
Bir süredir Halk Okulu dergisinin kapakları, başlıkları ve genel olarak temsil ettiği siyasi çizginin çıkışları sebebiyle sol kamuoyunda – bizce haklı – eleştiriler ve tartışmalar yaşanmaktadır. Sırasıyla kuyu tipi hapishanelere karşı mücadelede inisiyatif geliştirmeye çabaladığı için Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), yakın zamanda hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder ve yakın zamanda tahliye olan eski milletvekili Semra Güzel’i “odağa alan” Halk Okulu, bu pratiğe dair bir eleştiriden de muaf olamayacağını kabul etmelidir. Nitekim eleştiri, devrimci alanda dostların birbirine karşı sorumluluğudur. Biz de bu dostlarımıza karşı her zaman bu sorumlulukla hareket ettik/edeceğiz.
Devrimci siyaset geleneğinde eleştiri, toplumsal ilişkileri kavrama ve siyasal yönelimleri açıklama işleviyle anlam kazanır. Ancak politik baskı koşullarının yoğunlaştığı, toplumsal ve örgütsel çözülmelerin hızlandığı dönemlerde bazı siyasal çevrelerde eleştirinin sınırları daralır ve yerini tepki merkezli bir polemik diline bırakır. Bu değişim, yapısal bir krizin değil; siyaset kanalının daraldığı momentlerde ortaya çıkan “doğal” bir davranış biçimidir. Hem sınıf mücadelesinin hem de sol içi etkileşimlerin karmaşıklığı göz önüne alındığında, bu tepki dilinin anlaşılması için onu yalnızca bir “üslup sorunu” olarak değil, genişleyen ve daralan siyasal alanla ilişkili bir fenomen olarak okumak gerekir.
I-) Eleştiri Diyalektiğinde Üç Katman: Yapı, Eğilim, Strateji
Marksist düşüncede eleştiri, kişisel tutumların ve tekil olayların yüzeyinde dolaşmaz; toplumsal gerçekliğin üç temel düzlemde kavranmasını gerektirir: Yapısal ilişkiler ve bağlantılı olarak üretim ilişkileri, tarihsel eğilimler ve siyasal stratejiler. Bu üç düzlem, eleştirinin yalnızca “yanlış” ya da “doğru” bir davranışı işaret etmesini değil, o davranışın hangi tarihsel zorunluluklardan beslendiğini, hangi sınıfsal ilişkilerle bağlı olduğunu ve hangi siyasal yönelimin parçası olarak ortaya çıktığını açıklamayı mümkün kılar. Dolayısıyla Marksist bir eleştiri, bireyi veya olayı kendi içinde izole bir parça olarak değil; bir ilişkiler bütününün semptomu olarak ele alır. Bu yöntemsel zorunluluk, eleştirinin yapay polemikle karıştırılmasını da engeller; çünkü yapay polemik siyasal bir eğilimin politik mahkumiyetine değil bireye odaklanır; eleştiri ise bireyin içinden geçtiği yapıya odaklanacaktır.
Halk Okulu bu üç düzlemin ürettiği geniş perspektiften koptuğu için eleştiri doğal olarak siyasal derinliğini kaybetmiş ve tekil figürlere yoğunlaşmış kesitsel açıklamalara dönüşmüştür. Örneğin bir kişinin – ölümü sonrasında- çekilen bir fotoğraf ya da yaşadığı dönemde bir siyasi liderle verdiği fotoğrafı, onun bütünüyle siyasal yöneliminin kanıtı gibi kullanmak tam da bu kopuşun tipik bir göstergesidir. Fotoğraf, elbette sembolik anlamlar taşır; ama sembolü belirleyen şey, geniş tarihsel bağlamıdır. Fotoğrafı tekil bir jest olarak ele alıp politik tavrın esas belirleyeni haline getirmek, yapısal olanı anekdota indirgeyen bir yaklaşım yaratır. Bu indirgeme, eleştiri gücünü artırmaz; tam tersine eleştiriyi sembol fetişizmine hapseder.
Bu noktadan itibaren eleştiri, gerçekliği açıklayan bir yöntem olmaktan çıkarak, belirli bir pozisyonun tekrarlandığı bir söylem haline gelir. Eleştirinin hedefi artık toplumsal ilişkiler değil; figürlerdir. Eleştiri, açıklama üretmek yerine, doğruluğu kendinden menkul bir “tutum sergileme pratiğine” dönüşür. Bu dönüşümü siyaset teorisinde bir tür diyalektik gerileme olarak tanımlanabilecektir: Karmaşık olguları kavrayan bütünlüklü düşünüşün, olgunun daha küçük, daha basit bir temsil parçasına doğru geri çekilmesi. Olayın bütününü anlamak yerine, olayın görünür tek bir parçasına yüklenmek; toplumsal karşıtlıkların çok katmanlı yapısını görmezden gelerek eleştiriye hız kazandırmak burada tipik bir olgudur.
Diyalektik gerilemenin bu biçimi, eleştiriyi basitleştirir ama güçlendirmez. Çünkü eleştiri ancak ilişkileri kavradığında açıklama gücü kazanır; ilişki koptuğunda eleştiri yalnızca sloganlaşır. Bu nedenle figür-merkezli eleştiri, devrimci gelenekte zayıf kabul edilir. Eleştiri, bireyin fotoğrafından değil, bireyin ilişkisinden çıkmalıdır. Yapısal çelişkileri tartışmadan figürlere yüklenmek, eleştiriyi bir siyasal pedagojiden çıkarır; ahlâkileştirilmiş bir söyleme dönüştürür. Oysa Marksizm’de eleştirinin amacı bir kişiyi teşhir etmek değil, o kişiyi belirleyen ilişkileri açıklığa kavuşturmaktır. Bu ilişki ortadan kalktığında, eleştirinin içeriği değil yalnızca “ahlaki” tonu kalır.
Marx ve Engels’ten Lenin ve Gramsci’ye kadar devrimci düşüncenin bütün büyük örnekleri, eleştiriyi bir öğrenme, açıklama ve değiştirme aracı olarak ele almıştır. Burada kişisel saldırıya yer yoktur; çünkü kişiler, içinde bulundukları sınıfsal ilişkilerle açıklanır. Halk Okulu gibi yayınlar ise eleştiriye kişileri konu ederek, daha en başından Marksist yöntemin dışına düşer. Bir figürün “yanak okşaması”, “fotoğraf vermesi” ya da “şu kişiyle konuşması” üzerinden siyasal kimlik belirlemeye çalışmak, politik çözümleme değil, kişisel hikâyeleştirmedir. Bu tarz, siyasal çizgiyi anlamaya değil, öfkeyi nesneleştirmeye yarar. Marksizm, insan davranışlarını kişisel değil toplumsal bağlamda kavrar; bu anlayış ise her şeyi kişisel sadakat ve ihanet eksenine indirger.
II-) Siyaset Alanı Daraldıkça Tepkisellik Artar
Halk Okulu dergisinde son üç sayıda yer alan (ESP, Sırrı Süreyya Önder ve Semra Güzel başlıkları) esasen somut bir gerçekliğe işaret etmektedir. Bu üç olayın ortak noktası eleştirinin figürlere yöneldiği için değil siyasal alanın geniş toplumsal ilişkileri tartışmaya elvermeyecek kadar daraldığı için figürlere yöneldiğidir. Siyaset alanı daraldığında eleştirinin nesnesi kaçınılmaz biçimde geniş tarihsel süreçler değil, bu süreçlerin sığ yüzeyde bıraktığı sembolik kırıntılar olur. Tek karelik fotoğraflar, yanlış anlaşılmış açıklamalar, bağlamı eksik görünen jestler eleştirinin nesnesi haline gelir, çünkü siyasal alan büyük olanı tartışabilecek solunumsal genişliğe sahip değildir. Ritmik polemikler bu nedenle strateji eksikliğinin değil, siyasal alanın taşıma kapasitesindeki düşüşün doğal sonucudur. Siyasal alan genişleyemediğinde, eleştiri derinleşemez; derinleşemediğinde, olayları sembolleştiren, sembolleri ahlaki düzlemde ele alan ve moralizasyonu siyasal pozisyonların yerine koyan tepkisel bir ritme dönüşür. Bugün sorun polemiklerin kendisi değil; polemiklerin daralan siyasal alan tarafından üretildiğidir. Eleştiri sertleştiği için değil; bağlam daraldığı için yüzeyselleşmektedir.
Siyasal alanın daralması yalnızca eleştirinin yüzeyselleşmesine değil, aynı zamanda örgütlerin kendi varoluşlarını yeniden üretme biçimlerinin değişmesine de neden olur; kitlesel siyasal faaliyet yürütemeyen bir yapı, siyasal etki alanını geniş kitlelere dokunan pratiklerden değil, görünür polemiklerden almaya yönelecektir. Bu nedenle Halk Okulu’nun son üç sayısında ESP, Semra Güzel ve Sırrı Süreyya Önder üzerinden kurulan bu yüksek hacimli polemik dili, bir yönüyle ideolojik netlik arayışı olarak görünse de aslında daha çok siyasal temsil kapasitesinin – çoğu örgütün yaşadığı gibi – daraldığı koşullarda “mevcudiyeti görünür kılma” çabasının bir ifadesidir. Kitlelere ulaşabilmek hedefinde olan örgütler ve yapılar, tartışmayı programatik düzlemde strateji ve yönelim düzeyinde kurarken; kitlelere ulaşmaya ya da birleşik mücadeleye yanaşmayan yapılar tartışmayı figürler üzerinden, moral üstünlük iddialarıyla yürütme eğilimindedir. Böylece örgüt, gerçek siyasal etki alanı daraldıkça, kendi etrafında kurduğu polemik evrenini genişleterek bir tür ikame siyaset üretir: Somut kitlesel faaliyetlerin yerini sembolik kavgalara dayalı bir “siyasal görünürlük” alır. Bu ikame siyaset, kısa vadede örgüte dinamizm görüntüsü verir; fakat uzun vadede siyasal analiz kapasitesini daraltır, ilişki kurma yeteneğini zayıflatır ve eleştiriyi bir tür çatışma estetiğine dönüştürür. Çünkü siyasal örgütlenme kapasitesi azaldıkça, ideolojik mutlaklık iddiası artar; kitle bağının zayıfladığı yerde moral sertlik yükselir; dışa dönük siyaset yapılamadığında içe dönük safiyet kavgası çoğalır. Bu yüzden Halk Okulu’nun kapak dili, sadece bir polemik retoriği değil; siyasal alanın daralmasının örgütsel ilişki biçimlerine yansımasıdır: Kitle çalışması zayıfladıkça figürler büyür, figürler büyüdükçe bağlam küçülür, bağlam küçüldükçe moral kategoriler siyasal eleştirinin merkezine yerleşir. Böylece eleştiri, siyasal süreçleri açıklayan bir araç olmaktan çıkıp, örgütsel kimliği tahkim eden bir ritüele dönüşür. Gerçek stratejinin yerini görünür sertlik, gerçek kitlesel etkinin yerini sembolik suçlamalar, gerçek siyasi yönelimin yerini moral mutlaklık alır; oysa devrimci siyasetin gücü bağlamı genişletme ve ilişkileri çözümleme kapasitesinde yatar, daraltma ve basitleştirmede değil.
III-) Ahlaki İkilemin Siyasallaştırılması: “Bedel”, “İhanet” ve Diğer Ahlaki Kodların Mutlak Kullanımı
Halk Okulu ve temsil ettiği anlayışta sık görülen bir başka eğilim kategorilerle- somut siyasal olayları ahlaki kategorilerle- “bedel ödemek”, “ihanet etmek”, “fedakârlık”, “sadakat”, “doğruluk” -aşırı yükleyerek açıklama arayışıdır. Bu tür ahlaki kodlar siyasal eylemin içerdiği karmaşıklığı basit ahlaki ikiliklere dönüştürür. Örneğin bir figürün bir devlet görevlisiyle temas kurması (KÖH örneğinde çözüm süreci maksadıyla gerçekleştirilmesi zorunlu temaslar), bir hareketin taktiksel hamle yapması veya bir örgütün politik esneklik göstermesi, direkt olarak “ihanet” ya da “teslimiyet” gibi kategorilerle değerlendirildiğinde, siyasal alan tamamen moralize edilir. Bu ahlakileştirme hali, görünürde radikal bir tavır gibi dursa da aslında eleştiriyi kişisel etik tartışmalarına indirger ve toplumsal ilişkilerin soyutlanmasına yol açar. Oysa devrimci siyaset açısından bedel ve fedakârlık, bireysel davranışların değil, yapısal koşulların içinden okunması gereken olgulardır.
Ahlaki ikilikler, somut çelişkilerin yerini kolayca doldurdukları için caziptir. Bir figürü “bedel ödemiş olmakla test etmek”, bir hareketi “ihanet etmiş olmakla yargılamak”, karmaşık toplumsal süreçleri hızla anlamlandırır. Ancak bu hız, açıklama gücünden değil; karmaşıklığı basitliğe indirgeyen ahlaki bir şemadan gelir. Bu şema, olayların ardındaki sınıfsal ilişkileri, güç dengelerini, tarihsel zorunlulukları ve toplumsal basınçları görünmez kılar. Böylece eleştiri, olguyu çözümlemek yerine, olguyu ahlaki bir skalanın içine yerleştirir. Bu süreç, devrimci analiz açısından risklidir; çünkü eleştiri diyalektiği yerini ahlaki duygulanma döngülerine bırakır.
“Bedel” kavramının bu bağlamdaki kullanımı da eleştiriye ihtiyaç duyar. Bedel, siyasal mücadelede gerçekliği olan bir kavramdır; ancak bedelin politik değeri, bireyin ya da örgütün fedakârlığından çok, o fedakârlığın toplumsal bağlam içindeki işleviyle ilgilidir. Oysa bu yapay polemiklerde “bedel ödemek” örgütsel bir özellik olarak yüceltilir; bu örgütsel yüceliş, örgütü ahlaki açıdan üstün bir konuma yerleştirir ve bu ahlaki üstünlük onu eleştiriden ari kılar şeklinde beklenti yaratılır. Böylelikle siyaset, doğru-yanlış değil; iyi-kötü dikotomisine sıkışır. Bu dikotomi, yapısal eleştiriye kapalıdır ve figürleri ahlaki – moral rollere hapsederek siyasal ilişkilerin hareketliliğini dondurur.
Ahlaki yüklemelerin bu şekilde siyasileştirilmesi, polemiği sertleştirir fakat analizi keskinleştirmez. Aksine eleştirinin yönünü olaydan duygusal yargıya çevirir. Örneğin Sırrı Süreyya Önder’in bir devlet yetkilisiyle verdiği fotoğrafın “ihanet” kategorisine yerleştirilmesi, olayın somut koşullarının tartışılmasını engeller; tartışma figürün moral niteliğine sıkışır. Oysa olayın siyasal bağlamı, taktik zorunlulukları, AKP’nin devlet stratejisindeki kademeli değişimler veya Kürt hareketinin siyasal hamleleri değerlendirilmeksizin yapılan her yargı, gerçekte “siyasal açıklama” değil; “ahlaki hüküm” üretir.
Bu tür moral kodlar, siyasal alandaki tıkanmayı görünmez kılarken duygusal yoğunluğu artırır. Bedel ödemiş olmanın moral otorite sayılması, ihanet suçlamalarının politik analizin yerine geçmesi, fedakârlığın siyasal çizginin yerine konması; tüm bunlar eleştiriyi toplumsal ilişkiler yerine kişisel nitelikler üzerinden kurar. Bu durum, siyasal tartışmayı derinleştirmediği gibi, devrimci tarzın tarihsel birikimiyle de uyumlu değildir. Devrimci eleştiri, bireyleri yargılamak için değil, hareketi ileri taşıyan ilişki ağlarını görünür kılmak için vardır.
Dolayısıyla ihtiyaç, bedel, ihanet, doğruluk gibi moral kategorileri bütünüyle reddetmek değildir; fakat bu kategorilerin siyasal bağlam içinde yerli yerine oturtulmasıdır. Ahlaki kategoriler toplumsal mücadeleye dair gerçeklikler taşıyabilir; ancak bunlar ancak ilişkilerin bütünlüğü içinde anlam kazanır. Aksi hâlde ahlaki sertlik artar, fakat siyasal kavrayış daralır. Devrimci teorinin görevi, ahlaki duyguyu değil; politik açıklamayı merkezde tutmaktır.
IV-) Şovenizm ve Dolaylı Yeniden Üretimi
Türkiye’de şovenizmin işleyişi yalnızca devlet aygıtının resmî ideolojisiyle, milliyetçi hareketlerin örgütlü söylemleriyle ya da medya aparatlarının “terör” dilini yeniden üretmesiyle sınırlı değildir; şovenizm kimi zaman dostlarımızdan, devrimci alandan, muhalif alanın içinden, daha doğrusu muhalefet alanın daraldığı ve kendi iç gerilimlerine gömüldüğü anlarda dolaylı biçimde yeniden üretilir. Halk Okulu’nun ESP, Semra Güzel ve Sırrı Süreyya Önder üzerine kurduğu yazılar ve kapaklarda yer alan sert ahlaki iddialar, moral kategoriler ve figür-merkezli suçlamalar, yüzeyde anti-şovenist bir radikalizm izlenimi yaratsa da, derinlikli bir teorik okumayla ele alındığında Kürt karşıtı söylem evreniyle istemsiz bir dil ve politik benzerliği yaratmaktadır. Buradaki politik problem, devletin Kürt siyasal alanını “şüphe”, “tehlike” ve “potansiyel ihanet” kategorileriyle açıklayan tarihsel ideolojik çerçevesinin, radikal bir dilin içinden yeniden yankılanmasıdır.
Buradaki sorun, “şovenist niyet” değil; şovenizmin yapısal kalıplarını fark etmeden devralmaktır. Semra Güzel örneğinde meselenin tüm bağlamdan koparılarak “ihanet sembolü” ilan edilmesi, hakim egemen anlayışın Kürt siyasetindeki her figürü kriminalize eden yaklaşımına paralel bir okuma üretmektedir. Fotoğrafın çekildiği tarihsel moment —çatışma ve müzakerenin iç içe geçtiği dönem— yok sayıldığında, geriye yalnızca “Türklük-Kürtlük ekseninde kişisel sadakat testi” kalır.
Sırrı Süreyya Önder’in kapakta “dalkavukluk” gibi ifadelerle hedef alınması da benzer bir mekanizmaya işaret eder. Kürt hareketinin Türkiye siyasetinde yürüttüğü esnek, çok kanallı ve zaman zaman müzakereci çizgi, şovenist özneler tarafından her zaman “tehlikeli yakınlaşma”, “devlete yanaşma”, “güvenilmezlik” gibi kategorilerle yaftalanır. Halk Okulu’nun bu yaftalamayı sahiplenmesi değil ama müzakerenin tarihsel zorunluluklarını yok sayarak bir fotoğrafı, örgütsel olarak ahlaki bir suça dönüştürmesi, farkında olmadan aynı ikili şemayı yeniden üretir.
ESP’nin “kuyu tipi işkence” meselesinde koyduğu inisiyatifi hedef almak ise aslında devlete yönelmesi gereken yapısal eleştirinin yerini örgüte yönelen ahlaki bir suçlamanın alması; böylece devlet şiddetinin kurumsal sürekliliğinin görülmemesi sonucunu doğurur. Şovenizm tam da bu görünmezleştirmeyle iş görür: devlet şiddetinin failini perdeleyip eleştiriyi başka yere yöneltmek.
Sonuç olarak Halk Okulu’nun kullandığı sert dil Kürt hareketini ve onunla dayanışan aktörleri sürekli moral bir testin nesnesi haline getirerek, Türkiye’de şovenizmin işlevsel şemasını yeniden dolaşıma sokmaktadır. Şovenizmin tehlikesi zaten burada yatar: niyet olmadan, fark edilmeden, öznel radikalizmin içinden dahi yeniden üretilebilmesi. Dolayısıyla bu dilin eleştirisi kişilere değil dilin ideolojik sonuçlarına yönelmelidir.
V-) Dayanışma ve Birleşik Mücadele İmkanlarına Karşı Bayrak Açma Hali
Ahlakileştirilmiş ve sembolleştirilmiş eleştiri biçimi yalnızca teorik bir sapma yaratmakla kalmaz; aynı zamanda Türkiye’de solun tarihsel olarak en çok ihtiyaç duyduğu birleşik mücadele ve dayanışma olanaklarını da fiilen daraltır. Bugünkü faşizm koşullarında şiddetin sürekliliği, ötekilere yönelik kriminalizasyonun kurumsallaşması, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, kuyu tipleriyle başlayan saldırılar ve toplumsal muhalefetin parçalanması — solun geniş bir taktik ittifak, dayanışma ve ortak müdahale kapasitesini büyütmesi gerekirken, Halk Okulu’nun son üç sayısındaki gibi polemik üretim tarzı, bu kapasiteyi objektif olarak zayıflatır.
ESP’nin “kuyu tipi” tartışması üzerinden kriminalize edilmek istenmesi yahut Halk Okulu çevresiyle dayanışması defalarca kez görülmüş olan Sırrı Süreyya Önder’in siyasal bağlamdan kopuk biçimde kişisel davranışlar üzerinden itibarsızlaştırılmak istenmesi bu alana dair bir kaygı taşınmadığının aleni ilanıdır. Bu ise geniş bir ortak mücadele zeminini mümkün kılan “karşılıklı meşruiyet” ve “ilişki kurabilme” kapasitesini törpülemektedir. Normal koşullarda farklı örgütler, farklı gelenekler, farklı siyasal yönelimler arasında kurulması gereken tartışma, ortak kampanyalar, dayanışma pratikleri ve taktik birlikler; moralize edilmiş polemiklerin yarattığı güvensizlik atmosferinde kırıma uğrar. Çünkü moral kategoriler — saf/bozuk, doğru/yanlış, temiz/kirli — siyasal eylemlerin çok katmanlılığını açıklamak yerine örgütleri birbirine karşı mahkeme salonunda yargılanan figürlere dönüştürür. Böyle bir atmosferde hiçbir örgüt ortak bir alana girmeye isteksiz olmaz; çünkü herhangi bir temas, herhangi bir fotoğraf, herhangi bir ortak açıklama sonraki hafta bir başka kapağın “kanıtı”na dönüşebilir. Bu nedenle birleşik mücadele stratejisinin en temel ilkesi olan “farklılıkları tanı, farklılıklarla birlikte hareket et” ilkesi çöker; örgütler arası ilişki dokusu gevşer, taktik koordinasyon zayıflar, ortak kampanyalar kesintiye uğrar, dayanışmanın maddi biçimleri geriler. Sonuç olarak, bu tür polemikler yalnızca hedef alınan aktörü değil, aynı zamanda solun bütünsel toplumsal karşılığını, işçi sınıfı içindeki meşruiyet kapasitesini ve emekçi kitlelerle kurduğu bağın genişleme ihtimalini zedeler. Bu nedenle sorun bir üslup tartışması değildir; sorun, birleşik mücadelenin tarihsel gerekliliğini görmeyen ve farklı sol-sosyalist dinamiklerin yan yana gelişini ahlaki kategorilerle boğan bir siyaset tarzının, nesnel olarak bir bölünme üretim mekanizmasına dönüşmesidir.
VI-) Marksist Bir Sonuç Değerlendirmesi
Marksist eleştiri geleneği açısından sorun, tekil örgütlerin, tekil figürlerin ya da tekil polemiklerin “doğru” veya “yanlış” olması değildir; sorun, siyasal olanın ahlaki kategorilere indirgenmesi, sembollerin bağlamın yerine geçmesi ve somut tarihsel süreçlerin kişisel jestlerle açıklanmaya kalkışılmasıdır. Marx’ın, Lenin’in ve Gramsci’nin eleştiri anlayışına göre siyasal süreçler, kişisel niyetlerin değil yapısal ilişkilerin ürünüdür; dolayısıyla eleştirinin görevi bireyi suçlamak değil, bireyi belirleyen toplumsal ilişkileri analiz etmektir. Halk Okulu’nun son üç sayısında görülen polemik tarzı ise bu yöntemsel temeli tersine çevirir: bağlamın yerine jesti, ilişkinin yerine figürü, tarihsel sürecin yerine ahlaki hükmü koyar. Narodnikleri, sosyal demokratları, Anarşistleri eleştiren ustaların yaklaşımı ve dili bu bakımdan ortada ve tarihsel olarak belirleyicidir.
Marksist teoriye göre siyasal alanın daralması, analizin derinleşmesini değil, yüzeyselleşmesini tetikler; bu nedenle geniş tarihsel süreçleri tartışmak yerine sembolik göstergeler üzerinden hızlı pozisyon alındığı bir politik iklim oluşur. Ancak bu iklim, devrimci siyasetin gerçek ihtiyaçlarıyla çelişmektedir. Devrimci politika, geniş bağlamı görerek hareket eden, toplumsal çelişkilerin bütününü kavramaya çalışan ve stratejik yönelim üreten bir akıldır. Ahlaki polemikler ise stratejiyi değil anlık duygusal tepkileri beslemekte; ilişkileri değil çatışmayı büyütmekte, ortak mücadeleyi değil örgütsel yalnızlaşmayı üretmektedir.
Dolayısıyla bu genel hal, Marksist perspektiften bakıldığında, siyasal alanın daralmasına verilmiş reaktif bir cevaptır; ancak devrimci bir çıkış yolu değildir. Devrimci çizgi, ahlaki mutlaklıkla değil, somut analizle; figür düşmanlığıyla değil, yapısal eleştiriyle; ritmik polemiklerle değil, birleşik mücadele stratejisiyle kurulur.




