Genel, Perspektif

PERSPEKTİF | Bir Fayın Çatlaklarında Yürümek

AKP – MHP’de cisimleşmiş bulunan siyasi iktidar, politik ve iktisadi olarak yönetsel kabiliyetini yitirdikçe daha da saldırganlaşıyor. Saldırganlığın kapsamı ise direnişin sınırlarını değil örgütlü mücadelenin zorunluluğunu gösteriyor.

Fon Krizi ve Ötesi

2002’den bu yana yani yıllardır; kamu ihaleleri, imar kararları, özelleştirmeler, devlet teşvikleri ve finansal ilişkiler üzerinden çeşitli sermaye grupları önemli ekonomik avantajlar elde etti. Yani nihayetinde iktidarın etrafında kümelenmiş bir iktisadi restorasyon süreci yaşanmış durumda. Dolayısıyla burada iktidarın sadece memleket üzerinde icrai ve idari faaliyette bulunan bir olgu olmadığı; aynı zamanda ekonomik kaynakların ve sermaye bölüşümünün kimlere/hangi koşullarda aktarılacağını belirleyen bir güç olduğunu unutmamak gerekiyor. Devlet dediğimiz siyasal iktidar biçiminin, Marksist analizdeki özüne uygun olarak işlediği bir gerçektir.

Ve bugün bu paylaşım düzeninde iktidar içi paydaşlara dahi uzanan derinlikli bir kriz ile karşı karşıyayız. Yüz binlerle ölçülen yatırımcının “mağdur” edildiği bu kriz daha karmaşık bir sonuca yol açmış durumda. Çünkü geçmişteki birçok tartışmadan farklı olarak bu sefer “sadece” kamu kaynaklarının tartışmaların odağında olmadığı bir krizden bahsediyoruz. Çok fazla dirsek, birbirine temas ediyor.

Ucunun nerelere dokunduğu ya da “kimin kiminle iş tuttuğunun” belli olmadığı; ancak iktidar içi bir çatışmayla bağlantılı ilerleyen bir sürecin içinde olunduğu ise tartışmasız.

Ancak bu çatışma bize şu gerçeği unutturmamalı: Sermaye fraksiyonları arasında bir paylaşım çatışması yaşanması, bu fraksiyonların kapitalist düzenin korunmasındaki ortak çıkarlarını ortadan kaldırmaz.O yüzden blok halinde kalmaya ve tüm güçleriyle muhalefeti ezmeye yönelik hamleleri devam ediyor.

Kaynak ve İhtimaller Azalınca Çatışmalar ve Çelişkiler Çoğalır

Türkiye’nin içerisinde yer aldığı ekonomik açmaz ve özellikle 2016 sonrası katmerlenen neo – faşizm, iktisadi açıdan zor aygıtlarının eşlik etmediği bir yöntemselliği imkansız kılmıştır. İktidar, tüm zor aygıtlarıyla ve kolektif bir çalışma biçimiyle sermayenin çıkarlarını korumak üzere emekçi ve ezilenleri kıskaç altına almıştır. Ancak ezilenlerin ve emekçilerin üzerine yönelen saldırılar, sermaye ve iktidar odaklarının çevresindeki çıkar grupları için pastanın payını büyüttükçe iç çatışmalarını da o kadar derinleştirmiştir.

Özellike ifade etmek gerekirse: Türkiye’de sermaye birikiminin mevcut rejimi, ekonomik kaynakların dağıtımında yaşanan daralmayı ve sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkileri derinleştirirken, siyasal iktidar bu düzenin sürekliliğini giderek daha fazla zor mekanizmalarıyla sağlamaya yöneliyor. Dış politikadaki askerî ve diplomatik yeniden konumlanma da aynı rejimin uluslararası ölçekteki ihtiyaçlarından bağımsız değerlendirilemez.

Sermayenin Çatışmalarından Belediyelere Uzanan Yol Üzerine

Sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkilerin derinleşmesi, siyasal iktidarın bu çelişkilerin dışında veya üzerinde bulunduğu anlamına gelmiyor. Aksine devlet, sermaye birikiminin koşullarını düzenleyen, ekonomik kaynakların dağıtımında belirleyici roller üstlenen ve kapitalist sınıfın siyasal egemenliğini yeniden üreten bir aygıt olarak bu çatışmaların doğrudan içerisinde bulunuyor.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca iktidar çevresindeki belirli ekonomik grupların birbirleriyle hesaplaşması olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Esas mesele, sermaye birikiminin mevcut koşullarında devletin hangi ekonomik çıkarları öncelediği, hangi sermaye kesimlerinin olanaklarını genişlettiği ve ortaya çıkan çelişkileri hangi siyasal araçlarla yönetmeye çalıştığıdır.

Bu noktada yerel yönetimlere yönelik siyasal ve hukuki müdahaleler de değerlendirmeye alınmalıdır. Belediyeler, yalnızca yerel hizmetlerin örgütlendiği idari kurumlar değildir. İmar kararları, kamu ihaleleri, taşınmazlar, belediye şirketleri ve geniş bütçeleriyle önemli ekonomik kaynakların yönetildiği alanlardır. Bu nedenle yerel yönetimler üzerindeki siyasal mücadele, aynı zamanda ekonomik kaynakların denetimine ilişkin sonuçlar doğurmaktadır.

Kısmen butlan CHP’sinin resmi üyesi olanları ve Yeni Parti belediyelerini hedef alan operasyonlar da tam olarak bu anlayışın ürünüdür. İktidar bloğunun içerisinde yer aldığı krizli hal ve ekonomik açmazlar, seçim süreci yaklaşırken – ve olası bir erken seçim ihtimali konuşulurken – belediyelerin sahip olduğu iktisadi imkanlarla seçimlere gitme iradesini göstermektedir. Belediyelere yönelik operasyonların salt siyasal sebeplere indirgenmesi eksik kalacaktır. Bugün rejimin her türlü tartışmayı göze alarak başlattığı bu “transfer harekatı” ve “kayyım operasyonları” iktisadi olarak bu imkanlara duydukları ihtiyaçları; dolayısıyla imkanlardaki daralmayı zor aygıtlarıyla konsolide etmek ihtiyaçlarını açıkça göstermektedir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, sermaye grupları arasındaki çıkar çatışmaları ile emekçi sınıfların siyasal çıkarlarının birbirinden ayrılmasıdır. İktidar içerisindeki ekonomik ve siyasal çatışmaların büyümesi, kendiliğinden emekçi sınıflar lehine bir sonuç yaratmaz. Kapitalist düzenin farklı sermaye kesimleri arasında yeniden örgütlenmesi, sömürü ilişkilerinin ortadan kalkması anlamına gelmediği gibi bunların daha ağır koşullarda sürdürülmesine de neden olabilir.

Neo Faşizmin Saldırılarının Gölgesinde “Çözüm Süreci“

Türkiye’de siyasal iktidarın baskı mekanizmalarını genişlettiği, demokratik hak ve özgürlüklerin giderek daha ağır müdahalelerle karşı karşıya kaldığı koşullarda Kürt sorununa ilişkin sürdürülen yeni süreci bu genel siyasal tablodan bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bir tarafta barış, demokratikleşme ve toplumsal uzlaşma tartışmaları yürütülürken diğer muhatap olan iktidarın, muhalefet bloğundaki tüm kesimler üzerindeki baskılarını tam gaz sürdürmesi, sürecin niteliği ve sınırları bakımından esaslı bir çelişkiyi ortaya çıkarmaktadır.

Buradaki temel mesele, silahlı çatışmanın sona erdirilmesine yönelik girişimlerin önemini küçümsemek veya Kürt halkının demokratik taleplerini iktidarla kurulan güncel ilişkiler üzerinden değerlendirmek değildir. Aksine, Kürt meselesinin demokratik çözümünün hangi siyasal koşullarda mümkün olabileceği ve yürütülen sürecin bu koşulların oluşturulmasına ne ölçüde hizmet ettiği tartışılmalıdır.

Nitekim sürecin başlangıcından bugüne kadar siyasal iktidarın yaklaşımı, demokratikleşmenin kapsamı ve somut karşılıkları bakımından ciddi soru işaretlerini beraberinde getirmiştir. Silahsızlanmaya ilişkin hukuki düzenlemeler yapılmış olsa da kayyum uygulamalarından siyasal hak ve özgürlüklere kadar uzanan pek çok temel mesele hiçbir kanuni düzenlemeye gerek olmamasına rağmen çözüme kavuşturulmuş değildir. Demokratikleşmeye ilişkin beklentiler ile mevcut siyasal uygulamalar arasındaki mesafe, sürecin yalnızca resmî açıklamalar üzerinden değerlendirilmesini olanaksız kılmaktadır. Şu ana kadar görülen mesele, resmi devlet görüşü olarak ulusal sorunun hala terör parantezine sıkıştırılarak ele alınmak istendiğidir. Yani sorun, muhatabı olan iktidar tarafından hala adlı adınca Kürt sorunu olarak değerlendirilmemektedir.

Bununla birlikte sürecin siyasal muhalefet içerisindeki ilişkiler üzerinde yarattığı ve yaratabileceği sonuçların da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Kürt siyasal hareketinin diğer muhalefet güçlerinden ayrıştırılması, ortak demokratik mücadele zeminlerinin zayıflatılması ve siyasal tepkilerin farklı kanallara yönlendirilmesi, iktidar açısından elverişli sonuçlar doğurabilecek ihtimaller arasındadır. Özellikle çatışma çözümlerini içeren süreçlerdeki hassas dinamikler, bazen hareketsiz kalmanın sonuçlarını direkt ya da dolaylı olarak yaratabilmektedir. Bu sürece eşlik eden kapsamlı bir emek ve demokrasi mücadelesinin eksiliği de en çok bu noktada hissedilmektedir.

Daha önemlisi, demokratikleşme yönünde kapsamlı bir dönüşüm gerçekleşmeden sürecin uzun süreli bir belirsizlik içerisinde sürdürülmesinin toplumsal muhalefet üzerinde nasıl bir etki yaratacağıdır. Beklentilerin sürekli ertelendiği, somut demokratik kazanımların sınırlı kaldığı koşullarda, siyasal aktörlerin hareket alanlarının daralması ve ortak mücadele dinamiklerinin zayıflaması mümkündür. Böyle bir durumda süreç, demokratikleşmenin ilerletilmesi kadar mevcut siyasal dengelerin korunmasına da hizmet edebilecek çelişkili bir nitelik kazanabilir. Yeni Anayasa tartışmalarına kadar varan ve muhtemelen ilerleyen dönemde Anayasa taslaklarıyla önümüze gelebilecek olan tartışma başlıklarını bugünden görmek gerekmektedir.

Bu nedenle demokratikleşme tartışmasını yalnızca Kürt meselesiyle sınırlamak yeterli değildir. Demokratik siyasetin üzerindeki yargısal ve idari baskılar, seçme ve seçilme hakkına yönelik müdahaleler, toplantı ve gösteri özgürlüğünün sınırlandırılması ve örgütlenme hakkının karşı karşıya bulunduğu engeller, demokratikleşme iddiasının somut olarak sınanabileceği alanlardır. Ve haliyle bugün bu alanlarda başarıyla sınanmış bir ihtimalden söz etmek mümkün değildir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi: Demokratikleşme olgusu, bu iktidarın niteliği ve mahiyetine tezat bir olgudur.

Sonuç olarak çözüm sürecinin gerçek niteliğini belirleyecek olan yalnızca taraflar arasında sürdürülen görüşmeler olmayacak; bu görüşmelerin demokratik haklar, siyasal özgürlükler ve toplumsal yaşam üzerinde yaratacağı somut değişiklikler olacaktır. Siyasal iktidarın neo faşist pratikleriyle demokratikleşme iddiası arasındaki çelişki, sürecin değerlendirilmesinde temel bir ölçüt olarak ele alınmalıdır.

Yemen, Mekke Anlaşması, İran, Ortadoğu: Emperyalizm, Bölgesel İttifaklar ve Türkiye’nin Konumu

Türkiye’de siyasal iktidarın iç politikadaki yönelimlerini, Ortadoğu’da hızla değişen güç dengelerinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Türkiye kapitalizminin bölgesel çıkarları ve bağımlı kapitalizme eklemlenen alt emperyal hamle kapasitesi, sermaye birikiminin uluslararası olanakları ve devletin askerî kapasitesi arasındaki ilişki, güncel dış politika gelişmelerini anlamak bakımından önemli bir hareket noktası oluşturmaktadır.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu bakımdan üzerinde durulması gereken gelişmelerden biridir. Bölgesel güvenlik ve kolektif savunma söylemiyle ortaya çıkan anlaşmanın, Yemen’de Husilerle Suudi Arabistan arasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar karşısında somut askerî sonuçlar doğurmaya başlaması dikkat çekicidir.

Buradaki temel mesele yalnızca Türkiye’nin yeni bir askerî ittifaka katılması değildir. ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarıyla uyumlu sonuçlar doğurabilecek bu konumlanışın, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının niteliği bakımından ne ifade ettiği de tartışılmalıdır. Washington’un doğrudan askerî müdahalesini sınırladığı koşullarda, bölgesel müttefiklerin askerî sorumluluk üstlenmesi, ABD’nin stratejik çıkarlarının korunmasında işlev görebilmektedir. ABD, bölgede fiili varlığının azalmasıyla birlikte etkisinin güçlenmesi – en azından etkisini yitirmemesi – şeklinde bir stratejik yönelimi NATO 3.0 iddiasıyla birlikte uzun süredir oraya koymuş vaziyettedir. ABD’nin Avrupalı partner devletlerine yaklaşımı ve silahlanma bütçesi konusundaki “tavsiyeleri” de bu olguyu/kanaati güçlendirmektedir.

Üstelik Yemen’deki çatışmaların İran’la bağlantılı bölgesel gerilimlerden ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Türkiye’nin Suudi Arabistan’a sunduğu askerî desteğin kapsamının genişlemesi, Ankara ile Tahran arasındaki ilişkilerde yeni çelişkilerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu ihtimalin ve bölgesel ittifakların genişlemesi, Türkiye’nin farklı krizlerde taraf haline gelmesi riskini beraberinde getirmektedir.

İçeride sermaye birikiminin sürekliliği için devletin ekonomik ve siyasal müdahalelerinin yoğunlaşması ile dışarıda askerî kapasitenin bölgesel ittifaklar içerisinde daha etkin kullanılması arasında kurulabilecek ilişki de bu çerçevede incelenmelidir. Bu ilişki, bütün gelişmelerin tek bir merkezden yönetildiği veya aynı nedenlere dayandığı anlamına gelmez. Ancak kapitalist devletin iç ve dış politikadaki faaliyetlerinin ortak sınıfsal temelleri üzerinde durmayı gerekli kılar.

Neo Faşizmin Saldırmaktan; Ezilenlerin ise Mücadele Etmekten Başka Yolu Yok!

Türkiye’de sermaye birikiminin yaşadığı çelişkiler, siyasal iktidarın giderek genişleyen zor mekanizmaları ve Ortadoğu’daki askerî saflaşmalar karşısında, toplumsal muhalefetin geleceğini yalnızca mevcut iktidarın seçimler yoluyla değişmesine bağlamak yeterli değildir. Nitekim girişilen faaliyetler, artık fiilen seçimsiz bir inşaya doğru gidildiğini gösteriyor. Bu durum, güncel düzen siyasetinin milyonlarca liralık partilerinin de yüz binlerce üyeli parti örgütlerinin de hiçbir anlam taşımadığı bir noktaya doğru ilerliyor. Serbest seçim imkanının olmadığı yerde düzen siyasetinin ve aktörlerinin önemi ve karşılığı nedir? İnanmak gerekir ki milyonlarca lira ile yüzbinlerce üye ile var olan siyasi partiler, bu imkanların olmadığı yerde koca bir boşluktan ibarettir. Kendi gücümüzden başka dayanabileceğimiz bir duvar yok.

CHP ve Yeni Parti’nin siyasal konumları, yalnızca iktidara karşı geliştirdikleri söylemler üzerinden değerlendirilemez. Günün sonunda emek-sermaye ilişkileri, mülkiyet düzeni, devletin sınıfsal karakteri ve Türkiye’nin uluslararası konumlanışı karşısındaki programatik yaklaşımları üzerinden değerlendirilmelidir. Düzen içi muhalefetin geniş toplumsal kesimlere ulaşabilmesi, bu kesimlerin taleplerinin hangi siyasal doğrultuda temsil edildiği sorusunu ortadan kaldırmamaktadır. Düzenin varlığını tartışmaya açacak bir pratik bu unsurlardan beklenemez; çünkü bunu tartışmak kendilerini tartıştırmak anlamına gelir.

Siyasal iktidarın değişmesiyle, bu iktidarın üzerinde yükseldiği ekonomik ve toplumsal ilişkilerin dönüşmesi birbirinden farklı meselelerdir. İkincisinin değişme ihtimaline binaen ilkinin yaşanmaması için düzen muhalefeti, iktidarı, egemenleri, sermayesi, CHP’si, MHP’si, YENİ Parti’si, AKP’si el ele vermiş vaziyette. Emekçi halkımızı da bu tiyatronun seyircisi yapmak istiyorlar. Ancak bu memlekette varlığı ve ağırlığını hesap etmek zorunda oldukları halk gerçeği var.

Günün sonunda unutmamak gerekir ki geniş kitleleri harekete geçirebilmek ile bu hareketliliği kalıcı siyasal ve örgütsel kazanımlara dönüştürebilmek arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Siyasal mücadelede başarı yalnızca meydanları dolduran kalabalıklarla, seçimlerde elde edilen oylarla veya belirli dönemlerde yaratılan toplumsal heyecanla ölçülemez. Önemli olan, ortaya çıkan toplumsal enerjinin ne ölçüde sürekli, bağımsız ve kolektif bir siyasal kapasiteye dönüştürülebildiğidir.

Bu nedenle tabandan gelişen inisiyatiflerin güçlendirilmesi, yalnızca yerel faaliyetlerin artırılması olarak anlaşılmamalıdır. Örgütsel katılımın derinleştirilmesi, sorumlulukların paylaşılması, karar alma mekanizmalarının genişletilmesi ve yerel çalışmaların sürekliliğinin sağlanması, örgütsel dayanıklılığın temel koşulları arasında değerlendirilmelidir.

Önümüzdeki dönemin siyasal koşullarının hangi yönde gelişeceği bütünüyle öngörülemez. Ancak ekonomik krizlerin, siyasal baskıların ve bölgesel gerilimlerin yaratabileceği yeni koşullara karşı dayanıklı örgütsel yapıların geliştirilmesi, bugünden üzerinde çalışılması gereken bir meseledir. Bu dayanıklılık, yalnızca merkezî kararların hızlı uygulanabilmesiyle değil; yerel inisiyatiflerin sorunlara yanıt üretebilmesi, kolektif deneyimin aktarılması ve örgütsel ilişkilerin olağan faaliyet dönemlerinin ötesinde sürdürülebilmesiyle mümkün olacaktır.

Fırtınaları Göğüslemeli; Fırtınalar Yaratmalı!

Türkiye’de yoksulluk ve hayat pahalılığı milyonlarca emekçinin gündelik yaşamını belirler hale gelmiş, güvencesizlik ve geleceksizlik geniş toplumsal kesimler açısından süreklilik kazanmıştır. Emekçilerin geçinemediği için yaşamına son verdiği, yaşam koşulları ağırlaşırken sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik siyasal ve ekonomik müdahaleler devam ederken söz sırası kimde olacaktır? Böylesi bir tabloda siyasal mücadelenin kapsamını yalnızca mevcut iktidarın değişmesiyle sınırlamak, karşı karşıya bulunduğumuz sorunların sınıfsal karakterini göz ardı etmek anlamına gelecektir. Sosyalistler var olmalı ve söz üretmelidir. Bugün emekçi halkın varlığını müdafaa edebilmesinin yegane koşulu sosyalistlerin var olmasıdır.

Tam da bu nedenle sosyalistler, siyasal ve toplumsal mücadelede kendi ağırlıklarını ortaya koyabileceklerine güvenmelidir. İçerisinden geçtiğimiz dönem, bağımsız sosyalist siyasetin sözünü sakınmadan, bıkmadan ve usanmadan anlatmasını gerektirmektedir. Nicel durum, nitel sıçramanın imkanlarını tek başına yok etmemektedir. Mücadelede ısrar, mücadelenin sebepleriyle ilişkili bir ısrardır ve bu sebepler ortadan kalkmış değildir. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya mümkün.

Kuşkusuz kitlesellik siyasal mücadele açısından önemlidir. Ancak milyonları arkasına alabilen her siyasal hareketin, toplumsal sorunların çözümü bakımından aynı ölçüde tutarlı ve bütünlüklü bir programa sahip olduğu söylenemez. Siyasal ağırlık yalnızca sayılarla ölçülmez. Bir sosyalist örgütün gücü, savunduğu fikirlerin açıklığında, toplumsal çelişkileri kavrama yeteneğinde, emekçilerle kurduğu ilişkilerde ve ortaya koyduğu siyasal doğrultuyu örgütlü bir mücadeleye dönüştürebilme kapasitesinde aranmalıdır.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel örgütsel meselesi, yalnızca mevcut kadroların korunması veya faaliyetlerin sürdürülmesi değildir. Taban inisiyatiflerinin güçlendirildiği, üyelerin siyasal ve örgütsel sorumluluk üstlenebildiği, yerel çalışmaların kendi toplumsal karşılıklarını yaratabildiği ve bütün bu birikimin ortak bir siyasal doğrultuda buluşabildiği örgütlenme biçimlerini geliştirmek gerekmektedir.

Giderek ağırlaşan ekonomik koşulların, siyasal baskıların ve bölgesel gerilimlerin önümüze hangi yeni gelişmeleri çıkaracağını bütün ayrıntılarıyla öngörmek mümkün değildir. Fakat bu belirsizlik, örgütsel çalışmayı ertelemek yerine, sürekliliğini ve dayanıklılığını güçlendirmenin gerekçesi olmalıdır. Ortaya çıkabilecek siyasal değişimlere yalnızca tepki veren olmak yetmeyecektir; kendi gündemini oluşturabilen; toplumsal hareketliliğin yükseldiği dönemlerde olduğu kadar geri çekildiği koşullarda da ilişkilerini sürdürebilen bir örgütsel yapı üzerinde durulmalıdır.

Sosyalistlerin özgüveni, tarihin kendilerine kaçınılmaz bir başarı vaat ettiği düşüncesinden kaynaklanamaz. Bu güven, içinde yaşadığımız düzenin çelişkilerini açıklayabilecek bir dünya görüşüne, bu çelişkilere müdahale edebilecek bir siyasal programa ve bunları toplumsal mücadele içerisinde somutlaştırabilecek örgütlü birikime dayanmalıdır.

Bugün mesele, fırtınanın dinmesini beklemek değildir. Fırtınaları göğüsleyebilecek örgütsel dayanıklılığı, toplumsal ilişkileri ve kolektif iradeyi bugünden inşa edebilmektir.

Yoksulluğun, sömürünün ve baskının karşısında sosyalist siyasetin sözü yalnızca bir itiraz olarak kalmamalıdır. Toplumsal sorunların nedenlerini açıklayan, somut çözüm olanaklarını ortaya koyan ve bunların hayata geçirilmesi için örgütlü katılımı geliştiren bir siyasal pratikle tamamlanmalıdır.

Çünkü sosyalist siyasetin tarihsel iddiasının toplumsal bir güce dönüşmesi, yalnızca haklılığının anlaşılmasında değildir. Bu haklılığı örgütlü mücadele içerisinde somutlaştırabilmesine bağlıdır.

Sosyalistler memleketin en haklı, onurlu ve meşru mücadelesinin muhataplarıdır. Bu sorumluluk ve muhataplığa uygun mücadele edeceğiz.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...