyeceği gibi, hiçbir siyasal aktörün de Alevilerin tamamının siyasal iradesini temsil ettiği söylenemez.

Sorun tam da burada yeniden sınıfsal bir perspektife bağlanmaktadır.

8. Tarihsel mutabakatlar ve Alevi meselesi

Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel fay hatlarının yeniden siyasallaşması Türkiye açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Yavuz Sultan Selim dönemi, İdris-i Bitlisî, Osmanlı-Safevi rekabeti ve Kızılbaş topluluklara yönelik tarihsel baskılar, dönemin siyasal ve toplumsal koşulları içerisinde değerlendirilmelidir. Bu dönemde Kızılbaş topluluklara yönelik ağır baskı ve şiddet politikalarının yaşandığına ilişkin tarihsel kaynaklar bulunmaktadır.[21]

Ancak güncel siyasal gelişmeleri doğrudan XVI. yüzyıldaki siyasal ittifakların basit bir tekrarı olarak görmek tarihsel açıdan indirgemeci olacaktır.

Bugün asıl sorun, tarihsel mezhep ve kimlik farklılıklarının kapitalist kriz, siyasal kutuplaşma ve devletin güvenlikçi politikaları içerisinde yeniden kullanılabilmesidir.

Sosyalistler açısından Alevi emekçilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü talepleri, ne emperyalist projelerin payandası haline getirilebilir ne de mezhepçi gericiliğe terk edilebilir.

Alevilerin eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, cemevlerinin hukuki statüsü ve laik kamusal yaşam talepleri herhangi bir siyasal pazarlığın konusu haline getirilmemelidir.

Bu talepler, bütün emekçilerin laiklik, eşit yurttaşlık ve demokratik haklar mücadelesinin ayrılmaz parçasıdır.

Dolayısıyla Alevi meselesi, Kürt sorununa alternatif yeni bir “kimlik sorunu” olarak değil; devletin, sermayenin ve toplumsal güçlerin yeniden yapılanması içerisinde ele alınmalıdır.

9. İşçi sınıfının öncülerine çağrı: Teorik, pratik ve örgütsel yığınak

Türkiye’de yaşanan gelişmeler, devletin güvenlik, yargı ve siyasal yönetim mekanizmalarının yeniden düzenlendiğini göstermektedir.

Çerçeve Yasa ile başlayan yeni hukuki dönem, 81 ilde Terör Suçları Soruşturma Bürolarının oluşturulması ve siyasal nitelikleri tartışmalı operasyonlarla birlikte değerlendirildiğinde, güvenlik ve hukuk aygıtlarının daha koordineli ve uzmanlaşmış bir biçimde örgütlendiği görülmektedir.[22]

Bu tablo yalnızca Kürt hareketini ilgilendiren bir mesele değildir.

Sosyalist hareket açısından asıl tehlike, siyasal alanın giderek güvenlik ekseninde tanımlanması ve toplumsal muhalefetin farklı kesimlerinin birbirinden koparılarak ayrı ayrı bastırılmasıdır.

Bugün Kürt hareketine yönelik güvenlikçi politika, yarın başka bir toplumsal muhalefet kesiminin güvenlik tehdidi olarak tanımlanmasının siyasal zeminini oluşturabilir.

Bu nedenle demokratik hakların savunusu, yalnızca belirli bir kimliğin veya siyasal hareketin savunusu değildir.

Mesele, demokratik siyasal alanın bütün toplum için korunmasıdır.

Sosyalistlerin görevi; liberal kaygılarla herhangi bir siyasal hareketin arkasına takılmak veya şovenist reflekslerle Kürt halkının taleplerine sırt çevirmek değildir.

Görev, Türk ve Kürt işçilerini ortak sınıfsal çıkarlar temelinde birleştirecek bağımsız bir siyasal hat kurmaktır.

10. Sınıf esaslı gönüllü birlik

Türk ve Kürt işçilerinin ve emekçilerinin ortak geleceği; ne burjuva devletin iktidar hesaplarında ne emperyalist paktların gölgesinde, ne de herhangi bir ulusal hareketin siyasal vesayeti altında kurulabilir.

Bu ortaklığın gerçek zemini; batıdaki organize sanayi bölgelerinden doğudaki tarım ve maden havzalarına, kamu hizmetlerinden lojistik sektörüne kadar uzanan ortak emek ilişkileridir.

İşçi sınıfının birliği, farklı kimlikleri yok sayan bir birlik değildir.

Tam tersine bu birlik, kimlik farklılıklarını eşitlik temelinde tanıyan ve farklı toplumsal kesimleri ortak sınıfsal mücadele içerisinde buluşturan bir birlik olmalıdır.

Türk işçisinin Kürt işçisinin ulusal haklarını savunması, Kürt işçisinin Türk işçisinin sınıfsal mücadelesine katılması; kimliklerin ortadan kaldırılması değil, kimlikler arasındaki eşitsizliğin sınıfsal dayanışma temelinde aşılmasıdır.

Bu nedenle sınıf birliği, “herkes aynı olsun” çağrısı değildir.

Sınıf birliği, eşit olmayanların eşit haklar temelinde ortak mücadele etmesidir.

11. Somut eylem programı

  1. Anadilde eğitim ve kültürel haklar

Kürt halkının dil ve kültür üzerindeki yasal ve fiili engeller kaldırılmalı; anadilde eğitim ve kamu hizmetlerine anadilde erişim demokratik bir hak olarak güvence altına alınmalıdır.

Bu talep yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye’de yaşayan bütün dil topluluklarının eşit yurttaşlık hakkının bir parçası olarak savunulmalıdır.

  1. Kayyum ve seçilmişlerin görevden alınmasına karşı mücadele

Seçilmiş yerel yönetimlerin merkezi idari müdahaleler yoluyla etkisizleştirilmesine karşı çıkılmalıdır.

Ancak bu mücadele herhangi bir belediye başkanını veya siyasal partiyi koşulsuz biçimde savunmak şeklinde değil, seçilmişlerin demokratik meşruiyetini ve yerel halkın siyasal iradesini savunmak temelinde yürütülmelidir.

Kayyum politikalarına, belediyelerin merkezi siyasal müdahalelerle işlevsizleştirilmesine ve siyasal muhalefetin kriminalizasyonuna karşı demokratik ve meşru mücadele hattı savunulmalıdır.

CHP’li belediyelere yönelik operasyon ve tutuklamalar da aynı demokratik ilke çerçevesinde değerlendirilmelidir.[23]

  1. Güvenlikçi devlet yapılanmasına ve siyasal kriminalizasyona karşı mücadele

Terör suçları soruşturmalarının özel bürolarda yoğunlaştırılması, toplumsal muhalefetin kriminalize edilmesi ve güvenlik politikalarının siyasal alanın belirleyici unsuru haline gelmesi karşısında hukuk, örgütlenme ve ifade özgürlüğü savunulmalıdır.

Güvenlikçi devlet yapılanmasına karşı demokratik ve antifaşist bir mücadele hattı örülmelidir.

  1. Savaş ekonomisine karşı mücadele

Kamu kaynaklarının güvenlik ve savaş harcamalarına aktarılması yerine eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik ve kamusal hizmetlere yönlendirilmesi savunulmalıdır.

Özelleştirilmiş madenlerin, enerji kaynaklarının ve stratejik üretim alanlarının kamusal denetim altına alınması gündeme getirilmelidir.

Savaşın ve güvenlik harcamalarının maliyeti işçi sınıfının ücretlerinden, sosyal haklarından ve kamu hizmetlerinden çıkarılmamalıdır.

  1. Taşeronlaşma ve güvencesizliğe karşı antikapitalist mücadele

Kürt yoksulları ile Türk emekçilerini birleştiren en güçlü zeminlerden biri ortak sömürü koşullarıdır.

Düşük ücret, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma, iş cinayetleri, işsizlik ve güvencesizlik kimlik farklılıklarını aşan ortak sınıf sorunlarıdır.

Bu nedenle örgütsel yığınak fabrikalarda, madenlerde, tarım alanlarında, lojistik merkezlerinde, kamu işyerlerinde ve hizmet sektöründe kurulmalıdır.

Ulusal sorun ile sınıf sorununun birbirinden koparılması, sermayenin işine yarar.

  1. Siyasal bağımsızlık

İşçi sınıfının öncü unsurları hem AKP-MHP iktidarının devlet merkezli “çözüm/tasfiye” politikalarından hem de emperyalist güçlerin bölgesel stratejilerinden bağımsız olmalıdır.

Aynı bağımsızlık ilkesi Kürt hareketi açısından da geçerlidir.

İşçi sınıfı hiçbir ulusal hareketin, hiçbir burjuva partinin ve hiçbir emperyalist gücün yedeği olmamalıdır.

Bu bağımsızlık, tarafsızlık anlamına gelmez.

Tam tersine bağımsızlık; ezilenlerin haklarını savunurken kendi siyasal programını kurabilme yeteneğidir.

12. Sonuç: Siyaset kimin için yapılacak?

Silahların sustuğu veya biçim değiştirdiği, devletlerin yeniden örgütlendiği ve Ortadoğu’nun yeni güç dengeleri içerisinde şekillendirildiği bu dönemde temel soru değişmemektedir:

Siyaset kimin siyaseti olacaktır? Burjuvazinin mi? Emperyalizmin mi? Devlet bürokrasisinin mi? Ulusal hareketlerin mi?

Yoksa Türk, Kürt, Alevi ve bütün ezilen emekçilerin ortak, bağımsız ve sınıfsal iradesinin mi?

Kürt sorununun demokratik çözümü, Kürt halkının dil, kültür, siyasal temsil ve demokratik haklarının güvence altına alınmasını gerektirir. Ancak demokratik ulusal hakların kazanılması, kapitalist sınıf ilişkilerinin kendiliğinden aşılması anlamına gelmez.

Aynı şekilde Kürt hareketinin devletle yeni bir uzlaşma zeminine girmesi de kendi başına tarihsel sorunun çözümü olarak kabul edilemez.

Çünkü ulusal sorunun çözümü ile devletin yeniden yapılandırılması aynı süreç olabilir; fakat aynı sonuç değildir.

Sosyalistlerin önündeki temel görev, ulusal demokratik hakların savunusu ile sınıf bağımsızlığını birbirinden koparmamaktır.

Kürt halkının haklarını savunurken Kürt hareketinin siyasal çizgisini eleştirebilmek;

Devletin baskıcı politikalarına karşı çıkarken devletin sınıfsal niteliğini unutmamak;

Emperyalizme karşı çıkarken bölgesel halkların demokratik taleplerini görmezden gelmemek;

Demokratikleşmeyi savunurken kapitalizmin sınırlarını aşan bir toplumsal kurtuluş perspektifini korumak zorundayız.

Kürt sorununun bölgeselleşmesi, Kürt hareketinin uluslararası aktörlerle ilişkileri ve Suriye’deki yeni devlet yapılanması, sosyalistler açısından yeni bir siyasal değerlendirme dönemini zorunlu kılmaktadır.

Burada ölçümüz herhangi bir aktörün başarı veya başarısızlığı değildir.

Ölçümüz, halkların ve emekçilerin siyasal iradesinin büyüyüp büyümediğidir.

Ortadoğu’daki bölgesel krizlerin ve Kürt sorununun kalıcı çözümü, herhangi bir ulusal hareketin sermaye devletinin bürokrasisine veya emperyalist pazarlık masalarına eklemlenmesinde bulunamaz.

Gerçek çözüm; ulusal baskıya, kapitalist sömürüye, emperyalist müdahaleye ve devletin baskıcı biçimlerine karşı mücadeleleri ortaklaştırabilecek bağımsız bir işçi sınıfı siyasetinin inşasındadır.

Bu nedenle sosyalistlerin teorik, pratik ve örgütsel yığınağı, herhangi bir siyasal merkezin peşine takılmaya değil; işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal gücünü, örgütünü ve siyasal temsilini yaratmaya yapılmalıdır.

Bugün mesele yalnızca Kürt sorununun nasıl çözüleceği değildir.

Asıl mesele, Kürt sorununun çözümü adı altında kurulacak yeni siyasal düzenin kimin çıkarlarına hizmet edeceğidir. Devletin mi? Sermayenin mi? Emperyalist güçlerin mi? Ulusal ve bölgesel elitlerin mi? Yoksa bütün halkların ve emekçilerin eşitlik, özgürlük ve sınıfsal kurtuluş mücadelesine mi?

Sosyalist siyaset bu soruya kendi bağımsız cevabını vermek zorundadır.

Ulusal eşitlik olmadan sınıfsal birlik kurulamaz.

Dipnotlar:

[1] Suriye’de Beşar Esad yönetimi Aralık 2024’te devrilmiş ve ülkede yeni bir geçiş dönemi başlamıştır. Bu gelişme, Suriye devletinin ortadan kalkmasından çok devlet yapısının yeniden kurulması sorununu gündeme getirmiştir. Reuters’ın 8 Aralık 2024 tarihli haberinde Esad’ın devrilmesi ve ülkenin yeni bir siyasal döneme girmesi aktarılmaktadır.

[2] “Sermaye devleti” ve “devletin yeniden yapılandırılması” bu metinde tek bir kaynaktan aktarılmış olgusal ifadeler olarak değil, tarihsel-materyalist bir teorik çerçeve olarak kullanılmaktadır. Devletin kapitalist toplumsal ilişkilerle bağlantısı Marx ve Engels’ten Lenin’e, Miliband ve Poulantzas’a uzanan farklı Marksist devlet teorileri içerisinde tartışılmıştır.

[3] Türkiye Büyük Millet Meclisi kayıtlarına göre Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Ağustos 2026 tarihinde kabul edilmiş ve 7595 sayılı Kanun olarak yasalaşmıştır. Metinde “Çerçeve Yasa” ifadesi kamuoyunda kullanılan adlandırmayı belirtmek amacıyla kullanılmaktadır. Yasanın kapsamı, Kürt sorununun bütün siyasal ve toplumsal boyutlarını çözen kapsamlı bir düzenleme olarak değil, belirli koşullara bağlı hukuki sonuçlar düzenleyen bir çerçeve olarak değerlendirilmelidir.

[4] Adalet Bakanlığı’nın 20 Temmuz 2026 tarihli düzenlemesiyle 81 ilde bulunan ağır ceza Cumhuriyet başsavcılıkları bünyesinde terör suçlarına ilişkin soruşturmaları yürütmek üzere müstakil Terör Suçları Soruşturma Büroları oluşturulması istenmiştir. Bu nedenle metinde önceki taslaklarda kullanılan “Terörle Mücadele Komisyonları” ifadesi yerine “Terör Suçları Soruşturma Büroları” kullanılmıştır.

[5] 2026 yılında CHP’li belediyelere yönelik soruşturma, tutuklama ve görevden uzaklaştırmalar gerçekleşmiştir. Ancak bunların siyasal niteliği ve hukuki gerekçeleri konusunda iktidar ile muhalefetin değerlendirmeleri farklıdır. Bu nedenle metin, operasyonların varlığını siyasal bir hüküm olarak değil, Türkiye’deki siyasal alan ve yargı-siyaset ilişkileri tartışmasının bir unsuru olarak ele almaktadır.

[6] Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusundaki temel metinlerinden biri Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkıdır. Lenin burada ulusların siyasal kaderlerini belirleme hakkını savunurken, proletaryanın bağımsız sınıf siyasetini ulusal hareketlerin programından ayrı tutar.

[7] Lenin’in ulusal sorun yaklaşımında ezilen ulusun ayrılma hakkının savunulması ile belirli ulusal hareketlerin bütün siyasal programlarının desteklenmesi birbirinden ayrılır. Bu ayrım, metindeki “Kürt halkının haklarını savunmak ile Kürt hareketinin bütün politikalarını desteklemek aynı değildir” ilkesinin teorik temelini oluşturmaktadır.

[8] Türkiye’deki Kürt sorununun tarihsel gelişimi; devlet politikaları, inkâr ve asimilasyon uygulamaları, siyasal örgütlenme üzerindeki baskılar ve silahlı çatışma bağlamında geniş bir literatürde incelenmiştir. Martin van Bruinessen, David McDowall, Hamit Bozarslan ve Mesut Yeğen’in çalışmaları bu literatürün önemli başvuru kaynakları arasındadır.

[9] Abdullah Öcalan’ın teorik yaklaşımının en sistematik biçimde görüldüğü metinlerden biri Demokratik Uygarlık Manifestosu külliyatıdır. Özellikle beşinci kitapta demokratik ulus, Kürt sorunu, demokratik toplum ve kapitalist modernite eleştirisi birlikte ele alınmaktadır.

[10] Öcalan’ın demokratik konfederalizm yaklaşımında temel vurgu, klasik ulus-devlet iktidarını ele geçirme stratejisinin yerine tabandan örgütlenen demokratik toplum yapılarını koymaktır. Metindeki eleştiri, bu yaklaşımın demokratik yönlerini reddetmekten çok, devlet ve sınıf ilişkileri bakımından ortaya çıkardığı teorik sorunları tartışmaktadır.

[11] “Demokratik ulus” kavramı, Öcalan’ın sonraki dönem siyasal düşüncesinin temel kavramlarından biridir. Bu yaklaşım, etnik homojenliğe dayalı ulus anlayışının yerine ortak siyasal ve toplumsal yaşam fikrini öne çıkarmaktadır.

[12] Devletin kapitalist toplumdaki sınıfsal niteliğinin teorik analizi açısından Lenin’in Devlet ve Devrim, Ralph Miliband’ın Devlet Kapitalist Toplumda ve Nicos Poulantzas’ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar ile Devlet, İktidar, Sosyalizm eserleri önem taşımaktadır.

[13] 10 Mart 2025 tarihinde Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında imzalanan anlaşma, SDG’nin askeri ve sivil kurumlarının Suriye devlet kurumlarına entegrasyonunu öngörmüştür. Anlaşmada Suriye’nin toprak bütünlüğü, merkezi devlet kurumları ve farklı toplulukların siyasal katılımı birlikte ele alınmıştır. Suriye resmi haber ajansı SANA anlaşmanın bu çerçevesini yayımlamış; Reuters da anlaşmanın SDG güçlerinin devlet kurumlarına entegrasyonunu öngördüğünü aktarmıştır.

[14] Reuters’ın 2 Eylül 2026 tarihli haberinde SDG’nin kurumsal yapısının yeni Suriye devlet mimarisi içerisinde yeniden düzenlendiği, SDG’nin dağıtıldığı ve bazı liderlik kadrolarının Savunma Bakanlığı yapısına yerleştirildiği bildirilmektedir. Metinde bu nedenle “SDG dağıtıldı” ifadesi mutlak ve tartışmasız bir olgu olarak değil, Reuters’ın aktardığı güncel gelişme olarak kullanılmaktadır.

[15] Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı dava kapsamında Uluslararası Adalet Divanı 26 Ocak 2024 tarihinde geçici tedbirler uygulanmasına karar vermiş; 28 Mart ve 24 Mayıs 2024 tarihlerinde yeni tedbirler açıklamıştır. 24 Mayıs tarihli kararda Refah bölgesindeki askeri operasyonla ilgili ek tedbirler yer almıştır.

[16] UAD’nin geçici tedbir kararları nihai bir soykırım hükmü değildir. Bu nedenle akademik-hukuki açıdan “İsrail’in soykırım yaptığı kesinleşmiştir” biçimindeki bir ifade ile Divan’ın geçici tedbir kararları arasında ayrım yapılması gerekir. Metinde bu nedenle “Gazze’deki savaş ve soykırım iddiaları” ile hukuki süreç birbirinden ayrılmıştır.

[17] 7595 sayılı Kanun’un hukuki ağırlık merkezi, PKK/KCK’nin fiili varlığının sona ermesi ve silahların teslim edilmesi koşuluna bağlı olarak belirli soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin hukuki sonuçlar düzenlemektir. Bu nedenle yasa, Kürt sorununun dil, kültür, siyasal temsil, yerel demokrasi ve ekonomik eşitsizlik gibi bütün boyutlarını çözen kapsamlı bir demokratik çözüm olarak nitelendirilemez.

[18] ABD-SDG ilişkisi, hem IŞİD’e karşı askeri mücadele hem de ABD’nin Suriye ve Ortadoğu güvenlik stratejisi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu nedenle ilişkiyi yalnızca “emperyalist araçsallaştırma” ya da yalnızca “Kürt kazanımı” biçiminde açıklamak eksik kalır. Sosyalist açıdan sorun, bu ilişkilerin Kürt halkının bağımsız siyasal iradesini güçlendirip güçlendirmediği ve uzun vadede hangi bağımlılıkları ürettiğidir.

[19] “Kürt sorununun bölgeselleşmesi” bu metinde tek bir ampirik kaynağın ileri sürdüğü kesin bir tez olarak değil, Kürt meselesinin Türkiye’nin iç siyasetiyle sınırlı kalmayıp Suriye, Irak, İran ve uluslararası güç ilişkileriyle birlikte değerlendirilmesini ifade eden analitik bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bu bölgeselleşme, Kürt hareketinin bütün politikalarının dış güçler tarafından belirlendiği anlamına gelmez; tersine, hareketin kendi siyasal iradesi ile bölgesel güç dengeleri arasındaki ilişkinin eleştirel biçimde incelenmesini gerektirir.

[20] Aydın Ünal’ın 4 Eylül 2026 tarihli Yeni Şafak yazısı “PKK’nın boşluğu ve Aleviler” başlığını taşımaktadır. Yazı, bu metinde ampirik bir kanıt olarak değil, “PKK sonrası” dönemin Aleviler, radikal sol, dış güçler ve yeni tehdit kategorileri üzerinden nasıl tartışılabildiğini gösteren bir siyasal söylem örneği olarak kullanılmaktadır.

[21] Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisî, Osmanlı-Safevi rekabeti ve Kızılbaş topluluklara yönelik tarihsel baskılar XVI. yüzyılın siyasal koşulları içerisinde değerlendirilmelidir. Dönemin şiddet olaylarının niteliği ve boyutu konusunda tarih yazımında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu nedenle güncel Alevi meselesini doğrudan XVI. yüzyılın siyasal ilişkilerinin mekanik tekrarı olarak açıklamak doğru değildir.

[22] Adalet Bakanlığı’nın 2026 yılında 81 ilde Terör Suçları Soruşturma Büroları oluşturulmasına yönelik düzenlemesi, güvenlik ve yargı koordinasyonunda uzmanlaşmanın artırıldığını göstermektedir. Bu olgu, metinde devletin bütün siyasal alanı tek merkezden yönettiğine dair bir kanıt olarak değil, güvenlik-yargı aygıtlarında kurumsal uzmanlaşmanın göstergesi olarak kullanılmaktadır.

[23] Seçilmiş belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması, kayyum uygulamaları ve belediyelere yönelik operasyonlar konusunda farklı hukuki ve siyasi değerlendirmeler bulunmaktadır. Metindeki temel ilke, herhangi bir siyasal partinin veya belediye başkanının koşulsuz savunulması değil, seçilmişlerin demokratik meşruiyetinin ve yerel halkın siyasal iradesinin korunmasıdır.

Sınıfsal bağımsızlık olmadan gerçek toplumsal kurtuluş kurulamaz.

Kaynakça:

  1. Lenin, V. İ. (2011). Devlet ve devrim. Sol Yayınları.
  2. Miliband, R. (1989). Devlet kapitalist toplumda. Belge Yayınları.
  3. Poulantzas, N. (1992). Siyasal iktidar ve toplumsal sınıflar. Belge Yayınları.
  4. Poulantzas, N. (2004). Devlet, iktidar, sosyalizm. Epos Yayınları.
  5. Marx, K., & Engels, F. (2018). Komünist manifesto. Sol Yayınları.
  6. Marx, K. (2010). Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i. Sol Yayınları.
  7. Marx, K. (2015). Kapital: Ekonomi politiğin eleştirisi (Cilt 1). Yordam Kitap.
  8. Harvey, D. (2004). Yeni emperyalizm. Everest Yayınları.
  9. Lenin, V. İ. (1992). Ulusların kaderlerini tayin hakkı (M. İ. Erdost, Çev.). Sol Yayınları.
  10. Lenin, V. İ. (1993). Ulusal sorun ve ulusal kurtuluş savaşları (Y. Fincancı, Çev.). Sol Yayınları.
  11. Yeğen, M. (2009). Müstakbel Türk’ten sözde vatandaşa: Cumhuriyet ve Kürtler. İletişim Yayınları.
  12. Öcalan, A. (2012). Demokratik uygarlık manifestosu: Kürt sorunu ve demokratik ulus çözümü: Kültürel soykırım kıskacında Kürtleri savunmak (Kitap 5). Mezopotamya Yayınları.
  13. Öcalan, A. (2010). Ortadoğu’da uygarlık krizi ve demokratik uygarlık çözümü (Demokratik Uygarlık Manifestosu, Kitap 4). Mezopotamya Yayınları.
  14. Öcalan, A. (2015). Demokratik uygarlık çözümü. Amara Yayınları.
  15. Öcalan, A. (2015). Demokratik konfederalizm. Amara Yayınları.
  16. Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2026). Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun (Kanun No. 7595). TBMM. Türkiye Büyük Millet Meclisi
  17. C. Adalet Bakanlığı. (2026, 20 Temmuz). Terör suçları soruşturmalarında uzmanlaşmaya yönelik düzenleme. T.C. Adalet Bakanlığı. Adalet Bakanlığı
  18. C. Dışişleri Bakanlığı. (2026, 9 Şubat). Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın gündeme ilişkin değerlendirmeleri. T.C. Dışişleri Bakanlığı. T.C. Dışişleri Bakanlığı
  19. Köse, M. (2016). Tunceli/Dersim’in Osmanlı hâkimiyetine girişi ve Kızılbaş politikaları. Tarih İncelemeleri Dergisi.
  20. Ünal, A. (2026, 4 Eylül). PKK’nın boşluğu ve Aleviler. Yeni Şafak. Aydın Ünal – “PKK’nın boşluğu ve Aleviler”

Bunlar da hoşunuza gidebilir...