Bağımlılık, Alt-Emperyal Hamle Kapasitesi, Savaş Ekonomisi ve Neo Faşist Tahkimat Üzerine Bir Değerlendirme
NATO zirvesi, nihai olarak tamamlanmamış olsa bile (alt heyet görüşmeleri sürmektedir) liderler zirvesi düzeyinde 7-8 Temmuz 2026 tarihinde tamamlanmıştır. Bu süreç içerisinde Türkiye’de siyasi iktidar NATO bahanesiyle yargı ve kolluk eliyle onlarca devrimci, demokrat, ilerici ve sosyalisti tutsak etti; NATO zirvesi bahane edilerek geliştirilen yasaklarla Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanını felce uğrattı. Ancak NATO zirvesi bahanesiyle girişilen bu süreç basit bir önlemler silsilesi ya da anti-emperyalist hattın kuvvetli bir örgütlü güç olmasından kaynaklanmamaktadır.
Yazıda izah etmeye çalışacağımız üzere NATO 3.0 tartışmaları ve Türkiye nezdinde ABD ve Avrupa tarafından öngörülen yeni rol, iktidarın yalnızca dışardaki hamlelerini değil; yeni konumlanışı sebebiyle içerdeki hamlelerinin de dolaylı olarak onay gördüğü bir döneme işaret ediyor. Bu bağlamda geliştirilen faşist baskı ve saldırı ortamının devam eden dönem ve günlerde de bir fiil devam edeceğini söylemek mümkündür.
1. Klasik Anti – Emperyalist Retorik Neden Yetersiz?
Türkiye sosyalist solu için anti – emperyalizm tarihsel olarak belirleyici bir kavram olmuştur. Nitekim sosyalist hareketin – özellikle 68 kuşağı ve 71 kopuşunun – belirleyiciliğinde Türkiye’nin iktisadi ve siyasi düzeni tespit edilirken anti-emperyalizm esaslı bir moment olarak varlığını gösterdi.
Özellikle emperyalizmin hamlelerinin daha çıplak ve görünür olduğu; nihayetinde ona karşı geliştirilmek istenen müdahalenin de bizzat muhatabına yönelebildiği dönem ve koşullar içerisinde ABD emperyalizmi, NATO, üsler, bağımlılık ilişkileri (özellikle yarı ve yeni sömürge tartışmaları) direkt olarak belirleyici şekilde önümüzde durmaktaydı. Dolayısıyla “tam bağımsız Türkiye” çizgisi tarihsel olarak kitleler nezdinde net ve meşru bir zemine oturuyordu. Bugün aynı talep ve iddia meşruiyetini korumakla birlikte, anti – emperyalist mücadele vermek noktasında bu retoriğin sınırlarına dayandığını; mevcut şemanın tekrarının da kitlesel bir karşı koyuşa dönüşemediğini ifade edebilmek mümkündür.
Türkiye’de anti-emperyalizm uzun süre haklı olarak ABD, NATO, üsler, bağımlılık ilişkileri ve emperyalist müdahaleler karşısında şekillendi. 68 kuşağının “Tam bağımsız Türkiye” çizgisi tarihsel olarak güçlü ve meşruydu. Ancak bugünün Türkiye’sinde aynı şemanın yalın tekrarı artık yetersiz kalıyor.
Yazının ilerleyen bölümlerinde daha kapsamlı izah etmeye çalışacaksak da temel olarak belirtmemiz gereken ve görülmesi önemli husus şudur: Türkiye artık sadece bağımlı ilişkinin tek yönlü işlediği bir rejim biçimi olarak görülemeyecektir. Yani Türkiye pasif bir bağımlılık ilişkisiyle sınırlanmış durumda değildir. Bugün kitleler nezdinde de devletin algılanış biçimi sadece basit ve pasif – tek yönlü ilişkiyle dışardan yönlendirilen bir devlet görüntüsüne ilişkin değildir. Kitlelerde önemli bir karşılık bulduğu görülen (savunma sanayi atılımlarıyla bir tür “tekno milliyetçilik” olarak görebileceğimiz eğilimlerde açıkça görülebilen) bir “oyun kurucu Türkiye” algısı yerleşmektedir. Bunun önemli bir ayağı savunma sanayisi olmakla birlikte aynı zamanda faşist ideolojik ve kültürel hegemonyanın da yelken şişirmesiyle olağanın ötesinde güçlenen anlatılar bu noktayı şekillendirmektedir. Özellikle “Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Karabağ’da, Doğu Akdeniz’de hamle yapan”, mavi vatan doktrini üzerinden sınırlar çizen, “ABD’ye de Rusya’ya da gerektiğinde kafa tutabilen” bir bölgesel güç olarak algılanmasına vesile olan ideolojik hegemonya stratejisi, anlamlı bir karşılığa sahiptir.
Bu algı tamamen hayal değil; ancak tam anlamıyla da doğru değildir. Bugünün anti emperyalist mücadelesini oturtacağı zemin, devletin algısıyla birlikte devletin algılanışını da görecek biçimiyle sınıfsal ve emperyalist ilişkiler bağlamını yeniden analiz etmek; bu yönde değerlendirmek durumundadır. Nitekim bu gerçeği görmeyen bir anti emperyalizmin, niyetten bağımsız olarak doğrudan ya da dolaylı milliyetçi – faşist güç mitine yedeklenmesi olasıdır, mümkündür.
Bugün sosyalistler nezdinde anti-emperyalizm, Türkiye’yi yalnızca emperyalizmin pasif aparatı olarak değil; emperyalist hiyerarşiye bağımlı biçimde eklemlenmiş, fakat bölgesel ölçekte askerî, diplomatik ve ekonomik hamle kapasitesi geliştirmiş bir bağımlı kapitalist devlet olarak çözümlemek zorundadır.
2. NATO 3.0: Yeni Savaş Mimarisi ve Türkiye Üzerine
NATO liderler zirvesine giderken ve nihai NATO Liderler Zirvesi sonuç metninde ABD’nin NATO içerisinde konumlanışı yanında Avrupa’nın bu noktada alacağı rol; savunma sanayi harcamalarının şekli ve biçimi özellikle değerlendirilmelidir. Çünkü NATO 3.0 tartışmaları, Avrupa’ya biçilen rol üzerinden Türkiye’de rejim için ciddi bir pazarlık kozunu kısa ve orta vadede elinde tutma imkanını yaratıyor. En azından neo faşist iktidar, bu durumu pazarlık amacıyla kendisini tahkim etme aracı olarak kullanabileceğini düşünüyor/biliyor.
NATO 3.0 tarih edilmek istenirse esasen temel çerçevesi şu şekilde çizilebilecektir: Soğuk Savaş sonrası kriz yönetimi ve pasif çatışmaları yönetme ittifakından, yüksek yoğunluklu savaşa sürekli hazırlığa, savunma sanayii seferberliğine ve savunma sanayi harcamalarının belirleyici rolüne, yapay zekâ/siber/uzay/İHA entegrasyonuna ve Avrupa’nın daha fazla askerî yük üstlenmesine dayalı yeni bir savaş mimarisine geçiştir. ABD’nin bu noktada alacağı rol daha yönlendirici ve daha teknik olacak; Avrupa’nın bütçelemede ayıracağı payın tartışmasının da bu bağlamda belirleyici olacağı ifade edilebilecektir.
Bu çerçevede NATO’yu geçmiş rol ve misyonlarıyla sınırlı bir biçimde salt bir askeri ittifak olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Aynı şekilde salt bir açık-gizli işgal ya da pasif bağımlılık ilişkileriyle sınırlı bir okuma da hedefe yönelimde ciddi eksiklikler yaratacaktır. Çünkü bugün için NATO artık yalnızca askerî ittifak değil; savunma sanayii, enerji güvenliği, kritik altyapı, siber alan, göç yönetimi, lojistik hatlar, teknoloji üretimi ve iç güvenlik kapasitesiyle birlikte çalışan; aynı zamanda savunma sanayii alanındaki gelişmelerin belirleyiciliğiyle birlikte sermaye transferi ve proleterleşme dalgasının genişletilmesini ülkelerin içine -savaş sanayine eşlik eden ideolojik hegemonik milliyetçi faşist mitlerle- büken, geniş bir savaş-siyaset mimarisi kuruyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin jeopolitik önemi yanı sıra hem iç siyasette ideolojik hegemonya ve anlatı stratejisinde belirleyici olan rolü hem de ucuz iş gücü rejiminin savaş sanayine bükülmesi, NATO 3.0’da Türkiye’nin konumlandırıldığı yeri yeniden işaret ve teyit ediyor. Özellikle Karadeniz, Rusya-Ukrayna savaşı, Suriye, Irak, İran, Doğu Akdeniz, Kafkasya, göç rejimi ve sürekli savaşa hazır olma halinin eşlik ettiği devletle entegre ilişkilere sahip savunma sanayii Türkiye’yi NATO için “vazgeçilmez bir ara güç” olarak konumlandırıyor.
Özellikle neo faşist iktidarın ya da ulusalcı kliklerin anlatısının tersine, NATO 3.0 Türkiye’ye – haliyle -bağımsızlık ya da kısmi hareket alanı değil; bağımlı savaş mimarisi içinde daha büyük bir rol teklif etmektedir.
3. Türkiye’nin Konumu: Bağımlı Kapitalizme Eşlik Eden Alt Emperyal Hamle Kapasitesi
NATO 3.0 tartışmaları ve özellikle Türkiye’nin uluslararası kapitalist emperyalist sistemde konumlandığı noktanın incelenmesinde doğru tarif ve tekniği uygulamak gerekmektedir. Sorunun adı doğru koyulmalı: Türkiye ne basitça NATO piyonu olarak tarif edilebilir ne de salt bağımsızlaşmış bir emperyalist merkez olarak tarif edilebilecektir.
Türkiye, emperyalist-kapitalist sisteme finansal, teknolojik, askerî ve diplomatik olarak bağımlı biçimde eklemlenmiş ve hiyerarşisine katı şekilde dahil edilmiş, içsel bir olgu olarak emperyalizmin belirleyiciliğinin siyasal kapasitede hala çok önemli bir noktada durduğu; ancak bölgesel düzeyde askerî müdahale, savunma sanayii ihracı, enerji hattı kontrolü, göç rejimi, diplomatik arabuluculuk ve güvenlik taşeronluğu üzerinden alt-emperyal hamle kapasitesi geliştirmiş bir ülkedir. (Suriye ve Irak’ta askerî varlık; Libya ve Doğu Akdeniz hamleleri; Kafkasya/Karabağ denkleminde rol; Afrika ve Ortadoğu’da savunma sanayii ihracı; İHA/SİHA diplomasisi; göç rejimi üzerinden Avrupa’ya karşı pazarlık; NATO içinde Rusya-Ukrayna hattında ara pozisyon gibi hususlar yüzeysel şekilde örnek olarak gösterilebilir; başlıklar açılabilir)
Dolayısıyla VP ve türevi faşist unsurların basit bir ABD karşıtlığı üzerinden tarif ettiği retorik, bağımsızlık olgusuna denk düşmemektedir. Türkiye’nin dış hamle kapasitesinin kendisi halkların bağımsızlığı ve özgürlüğü değil neo faşizmin iktisadi ve siyasi düzenini tahkim edebilmek için hareket kabiliyetinin güçlenmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla bu kapasite Türkiye sermayesinin, savaş sanayiinin, devlet aygıtının ve iktidar blokunun güçlenmesi dışında bir sonuç ya da anlam taşımamaktadır.
Bu bağlamda NATO ve Emperyalizm karşıtı mücadeleyi takvimsel olarak zirve tarihine indirgeyen anlayış gibi bu anlayışa eşlik eden salt anti retoriğin kendisi de sonuçsuz kalmaktadır. Çünkü anti emperyalist mücadele, öncelikle kendi egemeninle olan mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin savaş sanayi yatırım kapasitesinin kendisi ya da alt emperyal müdahale kapasitesinin kendisini, ezilen halklara yönelik geliştirilen pratikleri gündem etmeksizin bir zirvenin kendisine odaklanmış anti emperyalizm, esasen egemen söylemi ve pratiği yeniden üretmenin makyajlı bir yolundan ibarettir.
4. “Güçlü Türkiye Miti Üzerine”
Kitle siyasetinin genel durumunu kavramak ve dolayısıyla siyaset üretebilecek bir metotlar manzumesi geliştirmek için Güçlü Türkiye mitinin de ideolojik olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Özellikle 2016 Darbe Girişimi sonrası yeniden tahkim edilerek gelişen neo faşist iktidar biçimi, kendisini savaş anlatısı, oyun kurucu hikayesi, savaş sanayisi – üretimi ve bu anlatı üzerinden geliştirdiği Güçlü Türkiye miti üzerinden de inşa etmiştir. Özellikle kitleler üzerinde bu gelişmelerle bağlantılı olarak iktidarın, Türkiye’nin bağımlı ama hamle yapabilen konumunu “yerli-milli güçlenme” anlatısına çevirmesi ciddi bir belirleyici olmuştur.
Savunma sanayisine yönelik yatırımların anlamlı bir kısmının iktidar için sermaye birikim metodu olarak yeniden konumlandırılması gerçeği ise konuşulmaması gereken bir kısmı çizgi olarak düzen içi muhalefet tarafından da kabul edilmiş/fiilen benimsenmiştir.
Savunma sanayii, SİHA’lar, askerî operasyonlar, mavi vatan, terörle mücadele, dış güçler, beka söylemi, “masada ve sahada güçlü Türkiye” propagandası tek bir ideolojik hatta bağlanmaktadır. Bunun ise önemli bir sonucu söz konusudur: Emekçilerin yoksullaşması, gençlerin geleceksizliği, kadınlara/LGBTİ+’lara saldırılar, Kürt halkına baskı, grev yasakları, polis şiddeti, hukuksuzluk ve muhalefetin bastırılması “milli güvenlik” perdesiyle görünmez hale getirmektedir.
İdeolojik hegemonyanın inşasında bu hamle taktik ve pratik olarak şu önemi taşımaktadır: Rejim, halkların güçsüzleşmesini devletin güçlenmesi anlatısıyla örtmeye – telafi etmeye çalışan bir milliyetçi telafi ideolojisi üretiyor. Bununla bağlantılı olaraksa savunma sanayiinin büyümesi halklara – haliyle- refah olarak değil, devlete baskı kapasitesi ve sermayeye birikim alanı olarak dönüyor.
Bu durum, sosyalist solda anti-emperyalizm tartışmasının bugün neden yeniden ve daha gelişkin bir düzlemde kurulması gerektiğini göstermektedir. Zira mevcut rejim, yalnızca dış politikada askerî hamleler yapan ya da savunma sanayiini büyüten bir iktidar bloğu olarak hareket etmemektedir. Aynı zamanda bu hamleleri içeride ideolojik hegemonya üretmenin temel araçlarından biri haline getirmektedir. SİHA’lar, sınır ötesi operasyonlar, savunma sanayii yatırımları, “mavi vatan”, “beka”, “terörle mücadele”, “dış güçler” ve “masada-sahada güçlü Türkiye” söylemleri, yalnızca dış politika başlıkları değildir; içeride halkların yoksullaşmasını, özgürlüksüzleşmesini ve siyasal olarak bastırılmasını örten bir milliyetçi telafi ideolojisinin parçalarıdır. Suni dengenin çok katmanlı boyutlarından temel bir ayağı da buraya oturmaktadır.
Oysa savunma sanayiinin büyümesi, halka doğrudan refah, özgürlük veya güvence olarak – haliyle – dönmemektedir. Tam tersine bu büyüme; sermaye sınıfı için yeni bir birikim alanı, devlet için ise içeride ve dışarıda daha gelişkin bir baskı ve müdahale kapasitesi yaratmaktadır. Savaş teknolojileri, askerî yatırımlar ve güvenlik aygıtının genişlemesi, emekçi halkların yaşamını iyileştiren değil; bütçeyi militarize eden, kamusal kaynakları sosyal ihtiyaçlardan koparan ve siyasal rejimin zor kapasitesini artıran bir işlev görmektedir.
Tam da bu nedenle sosyalist sol açısından belirleyici tartışma şudur: Anti-emperyalizm yalnızca ABD/NATO karşıtlığına ya da soyut bir “Bağımsız Türkiye” ufkuna indirgenebilir mi? Bugünün koşullarında bu soruya verilecek yanıt açık biçimde hayır olmalıdır. Çünkü Türkiye’de iktidar bloğu, Batı emperyalizmiyle çelişkiler yaşayan ama aynı zamanda NATO mimarisi içinde konumlanan; emperyalist-kapitalist sisteme bağımlı olan ama bölgesel ölçekte askerî, diplomatik ve ekonomik hamle kapasitesi geliştiren bir yapıdadır. Bu nedenle Türkiye’yi yalnızca emperyalizmin pasif aparatı olarak tarif eden bir yaklaşım da, Türkiye devletinin bölgesel hamle kapasitesini “milli bağımsızlık” olarak olumlayan bir yaklaşım da eksiktir.
Eğer sosyalistler, rejimin alt-emperyal hamle kapasitesini, savaş ekonomisini, savunma sanayii-sermaye blokunu ve içerideki neo faşist baskı rejimini odağa almadan yalnızca “ABD’ye karşı Türkiye”, “NATO’ya karşı bağımsızlık” gibi sınırlı bir hatta sıkışırsa, bu söylem kolaylıkla ulusalcı-devletçi kanadın ideolojik alanına eklemlenebilir. Çünkü bu durumda karşı çıkılan şey emperyalist-kapitalist sistemin kendisi değil; Türkiye devletinin bu sistem içinde daha güçlü, daha özerk ve daha saldırgan bir pozisyon almasının önündeki dış engeller haline gelir -bilinçli ya da bilinçsizce bunu üretme kapasitesi taşımaktadır-. Bu ise sosyalist anti-emperyalist mücadele hattını farkında olmadan devletin güçlenmesi talebine yedekleme riski taşır.
Dolayısıyla güncel sosyalist anti-emperyalizm, NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı çıkarken aynı anda Türkiye savaş kapitalizmini, savunma sanayiinin sermaye birikimindeki rolünü, bölgesel savaş hamlelerini, Kürt halkına dönük güvenlikçi politikaları, içeride muhalefete yönelen baskıyı ve milliyetçi-faşist hegemonya üretimini de hedef almak zorundadır. Aksi halde anti-emperyalizm, emekçi halkların özgürleşme mücadelesi olmaktan çıkar; devletin emperyalist hiyerarşi içinde daha güçlü bir pazarlık aktörü haline gelmesini isteyen dar bir egemenlikçi hatta sıkışır.
Bu nedenle sosyalistlerin bugün kurması gereken hat, “ABD’ye karşı güçlü Türkiye” değil; emperyalist savaş düzenine, NATO mimarisine ve bu mimari içinde güç toplamayı hedefleyen Türkiye savaş iktisadi yönetim düzenine karşı emekçilerin, halkların ve gençliğin enternasyonalist mücadele hattıdır. Gerçek anti-emperyalizm, ancak anti-faşist, anti-militarist, sınıfsal ve enternasyonalist bir içerikle kurulduğunda devletçi-milliyetçi anlatıdan kopabilir ve halkların gerçek özgürleşme ufkunu temsil edebilir.
5. Trump-NATO Bağlamı: Dışarıda Stratejik Role Karşı İçerde Dolaylı Yol Verme Hali
7-8 Temmuz 2026 zirvesi öncesi Gazeteci Akreditasyonuna yönelik engeller ile başlayan gelişmeler, NATO zirvesinde “demokrasi bekçileri” olan batılıların olası “soru cevap problemine” baştan set çekilmesiyle işaret fişeğini ortaya çıkarmıştı. Haliyle zirve boyunca NATO Genel Sekreteri Rutte’a sorulan ve kendisi tarafından da büyük bir ustalıkla ad hominem cevaplanan soru dışında Batılı sözde demokrasi değerlerine ilişkin herhangi bir soru ya da açmaz duyulmadı. Duyulmaması ise oldukça doğal nitekim bir savaş örgütünün çizgisi ve mensuplarından demokrasi değerlerine dair bir beklenti içerisinde olmak ancak gerçekleri göremeyecek kadar sığ bakmakla mümkündür.
Türkiye, NATO içindeki yeni konumlanışını, özellikle ABD ile Avrupa arasındaki NATO eksenli gerilimde ABD’nin stratejik rolü arttırarak saha faaliyetlerinde Avrupa kanadını Türkiye üzerinden güçlendirme eğilimini ve Trump çizgisinin pazarlıkçı/güvenlikçi dış politika yaklaşımı sayesinde içerideki baskı rejimi bakımından daha geniş bir hareket alanı buluyor. Dolayısıyla stratejik her türlü gelişme, sözde demokrasi değerleri dedikleri unsurlarla ilişkisiz görülen bir rejime rey verdiklerini yeniden göstermektedir.
Türkiye NATO için Karadeniz’deki varlık, Rusya dengesi, Ukrayna Savaşı, göç olgusu, Suriye ve genel olarak Ortadoğu eksenli gelişmeler, enerji, savunma sanayii, İran, Doğu Akdeniz gibi başlıkların her birisinde gerekli bir partner olarak görülüyor. Özellikle ABD-Avrupa arasındaki gerilim biçimi Türkiye’yi en azından kısa ve orta vadede daha potansiyelli bir rol olarak konumlandırmaktadır.
Bu mekanizmanın kaçınılmaz sonucu ise stratejik gereklilik nedeniyle içerideki neo faşist baskılara verilen dış tepki iktidar için sınırlı ve yönetilebilir kalıyor. Yani jeopolitik ve savaş ekonomisinde arzulanan işlev, faşizmin baskıyı yükselttiği iç siyasetin dış maliyetini düşürüyor. Bu olgu yeniden göstermektedir ki anti faşist mücadele ile anti emperyalist mücadele bu bağlamda da iç içedir.
6. İndirgemeci Anti-Emperyalizmin Sınırları ve Devrim Mücadelesinde Örgütlenme Kavgası Üzerine
Bu noktada sosyalist solun kendi içindeki hatalı eğilimlerle de açık biçimde hesaplaşması gerekmektedir. Zira Türkiye’de anti-emperyalizm tartışması çoğu zaman ya dar bir ekonomik anlatıya ya da yalnızca ABD/NATO karşıtlığı üzerinden kurulan soyut bir bağımsızlık söylemine sıkışmaktadır. Bu yaklaşım, emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye’deki somut işleyişini, savaş ekonomisinin sınıfsal karakterini, içerideki rejimi ve devletin bölgesel hamle kapasitesini birlikte kavramakta yetersiz kalmaktadır.
Sığ anti-emperyalist eğilim, emperyalizmi çoğu zaman yalnızca dışsal bir müdahale, dış güçlerin baskısı ya da NATO üyeliğiyle sınırlı bir bağımlılık ilişkisi olarak ele alır. Oysa emperyalizm yalnızca dışarıdan gelen bir tahakküm biçimi değildir; içeride sermaye birikimi, devlet aygıtı, militarizm, güvenlik politikaları, savaş sanayii, neo faşist rejim ve milliyetçi ideolojiyle birlikte yeniden üretilen bütünlüklü bir ilişkidir. Bu nedenle anti-emperyalist mücadele, yalnızca dış politikaya dair bir tutum değil; sınıf mücadelesinin, demokrasi mücadelesinin, anti-faşist mücadelenin, kadın ve LGBTİ+ mücadelesinin, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin, ekoloji mücadelesinin ve gençliğin gelecek mücadelesinin ortak siyasal zeminidir.
Bugün sosyalist hareket açısından temel sorunlardan biri, anti-emperyalizmin büyüklüğünü ve tarihsel önemini kavramakla birlikte, onu indirgemeci bir siyasal hatta hapsetme tehlikesidir. Büyük anti-emperyalist mücadele, yalnızca NATO karşıtı açıklamalarla, ABD karşıtı sloganlarla ya da dönemsel dış politika tepkileriyle kurulamaz. Böylesi bir hat, emekçi halkların gündelik yaşamında karşılık bulan yoksulluk, güvencesizlik, barınma krizi, işsizlik, grev yasakları, polis şiddeti, kadın cinayetleri, LGBTİ+ düşmanlığı, Kürt halkına dönük baskılar, doğa talanı ve gençliğin geleceksizliğiyle bağ kuramadığı ölçüde soyut ve etkisiz kalır.
Oysa emperyalist savaş düzeni, Türkiye’de halkların yaşamını tam da bu başlıklar üzerinden kuşatmaktadır. Askerî harcamaların büyümesi eğitim, sağlık, barınma ve sosyal hakların daralmasıyla; savunma sanayiinin büyümesi sermayeye yeni birikim alanları açılmasıyla; sınır ötesi operasyonlar içeride güvenlikçi siyasetin tahkimiyle; NATO içindeki stratejik rol ise muhalefete dönük baskıların uluslararası düzeyde tolere edilmesiyle iç içedir. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele, bu bağları görünür kılmadığı sürece kendi gerçek toplumsal zeminini yaratamaz. NATO defol demek bu bağlamda tek başına yeterli olmayacaktır.
Alt-emperyal hamle kapasitesini görmeyen basit bir bağımsızlık anlatısı, sosyalist sol açısından aynı zamanda bir siyasal konfor alanı üretmektedir. Çünkü Türkiye’yi yalnızca dışarıdan kuşatılan, emperyalizmin baskısı altındaki pasif bir ülke olarak tarif etmek; Türkiye devletinin bölgesel düzeyde geliştirdiği askerî, diplomatik ve ekonomik hamleleri, savaş sanayii üzerinden kurulan sermaye birikimini ve bu kapasitenin içerideki baskı bağını tartışmayı ertelemektedir. Böyle bir yaklaşım, “bağımsız Türkiye” şiarının ardına sığınarak devletinin güvenlikçi ve militarist yönelimleriyle yüzleşmekten kaçınma imkânı sunar.
Dolayısıyla sosyalist anti-emperyalizm, “Türkiye bağımsız olsun” demekle yetinemez; “hangi Türkiye, hangi sınıfın iktidarı, hangi halkların özgürlüğü, hangi bölgesel siyaset?” sorularını sormak zorundadır.
Bu yüzden bugünün sosyalist anti-emperyalizmi, basit bir “bağımsız Türkiye” konforuyla yetinemez. Gerçek mesele, Türkiye devletinin emperyalist hiyerarşi içinde daha özerk ve daha güçlü bir pazarlık aktörü haline gelmesi değil; emekçi halkların, ezilenlerin ve bölge halklarının emperyalist savaş düzeninden, kapitalist sömürüden ve faşizmden özgürleşmesidir. Bağımsızlık, ancak sınıfsal, demokratik, anti-faşist ve enternasyonalist bir içerikle kurulduğunda sosyalist bir anlam kazanır; aksi halde devletin güçlenmesini halkların özgürlüğüyle karıştıran dar bir egemenlikçilikte sıkışır.
Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, dar anlamda bir söylemsel karşıtlık ve bunun üzerinden geliştirilen pratik değil; tabandan örgütlenen, halkların tüm demokratik ve sosyal taleplerini içeren bir demokrasi için devrim mücadelesidir. Demokrasi mücadelesi burada liberal anlamda kurumların onarımıyla sınırlı bir hedef olarak anlaşılmamalıdır. Türkiye’de gerçek demokrasi; işçinin grev hakkı, halkların eşitliği, Kürt sorununun demokratik çözümü, kadınların ve LGBTİ+’ların özgürlüğü, gençliğin gelecek hakkı, doğanın talana karşı savunulması, halkın kamusal kaynaklar üzerinde söz ve karar hakkı, savaş bütçesine karşı sosyal hakların büyütülmesi ve devletin baskı aygıtlarının geriletilmesiyle mümkündür. Bu nedenle demokrasi mücadelesi, anti-emperyalist ve anti-faşist karakter taşımak zorundadır.
Sosyalist anti-emperyalizm, halklara yukarıdan seslenen bir dış politika bildirisi değil; aşağıdan kurulan bir örgütlenme pratiği olmalıdır. Mahallelerde, işyerlerinde, okullarda, üniversitelerde, kadınların, gençlerin, LGBTİ+’ların, emekçilerin, yoksulların, Kürtlerin ve tüm ezilenlerin gündelik mücadeleleriyle birleşmeyen bir anti-emperyalist hat, kitlelerin gerçek sorunlarına temas etmekte zorlanacaktır. Bugünün görevi, emperyalist savaş düzeni ile halkın sofrasındaki yoksullaşma, NATO politikaları ile gençliğin geleceksizliği, savunma sanayii birikimi ile sosyal hakların gaspı, sınır ötesi militarizm ile içerideki neo faşist baskı arasındaki bağı tabanda görünür kılmaktır.
Bu bakımdan sosyalistlerin karşısındaki görev, yalnızca “NATO’ya hayır” demek değil; NATO düzeninin Türkiye’de hangi sınıfsal, siyasal ve ideolojik mekanizmalarla işlediğini teşhir etmek ve buna karşı halkların birleşik mücadelesini örgütlemektir. Emperyalizme karşı mücadele, ancak halkın kendi yaşam alanlarında, kendi somut talepleriyle, kendi örgütlü gücüyle birleştiğinde gerçek bir siyasal kuvvet haline gelebilir. Aksi halde anti-emperyalizm, devrimci bir halk mücadelesi olmaktan çıkar; dar bir söylem alanına, hatta kimi koşullarda devletçi-milliyetçi bir pozisyona eklemlenme riskine sıkışır.
Bu nedenle sosyalist anti-emperyalizm; NATO’cu bağımlılığa, Avrasyacı devletçiliğe, yerli-milli savaş kapitalizmine ve liberal restorasyonculuğa aynı anda karşı duran; emekçilerin, halkların, kadınların, LGBTİ+’ların, gençliğin ve ezilenlerin tabandan birleşik örgütlenmesini esas alan bir mücadele hattı olarak kurulmalıdır. Bu hat, anti-emperyalizmi anti-faşizmden, anti-faşizmi sınıf mücadelesinden, sınıf mücadelesini demokrasi ve özgürlük mücadelesinden ayırmaz. Tam tersine, tüm bu mücadele başlıklarını Türkiye’de devrimci-demokratik bir kopuşun zorunlu bileşenleri olarak ele alır.
Sonuç olarak, bugün sosyalistlerin önündeki temel görev, emperyalist savaş düzenine ve onun içinde güç devşiren kendi egemeninin savaş kapitalizmine karşı, halkların tüm demokratik ve sosyal taleplerini birleştiren taban örgütlenmelerini büyütmektir. Anti-emperyalizm, ancak böyle bir zeminde soyut bir karşı çıkış olmaktan çıkar; faşizme, sermayeye, militarizme ve emperyalist bağımlılığa karşı demokrasi için devrim mücadelesinin kurucu hattı haline gelir. Kitleler için ise bir anlam taşıyacak noktaya evrilir.

