
Trans mücadelesi yürütürken yitirdiğimiz arkadaşlarımızı anmak yetmiyor, failleri ve sistemi politik bir hatla teşhir etmek de gerekiyor. Lubunyaların gördüğü sistematik şiddetin ve tecritin her gün daha da arttığını içinde yaşadığımız ataerkil kapitalist düzende görüyoruz. Yalnız bu yazıda özellikle translara yönelik tecrit ve baskıya ağırlık vermek istiyorum. Özellikle daha yeni devletin kontrolü altındaki bir cezaevinde şüpheli bir şekilde yitirdiğimiz trans erkek arkadaşımız Poyraz’ı anarak başlayacağım.
Transların yaşam hakkının aile, ahlak vebenzeri söylemlerle kuşatılmış ve sistematik bir şekilde gasp edilmiş olduğunu ifade etmek gerekiyor. Sokakta hedef gösterilen, işkence gören, iktidar aygıtlarınca kriminalize edilen, yoksulluğa sürüklenen translar; cezaevlerinde ise tecrit edilerek, korunmasız bırakılarak intihara sürüklenmektedir. Aslında daha doğru bir kelime olarak, katledilmektedir. Hande Kader 2016’da yakılarak katledildi. Hande’nin katledilmesinden sonra transfobi azalmadı; aksine devletin nefret politikaları sertleşti, yasaklar arttı. Yargının cezasızlık politikaları yeni failleri üretirken sokakta linç edilerek, tam anlamıyla vahşice katledilen translar; bugün de tecrit edilerek, yalnızlaştırılarak ve korunmasız bırakılarak öldürülmektedir. Cezaevleri de bu şiddetin kurumsal bir mekanıdır. Poyraz’ın ölümü ise bu ideolojinin bir sonucudur.
Cezaevleri Şiddetin Kurumsallaştığı Mekanlardır
Cezaevlerinde devrimcilere, sosyalistlere, ezilen halklara uygulanan tecrit elbette ki translara da uygulanıyor. Cezaevleri, başlı başına iktidarın birer şiddet aygıtıdır. Tecrit politikaları, yalnızca özgürlüğü değil, bedeni ve yaşamı da keyfi bir şekilde kontrol altına alıyor. Lubunyalar söz konusu olduğunda ise bu aygıt açıkça yok etme politikasına dönüşüyor. İzolasyon, keyfi disiplin cezaları, hasta tutsakların sağlığa erişimin engellenmesi ve sistematik hakaretler cezaevlerinde translara gündelik şiddet türleri olarak dayatılıyor. Translar, cisheteronormativite üzerine dayalı bu sistemin inşa ettiği cezaevlerinde de ataerkil şiddete ve nefret suçuna maruz kalmaya devam ediyor. En önemlisi de transların hormona ve cinsiyet uyum sürecine erişimi sağlanmıyor. Bu da kimliklerimize yönelik inkar etme ve düşmanlaştırma politikalarının bir parçası.
Geçtiğimiz haftalarda Ankara Sincan Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü’nde tutulan trans erkek mahpus Poyraz, 1 Aralık 2025 günü kaldığı koğuşta şüpheli biçimde ölü bulunduğunda zaten tek bir olgu karşımızda duruyordu: Bir trans erkek öldürüldü. Poyraz’ın ölümü, transların bu ülkede yalnızca sokakta değil, devletin “kontrolündeki” bir başka mekanda da güvende olmadığını bir kez daha suratımıza çarptı. Cezaevleri, translar için de bir infaz alanı. Devrimciler için söyledik, 19 Aralık’ta da söyledik, her zaman söylüyoruz. Bu yaşananlar bir ihmal değil, transları yaşamdan silmeye yönelik korkunç bir devlet politikasıdır.
Trans Erkek Görünmezliği
Bu konuyla ilgili değinmem gereken bir gerçek daha var. Trans mücadelesi denildiğinde çoğu zaman trans erkeklerin adını duyamıyoruz. Bu kısmı trans kadınların ismi çok duyulduğundan değil, trans erkeğin ne kadar görünmez olduğuna değinmek için ekledim. Toplumsal cinsiyetin baskılandığı bu rejim, trans erkekleri hem cisheteronormatif düzen içinde hem de kamusal tartışmalarda görünmez kılıyor. Aslında bu görünmezliği sebepleri, erkeklik rejiminin içindeki bir kadının “erkek olmayan” olarak kodlandığı denklemden çok farklı değil. Cisheteropatriyarkal düzen, erkekliği biyolojik ve ayrıcalıklı bir konumda tutarak trans erkeklerin varlığını inkar edşyor. LGBTİ+’lara yönelik baskı politikaları içinde trans erkekler, ataerkil normun dışında kaldıklarından ötürü sistematik biçimde sessizleştiriliyor. Erkekliğin erk ile özdeşleştirildiği bu düzende, erkekliğin makbul sınırlarının dışında kalan her beden tehdit olarak kodlanır veya yok sayılır. Bu durum da LGBTİ+fobik devletin işini kolaylaştırır ve cisheteronormatif şiddetin üstünü kapatmak kolay bir hale gelir. Görünmez kılınan her trans erkeklerden bahsetmek de bu yüzden önemli.
Trans Cinayetleri Politiktir
Trans cinayetleri, bireysel nefretle alakalı değildir, üretilen (cishetero) normların dışında kalanları ötekileştiren bu faşist düzenden dolayı gerçekleşmektedir. İktidarın sürekli ürettiği “aileyi korumak”, “hayasızca hareketler” ve “sapkınlık” gibi nefret söylemleri, yargılanan faillere yönelik cezasızlık politikası bu cinayetlerin zeminini hazırlar. Sokakta öldürülen trans arkadaşlarımızla cezaevinde öldürülen Poyraz arasında doğrudan bir bağ vardır. Mekanlar değişebilir, failler de değişir; ancak politik alanlarda aldığımız sonuç hep aynıdır. Bu nedenle trans cinayetleri politiktir. Ve bu politik cinayetlerin faili yalnızca bireyler değil, bu düzenin kendisidir.
Trans mücadelesi feministtir, anti-kapitalisttir ve devrimcidir. Çünkü bu düzen, transların yaşamını hedef alırken aynı zamanda patriyarkayı, sınıfsal sömürüyü ve devlet şiddetini yeniden üretmektedir. Poyraz’ın katledilmesini unutmamak, bu düzenle uzlaşmamak gerekmektedir.
Katledilen bütün transların anısı mücadelemizde yaşıyor.



